Resim_1300996414Mustafa Yıldız 20. yüzyılda İnsan Hakları ve Küreselleşme`yi yazdı.

 

20. YÜZYIL, İNSAN HAKLARI VE KÜRESELLEŞME
– Batılı / Seküler  İnsan Hakları Modeli; Yahut Bir Kutsalı Tartışmaya Açmak –
Nüshan maraz-ı derde deva olmadı hiç
Ey şeyh-i kerametfüruş, ez de suyun iç
Modern Bir Fenomen: İnsan Hakları
Kadim dinlerin ve kültürlerin aksine, yaşanılan (modern) zamanın, diğer zamanlardan “farklı”, dolayısıyla “iyi” ve “güzel” olduğu varsayımı modern zamanlara özgü bir durumdur. Özellikle ilerlemeci tarih anlayışına yaslanan bu yaklaşımı pek çok batılı sosyal bilimcide gözlemlemek mümkündür. Rouseau`nun “tabi hal / insanlığın gençlik dönemi / sivil hal” sıralamasından, Comte`un “teolojik / metafizik / pozitif“dönem ayrımına; Morgan`ın “yabanıllık / barbarlık / uygarlık“ayırımından, Sahlins`in “sürü / kabile /devlet” ayrımına kadar pek çok kategorik ayrımın tümünün ortak teması, modern zamanların “özgül”lüğünün vurgulanmasıdır. Aynı şekilde, yenilerde, F. Fukayamatarafından ileri sürülen ve “insanoğlunun ideolojik evriminin son noktasına ulaştığı, ve liberal batılı demokrasinin nihai yönetim ve yaşama biçimi olarak evrenselleştiği” varsayımına dayanan “Tarihin Sonu” tezi, bu bağlamdaki bir anlayışın ürünüdür.
Aydınlanma sonrası kutsalı sekülerleştiren batı, bu kez, varlığını idame ettirebilmek içinseküleri kutsallaştırma  yoluna gitmiştir. Bu yüzden, batının tarihsel ve kültürel tecrübesinin ürünü olup, modern zamanlara ait ve seküler bir arka plana sahip pek çok kavram bu kutsallıktan yararlanmakta ve dokunulmaz kabul edilmektedir. Dolayısıyla Modernitenin dünya ölçeğinde kurduğu egemenliğe paralel olarak pek çok kavram gibi “insan hakları” kavramı da bu dokunulmazlıktan payını almaktadır. Hatta kültürler ötesi bir anlamsal yanının mevcudiyeti ve küresel ölçekte aktüel bir sorun olması sebebiyle, batının kültürel ve tarihsel tecrübesinin ürünü olan pek çok kavramdan daha bir saygın, daha bir kutsal ve daha bir dokunulmaz olduğu bile söylenilebilir.
Buna bir de fiili durumun vahameti eklenmektedir. Nitekim insan hakları ihlallerinin küresel boyutlara ulaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Fiili durum, yoruma mahal bırakmayacak ölçüde vahim. Dolayısıyla fiili durumun bu vahameti de, kavramın kültürel arka plânını örtmekte / gizlemekte ve en azından sağlıklı bir vasatta tartışılmasını engellemektedir.
Vesselam vaziyet tipik bir, “denize düşen yılana sarılır” hikayesini andırıyor. Birileri sizi, bütün değerlerinizle birlikte küresel “büyük balıklar”a yem etmek için denize itmekte, ancak her halükarda denize düştüğünüzde sarılacağınız bir “yılan”ı da eksik etmemektedirler. Ancak durumun vahametinden dolayı, sizler, “Bizim bu denizde ne işimiz var?”, “Bizi kim itti bu denize?” diye sorma yerine, “Allah’a şükür ki tutunacak bir şey elimize geçti!” diye sevinmekle meşgulsünüz. Ve maalesef “deniz”in de, sizi bu “denize itenler”in de, sarıldığınız “yılan”ın da aynı kültür havzasının ürünü olduğunu ve aralarında var olan tabi ( hayati) ilişkiyi fark edemiyorsunuz. Fark ettiğiniz an da küreselleşmenin papazları tarafından aforoz edilme riski taşıyorsunuz.
 
Bu nedenle insan haklarına ilişkin yapılacak değerlendirmeler baştan maniple edilmeye teşne durumdadır. Çünkü siz kalkıp, denize düşen insanların tek tutanağı olan batılı / seküler insan hakları kavramını tartışmaya açıyorsunuz. Elbette ki bundan yalnızca sizi “küresel denize itenler” değil, aynı zamanda bu “denize itilenler” de rahatsız olacaklardır. Küresel denize itenler rahatsız olacaklardır; zira “insan hakları” onların bütün gayri insaniliklerini gizleyen ellerindeki tek maskedir. Küresel denize itilenler rahatsız olacaklardır; zira bu, uçsuz bucaksız engin denizlerde tutunabilecekleri tek tutanaktır.
Kısacası “insan hakları karşıtı” diye nitelendirilme tehlikesini göze almadığınız sürece batılı / seküler insan hakları modelini tartışmaya açmanız neredeyse imkânsızdır. Ancak, gelinen noktada bunu göze almaktan başka yapacak bir şey olmadığı görülmektedir; çünkü bu ilacın derde deva olmadığı bir yana, bilakis günbegün hastalığı daha da artırdığı bütün çıplaklığıyla ortada.
 
Küreselleşme neyi küreselleştirdi?
İnsanoğlu tarihin hiç bir döneminde bu denli yaygın ve sistematik bir hak ihlaline maruz kalmamıştır. 20. yüzyılın bütün albenisi, bu yüzyılın insanlığın en çok acı çektiği yüzyıl olduğu gerçeğini gizlemeye yetmiyor. Eğer kendinizi küresel medyatik illizyondan kurtarabilirseniz, bunu fark etmemeniz mümkün değildir.
Artık açlık, yokluk ve kötü beslenmekten kaynaklanan hastalıklardan hayatlarını yitirenler on milyonlarla ifade ediliyor. Ölümün “soğuk yüzü”nün, istatistik rakamlarının “soğuk dili”ne yapılmış muharref tercümesi bile olayın korkunçluğunu ve yakıcılığını gizlemeye yetmiyor. Bunca ölümü, “Doğu’nun beceriksiz ve yeteneksiz insanları daha karınlarını bile doyurmaktan acizler, milli gelirleri borçlarının faizlerini bile karşılayamıyor; batılı devletler yer yer yardım edip borçlarını ertelemeseler hepten açlıktan ölüp gidecekler” düzeyinde ele alanlara diyeceğimiz bir şey olamaz elbette; ancak, bunca insanın neden bin yıllardır aynı coğrafyalarda açlıktan ölmediklerinin sorulması gerekmektedir sanırım.
Artık kitlesel imha silahları yeryüzü nüfusunun onlarca katını yok edecek boyutlara ulaşmıştır ve bu silahların kahir ekseriyeti “insan hakları” kriterlerini belirleme hakkını kendinde gören “küresel patronlar” tarafından üretilip kontrol edilmektedir. Sanırım geçmişleri itibarıyla yaptıkları dünya ölçeğindeki paylaşım savaşlarında milyonlarca insanın kitlesel ölümlerine yol açanların, dünyanın pek çok yerinde nükleer ve kimyasal silahlarla toplu katliamlar yapanların, “insan”la kimi kastettiklerinin ve “insan hakları”ndan ne anladıklarının sorulması gerekmektedir. Hiçbir “sınır” tanımayan müdahaleleriyle “küresel patron”luğunu tescil ettiren bir küresel gücün, yenilerde, yaptığı kapsamlı bir askeri tatbikata “yüz yılın meydan okuması” adını vermesindeki derin anlam üzerinde düşünülmesi ve bu meydan okumasının “insani değerlere meydan okumak”la olan ilişkisinin sorulması gerekmektedir.
Artık siyaset, bir toplumun kendi dini, ahlaki ve kültürel referanslarına dayanarak, o topluma hizmet eden bir mekanizma olmaktan çıkmıştır. Bir ülkenin siyasi istikrarı, küresel patronların çıkarlarındaki istikrarla eş anlamlı hale gelmiştir. Ülkelerdeki siyasi aktörler, küresel patronlara taşeronluk yaptıkları ölçüde iktidarlarını süreğen kılabilmektedirler. Bu bağlamda “insan hakları”nın, küresel patronların iktidara müdahaledeki asıl amacını gizleyen bir kamuflaj işlevi görüp görmediğinin sorulması gerekmektedir.
Artık batılı yaşam biçimi başat hale gelmiştir. Farklı kültürler yaşam şansı bulamamaktadır. Batılı kültürel değerlere direnç emaresi gösterenler de küresel askeri ve siyasi müdahaleyle bertaraf edilmektedirler. Direnenler kültürel bir jenoside tabi tutulmaktadırlar. Farklı kültürlerin bir arada yaşaması geleneğine sahip olmayanlar, çözümü farklı kültürleri yok etmekte bulmaktadırlar. Farklı kültürler, sadece, hakim batı kültürünün mükemmelliğinin görülüp fark edilebilmesinde bir kıyas unsuru olabilsin diye, yani bunu sağlayan arkaik bir kalıntı rolü üslendikleri ölçüde yaşama şansı bulabilmektedirler. Bu noktada, dünyanın kültürel tek-tipleştirilmesinin hangi “insani değer”in iz düşümü olduğu sorulması gerekmektedir?
Kuşkusuz sorulacak soru çok. Ve bunların tümü de “canalıcı” sorular. Soruları “canalıcı” kılan da zaten 20. yüzyılın – kelimenin tam anlamıyla (mecazi değil hakiki anlamıyla) – “can alıcı” ve “can yakıcı” bir yüzyıl olmasıdır. Nitekim üstünkörü bir 20. yüzyıl değerlendirmesi yapılmaya kalkışıldığında bile, insanı dehşete düşüren görüntüleriyle Birinci ve İkinci Dünya Savaşları; ırkçılık, soykırım ve kitlesel katliamların sürdüğü Filistin, Bosna, ve Çeçenistan; açlık yokluk ve sefaletin kitlesel ölümlere yol açtığı Afrika; Kuzey’in “gözü aç” insanlarının sahip olduğu refah koşulları ile Güney’in “karnı aç” insanları arasındaki devasa uçurum; delinen ozon tabakası, kirlenen çevre ve yok olan canlı türleri gibi uğraklara uğramadan bir panorama çıkarılması mümkün olmadığına göre, 20. yüzyılın ne denli “can alıcı” ve “can yakıcı” bir yüzyıl olduğu ortaya çıkmakta ve dolayısıyla da bu yüzyıla ilişkin sorular kendiliğinden “canalıcı” sorulara dönüşmektedir. Ancak bu bağlamda daha da önemlisi, bütün bu “can alıcı” ve “can yakıcı” bir yüzyıl panoramasında ortaya çıkan “canalıcı” gerçekleri gizlemek için “insan hakları”nın ne tür bir estetik işlev gördüğü değil; bilakis, “insani değerleri yok eden” bir kültür ile “insan hakları modeli üreten” bir kültür arasındaki hayati ilişkinin bizzat kendisidir.
 
Seküler Muska Derde Deva Olmadı
Ekonominin küreselleşmesiyle dünya ölçeğinde zenginler ve yoksullar arasındaki mesafe günbegün daha da açılıyor ve bunun sonucu olarak – ülkelerinin olanca kaynaklarına rağmen – açlık, yoksulluk ve kötü beslenmeden kaynaklanan hastalıklar dolaysıyla ölen insanların sayısı her geçen gün daha da artıyorsa… kültürün küreselleşmesiyle dünya kültür mozaiği yok edilip, insanlar tek tip (batılı) bir kültürel kalıba sokuluyor ve buna direnenlere kültürel jenosit uygulanmaktan çekinilmiyorsa… siyasetin küreselleşmesiyle dünya halklarının kendi değerleriyle örtüşecek siyasi mekanizmalar oluşturmalarının önü kesilerek, bu ülkelerdeki siyasi mekanizmaların küresel siyasetin merkezleri adına iş gören taşeronlar oldukları sürece iktidarda kalmaları sağlanıyor, küresel siyaset merkezleri açısından çıban başı olarak görülenler ise acımasız bir biçimde imha edilmekten kaçınılmıyorsa… eğitimin küreselleşmesiyle insanlar, devlet eliyle, zor’unlu olarak seküler bir eğitime tabi tutuluyor ve okul adı verilen “insan imal etme atölyelerinde” zihni modern değerler bağlamında düşünmeye ve bu değerleri kutsamaya şartlandırılmış yurttaşlar imal ediliyorsa… modern ahlakın küreselleşmesiyle başarı, haz, hırs, tamah, gösteriş, riya, tekebbür, istiğna, bencillik vb. değerler başat değerler haline geliyor ve bunlar sayesinde yaşamın “kurtlar sofrası”na dönüşmesinin ahlaki (!) olarak önü açılıyorsa… ve bütün bunlar batılı / seküler insan hakları anlayışının “kapsama alanına” girmiyorsa, ve hatta – daha da ileri giderek söylersek – bu uygulamalar, batılı / seküler insan hakları anlayışının epistemolojik ve etik referanslarından besleniyorsa, bu ilacın, tedavi etmekten öte hastalığı daha da arttırdığını anlamak için çok zeki olmak gerekmiyor belki; ama bunu söyleyebilmenin az da olsa cesaret istediği ortada.
Bu yüzdendir ki böylesi bir vasatta, kalkıp da, hastalığı bu denli yaygınlaştıran şeyin “kullanılan ilaç“ın kendisi olduğunu söylemeye kalkışmak çok zor olsa gerek. Ancak, kullanılan ilaç hastalığı tedavi etmek yerine günbegün daha da arttırıyor ve şiddetlendiriyor ise, söyleyecek başka bir şey de kalmıyor demektir.
Kuşkusuz hastalığın bu denli ağırlaştığı bir zamanda, müslümanların, batılı reçetenin daha fazla uygulanmasına seyirci kalmaları beklenemez. Çünkü son iki yüz yıldır batılı reçete yeterince uygulanmış ve sonuç acı bir biçimde tecrübe edilmiştir. Artık batının “seküler muska”sından şifa aramakla vakit kaybetmenin bir anlamı kalmamıştır.
Müslümanlar ve Batılı / Seküler İnsan Hakları Kuramı
Son dönemlerde Müslümanların insan hakları konusuyla daha fazla ilgilendiklerini gözlemlemekle birlikte, bu ilginin yeterli olduğunu söylemek çok zor. Yapılan çalışmaların görece azlığı bir yana, çoğunlukla bu çalışmalar içerik olarak da tatmin edici olmaktan uzak görünüyor.
Müslümanların insan hakları konusuna biraz temkinli yaklaştıklarını söylemek sanırım yanlış olmaz. Perviz Manzur`a göre “İnsan hakları bir güç meselesidir. Bu ise dış dünyanın Müslüman kültüre, şeriata müdahalesine imkân tanımaktadır. Bu yüzden Müslümanlar haklı olarak temel hakların, özellikle kozmopolitin ahlakın cennetindeki yılanların savunduğu şekliyle bazı maddelerinde aldatıcı bir hile sezmişlerdir.”
Batının insan haklarını kendi siyasal ve ekonomik çıkarları için emperyalist bir araç gibi kullanması, Müslümanlar ve insan hakları arasında güvensiz bir ilişki oluşturduğu söylenilebilir. Bu yüzdendir ki, çoğunlukla Müslümanlar, insan hakları ile batılı kavramsal model arasındaki duruşlarını ayarlamakta zorlanmaktadırlar. Müslümanlar, inançları gereği, insan hakları ihlallerinin tam karşısında yer almakla, batılı insan hakları kuramının tam yanında yer alma arasındaki ayrım çizgisini belirginleştirememenin zorluklarını yaşıyorlar. Deyim yerindeyse, fiili insan hakları ihlalleri ile batılı kuramsal yapı arasında ters orantılı bir gidiş geliş içerisindeler. İnsan hakları ihlallerine karşı çıktıkça batılı kavramsal modele sahiplenmiş görünüyorlar; batılı modeli reddettikçe, insan hakları ihlallerinden yana düşüyorlar / düşürülüyorlar.
Peki Müslümanlar insan hakları konusunda duruşlarını ayarlamakta niçin bu denli zorluk çekiyorlar?
Bizce bunun en temel nedeni, Müslümanların zihninde insan hakları konusundaki düşünce ve davranışlarına yön verecek, batılı kavramsal modelin dışında alternatif bir kuramsal çerçevenin olmamasıdır. Ya da daha yumuşak bir ifadeyle söyleyecek olursak, en azından yalpalamadan nerde niçin durduklarını ve niçin orada durmaları gerektiğini izah etmelerine yetecek bir model yok ortada. Marcel A. Boısard`ın da vurguladığı gibi “Müslüman doktrin spesifik olarak ortaya çıkıyor ve anlaşılmaz gibi görünüyor.”
Bu doktrinel zafiyet dolayısıyla, Müslümanlar fiili insan hakları ihlallerinde de tutarlı bir tavır sergilemekte zorlanıyorlar ve zaman zaman “çifte standart” diye nitelenebilecek davranışlar içerisine girebiliyorlar. Halbuki, tarih boyunca insan hakları mücadelesini tevhid mücadelesine içkin bir biçimde sürdüren peygamberlerin yaşamları ve ilahi vahiy, bizim, insan haklarına ilişkin tutarlı bir kavramsal model oluşturabilmemize ve bunu pratize edebilmemize yetecek kadar bol miktarda örnek ve malzemeyi barındırmaktadır.
İçselleştirme Yahut Reddetme, Ya da Üçüncü Şıkkın İmkanı
Bugün Müslümanlar insan hakları konusunda kendi kavramsal modellerine sahip olamadıkları için, bu konuda konumlarını batılı kavramsal modele göre ayarlamaktadırlar. Bu bağlamda Müslümanların insan haklarına yaklaşımının iki şekilde tezahür ettiği söylenilebilir. Bunlardan ilki batılı kavramsal modeli içselleştirici, diğeri isereddedici tavır olarak karşımıza çıkar. Özünde aynı olan her iki tutum da batılı kavramsal modeli din dairesi içerisinde yeniden üretmekten öte gitmez.
İçselleştirici yaklaşımların ana teması “Batının, modern dönemlerde ulaştığı insan haklarına biz 1400 yıl önce sahiptik“şeklinde bir yaklaşım olarak özetlenebilir. Batı karşısında savunmacı ve içselleştirici bir açıklama biçimi olan bu yaklaşım çok başat bir açıklama biçimi olduğu için çok sık başvurulmaktadır.
Müslüman dünyanın hala batı karşısındaki kompleksinin izlerini taşıyan bu açıklama biçimine geçmişte de çok sık başvurulurdu. Batı`nın kendi tarihsel ve kültürel tecrübesinin ürünü olan pek çok kavram, çoğunlukla, 1400 yıl önce İslam`da var olmaktan kendisini kurtaramamıştır! Bu bağlamda Müslümanların, çağın yükselen değerlerini olduğu gibi İslamileştirmedeki anlaşılmaz çabalarının, bir biçimde insan hakları konusunda da karşımıza çıktığını söylemek sanırım yanlış olmaz.
Hâlbuki “İnsan hakları konusunda batının bu gün ulaştığı noktaya biz 1400 yıl önce gelmiştik” türü bir açıklama biçimi hayli problemlidir. Çünkü böylesi bir açıklama biçimi iki noktanın varlığını baştan kabul etmemiz anlamına gelir:
Birincisi, mevcut insan hakları modeli Aydınlanma`nın bir ürünü olduğuna göre, Asrı Saadet ile Aydınlanmanın parametreleri arasında bir tekabuliyet (uyum) olduğunu; İslam`ın insana ve haklarına bakışı ile Aydınlanmanın insana ve haklarına bakışının birbiriyle örtüştüğünü; aralarındaki tek farkın İslam’ın bu noktaya Aydınlanmadan daha önce ulaşmış olmasından ibaret olduğunu…
İkincisi ise, Fransız Devrimi`nden bu yana batı, günbegün, insan hakları teori ve pratiğinde ilerleme kaydederken – en azından böyle varsayılıyor- Müslümanlar hem teorik, hem de pratik anlamda bir gerileme içerisinde olduğundan, bu gün gelinen noktada dengelerin Aydınlanma`nın lehine değişmiş olduğunu baştan kabul etmemiz gerekir.
Kuşkusuz bu yaklaşımı önceleyen Müslümanlar, bu tür bir açıklama biçiminde zımnen mevcut olan “Gerçekten öyle mi?” sorusuna cevap bulmak zorundadırlar.
Oysa bu açıklama biçiminin hiç de tatmin edici olmadığı ortada. Tamamen batıya ait seküler bir paradigmanın ürünü olan ve ne formel olarak, ne kapsamı itibarıyla ve ne de felsefi arka plânıyla batı dışı din ve kültürlerde hiç bir karşılığı olmayan mevcut kavramsal modeli, din dairesi içerisinde, dini argümanlarla yeniden üretmekle İslami bir insan hakları modeline ulaşılamayacağı bilinmektedir.
Bir kültürün anahtar terimleri bir başka kültüre transfer edilirken bulunan motamot karşılıkların yeterli olmayacağı ortadadır. Konuyla ilgisi olması bakımından da vereceğimiz bir örnek açıklayıcı olur sanıyorum. İslami terminolojide insan hakları yerine kullanılmaya en uygun kavram “hukukunnas” ( yahut da hukukulbeşer) kavramıdır. Zaten bu alanda yapılan / yapılacak çalışmalarda bu kavram insan hakları için anahtar bir kavram niteliği taşıyor.
Ancak batılı anlamda “insan hakları” kavramı ile İslami terminolojideki “hukukunnas” terimi arasında önemli bir fark var. Batılı anlamda insan hakları teriminde hak sahibi özne kişinin kendisidir; hak talep edilen özne ise devlettir. Hukukunnas teriminde ise başkalarının bizim üzerimizde olan haklarına vurgu yapılır. Yani hukukunnas teriminin hak talep eden öznesi başkaları iken, hak talep edilen öznesi kendimizizdir.
Kısacası, batılı anlamda insan hakları kavramı “bizim başkaları üzerindeki hakkımız“a vurgu yapan bir kavram iken, İslami terminolojide bunu karşılayabilecek en yakın kavram olan hukukunnas “başkalarının bizim üzerimizdeki hakları“na vurgu yapmaktadır.
Müslümanların insan haklarına yaklaşımlarında bir başka anlayış da retçi tavırdır. Bu yaklaşım, bütünüyle, batının olumlu anlamda çerçevesini çizerek sahiplendiği kavramsal modeli reddederek, ama yine batı tarafından çerçevesi olumsuz bir biçimde çizilmiş anlayışları İslam adına sahiplenmektedir. Bir anlamda batılı kavramsal modeli tersinden okuyarak İslamileştermek diyebileceğimiz bu yaklaşım da en az birinciler kadar kendisine yeterli İslami argümanlar bulabilmektedir.
Çoğunlukla gelenekçi argümanlar kullanan, ama sahih gelenekle ciddi bir epistemolojik kopuş yaşayan bu anlayış, saltanat döneminin (tarihsel İslam) siyasal ve kültürel tecrübelerini İslam adına sahiplenmekte ve sahih İslâm`la (Kur`an ve Sünnet) hiç bir teste tabi tutmaksızın kullandığı bu malzemelerle, totaliter ve otoriter yönetimlerin insan hakları ihlallerini İslamileştirebilmektedir. Özellikle, İslam`ın, haklar değil ödevler öngördüğünü öne süren bir açıklama biçimiyle ise totaliter rejimler için kullanışlı bir model oluşturmaktalar. Nitekim bu tür rejimler, kendi halklarına hiç bir hak ve özgürlük tanımazlarken, rahatlıkla Evrensel Bildirge`nin İslami olmadığını ileri sürebiliyorlar. Dolayısıyla haklar değil ödevler temelinde oluşturulan bu model, Müslüman halktan ziyade otoriter rejimlerin işine yaramakta ve temel hak ve hürriyetlerin yok edildiği siyasal düzenlerin İslam adına devamlılığı sağlanmaktadır.
Müslüman düşünürlerin insan haklarına karşı çıkışlarının nedeni Perviz Manzur`a göre “yanlış tahlil edilmiş varsayımları. Çünkü” diyor Manzur, Müslüman düşünürler çoğunlukla insan haklarına karşı çıkarlarken, kendilerine ait olmayan siyasi düzenler adına savunma yapıyorlar
Netice itibariyle Müslümanların insan hakları konusundaki tavır ve yaklaşımlarını önemli ölçüde (lehte ya da aleyhte) bir tepkiselliğin beslediği ortada. Bu tepkisellik, isteriçselleştirme, ister reddetme şeklinde açığa çıksın, son tahlilde batının olumlu ya da olumsuz çerçevesini çizdiği kavramsal modelleri din dairesi içerisinde yeniden üretmekten öte gitmiyor.
 
Piere de Cahardin “Belirleyici olan her zaman nereye bakıldığı değil, nereden bakıldığıdır” der. Müslümanların, insan haklarına baktıkları doğru belki, ancak çoğunlukla nereden baktıklarını hiç önemsemiyorlar. Batının olumlu ve olumsuz anlamlar yüklediği kavramsal modellere din dairesi içerisinde motamot İslâmi karşılıklar bulmakla İslâmi bir insan hakları anlayışına ulaşılacaklarını sanmaktalar. Bu ise kendi kendilerini aldatmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir.
Yapılacak tek şey insan hakları kuramını kendi kültürel kodlarımızla yeniden oluşturmaktır. Bunu gerçekleştirilebilmesi için de, öncelikle, batılı kavramsal modelin tekmümkün model olmadığı gibi, gerçekte, sahih bir model de olmadığının bilinmesi gerekmektedir. Aktüel batılı modelin tek mümkün ve sahih model olduğuna ilişkin zihinsel illüzyondan kurtulunması, bunun sadece bir yanılsama olduğunun fark edilmesi gerekmektedir. Ancak o zaman İlahi vahyin evrensel değerlerine dayalı bir insan hakları modeli oluşturmak için ilk adım atılabilir.
Buna sadece Müslümanların değil, bu modeli acı bir biçimde tecrübe etmiş olan tüm insanlığın ihtiyacı var. İnsan hakları ihlallerinin en rafine yöntemlerle sistemli bir şekilde uygulandığı bir dünyada, kuşkusuz Müslümanlara büyük sorumluluk düşmektedir. Tarih boyunca peygamberlerin tevhid mücadelesine içkin bir biçimde sürdürdüğü mücadele bu gün Müslümanların uhdesindedir. Rafine ve sistemli bir biçimde insan hakları ihlallerine maruz kalan tüm mazlum ve mustaz`aflar için Müslümanlar kutsal bir kubbeişlevi görebilmelidirler. Çünkü Abdulvahhab el-Efendi`nin de dediği gibi “gittikçe homojenleşen dünyada tek farklı ses Müslümanların sesidir

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here