İslam’ı referans alan gruplar, kuruluşlar, eğilimler, anlayışlar iki ana kategoride ele alınabilir:

Birincisi; aidiyeti, mutlak itaati ve tarafgirliği esas alanlardır. Bunlar bağlı oldukları grubun çizdiği çerçevenin dışına çıkmamayı ve gurubun liderine mutlak itaati zorunlu sayarlar. Gurubun teorisiyle çelişme ihtimali olan farklı fikirler serdetmekten veeleştiriden özenle kaçınırlar. Nizam ve intizamı bozup kargaşaya yol açar diye çok sesliliği değil, tek sesliliği savunurlar. Meşreplerini en doğru ve kurtuluşu sağlayacak yegâne yol, liderlerini manevi güçlere sahip en yüce kişi sayarlar. Diğer kişi ve grupları; yolunu bulamamış, gerçeği görememiş addettiklerinden onlar için üzülür ve hayıflanırlar. Başta devlet olmak üzere güç odaklarıyla iyi ilişkiler içinde bulunmayı gerekli görürler. Yöneticiler dindar ise karşılıklı ilişki içine girmekte tereddüt etmezler. Dine mesafeli duran yönetimlerle ters düşmemeye de azami çaba gösterirler.Toplumun ıslahının, sahip oldukları dini anlayışın egemen olmasıyla gerçekleşebileceğine inanırlar.Bunu sağlamak için; büyümeyi, çoğalmayı, güçlenmeyi, maddi imkânlara sahip olmayı temel şart saydıklarından en çok bunlara yoğunlaşırlar.

Bu grupların iç işleyişinde hiyerarşi ve statü en önemli ve vazgeçilmez hususların başında yer alır. Bu sayede, güçlü bir görüntü elde eden temsilcileri, grup çıkarını kollamada başarılı sonuçlar alırlar ve bağlılarının gözünde sarsılmaz bir mevki edinirler. Kitlesel ağırlıklarıoranında verdikleri desteğin karşılığı olarak da devletten ve iktidardan çok yönlü yararlanırlar. Bundan dolayıdır ki; kurdukları ilişkilerin zedelenmesine en zor şartlarda bile katlanamazlar. Durumlarını meşrulaştırmak için bolca tevile ve esnetilmiş fetvalara başvurmaktan geri durmazlar.

Tüm özellikleri ve davranış biçimlerine dikkatle bakıldığında, saltanatçı yönetim geleneğini taklit ettikleri kolayca anlaşılır. Benimsedikleri şekil ve usuller ile muhtevayı yorumlamada başvurdukları yöntemler bu gelenekle büyük benzerlikler gösterir.

 

İkinci kategoride yer alanlar birincisine oranla daha sade ve hesapsız bir mantıkla hareket edip öze sadakatten taviz vermeyi kabul etmeyenlerden oluşur. İlkelere, esaslara, referanslara uygun davranmayı her türlü gurup aidiyetinden, ilişkiden, güçten, hiyerarşi ve statüden değerli sayarlar. Her bireyin “mükellef” olarak İslam’ın emirlerine doğrudan ve aracısız “muhatap” olduğuna inanırlar. Gurupların; kişiliğin gelişmesini, düşünce üretimini, bağımsız hareket yeteneğini engellediğini düşünürler. Gerektiğinde, hakkın ve adaletin yanında durmayı; güç odaklarının ve kitlelerin yanında durmaya tercih ederler. Hakların titizlikle korunduğu bir toplumsal düzenin oluşmasını ilahi mesajın gereği sayarlar. Hakikatin yücelmesi için risk almaktan, bedel ödemekten kaçınmazlar. Gücünün yettiği oranda doğrunun yanında yer almayı, sorumlu davranmayı ve uyarı görevini sonuca bakmaksızınyerine getirmeyi başarı sayarlar. “Ey inananlar, adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun, kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhinde bile olsa, zengin veya fakir de olsa adaletten ayrılmayın” ayetini rehber edindiklerindenhükmün kendilerinin aleyhinde tecelli etmesinden gocunmazlar. Başta Allah Elçisinin uygulamaları olmak üzere, Hz. Ömer’in, dört mezhep imamının ve benzerlerinin adaleti önceleyen saltanat karşıtı çizgisinde durmaya ve direnmeye çalışırlar. Uyarmayı ve hatırlatmayı, doğruyu göstermeyi, yanlışın karşısında durmayı, gerektiğinde eleştirmeyi görev sayarlar. Yanlışı onaylamayı; özgüven eksikliği, kişilik zaafı ve çıkarcılık; yanlışı düzeltmeyi ise imanın, iradenin ve aklın gereği görürler.

 

Türkiye’de İslami Camianın içinde yer alan birçok cemaat(doğrusu gurup), dernek, vakıf ve benzeri yapılar birinci kategorideki yerlerini tahkim etmeyi kesintisiz sürdürüyorlar. Çoğu iktidarı desteklemekle kalmıyor, rehber alınması ve peşinden gidilmesi gerektiğini dini bir vecibe gibi görüyor. Ak Parti’nin doğrularından yana olmayı yeterli bulmuyorlar, yanlışlarını onaylamanın inancın gereği olduğunu iddia ediyorlar. İtiraz ve eleştiriyi düşmanlık sayıyorlar. İktidarın, devlet sistemini işletme yükümlülüğü veya siyaset gereği Resmi İdeolojinin bir kısım tezlerini arkalamasını mazur ve meşru bularak destekliyorlar.

Dahası; ikinci kategoride yer almayı Müslüman olmanın zorunlu duruşu sayan başta MAZLUMDER olmak üzere bu çizgiye uymayanları neredeyse münkir sınıfına yerleştiriyorlar. Bilinçaltından ve kalplerinden bir türlü silmeye yanaşmadıkları sistem kaynaklı ırkçı/milliyetçi reflekslerle adaleti tarafgirliğin önünde tutanlara saldırıyorlar, itham ediyorlar, suçluyorlar. Özellikle Kürt Meselesinde doksan yıldır gösterdikleri duyarsızlık ve sorumsuzluklarını “daha ne istiyorlar” tekebbürü içinde artık kısmi inkâra saparak sürdürmeye çalışıyorlar. İktidar konuya el atıncaya kadar yok saydıkları Kürt Meselesine bu kez PKK’yi bahane ederek uzak durdukları aldatmacasını dillendiriyorlar. Oysa ırkçı uygulamaların bir sonucu olan PKK’den önce de sonra da Kürtlere reva görülen zulüm ve haksızlığa karşı kıllarını kıpırdatmadıklarını bilmeyen yok. Konuyla ilgili bir öngörüye, projeye, teze, görüşe, hatta yeterli bilgiye sahip olmadıkları ayan beyan ortada.

Daha vahimi; Kürtlerin de içinde yer aldığı Müslümanların ayaklar altına alınmış haklarının ve talan edilen birikimlerinin neler olduğunu anlamakta bile acziyet içinde bulunuyorlar. Müslümanların emeği ve mirası üzerine oturduğu halde onları dışlayan iktidarın başörtüsü gibi devede kulak kabilinden çözümleriyle yetiniyorlar. İstemeyi de almayı da bilmiyorlar. Tek bildikleri; kişilik, akıl ve irade zaafı içinde peşinden gittikleri birilerinin himmetiyle ayakta durmaktan ibaret.

“Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât, bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde.”

Allah hepimize doğruda buluşmayı nasip etsin.

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here