Resim_1335288650Cuma Aksu Suriye izlenimlerini yazdı…

 

 AH, SURİYE AH!
        Yoksa ah Türkiye ah! demek mi lazım. İki araba olarak Suriye-Lübnan gezisi yapmıştık dostlarla. Cuma namazını Emevi Camii’nde kılmak için çok erken yola çıkmıştık. İlk defa yurt dışına çıkıyordum. İçimi bir ürperdi, korku, sıkıntı, hüzün kaplamıştı. Hatay Cilvegözü’nden Suriye’ye girişteki ara bölgede toprakların, ağaçların, bitki örtüsünün hatta çobanların bizimkilerden farklı olmadığını görünce biraz rahatlamıştım.
Suriye tarafında daha önce kullanılan gözetleme karakollarının boşaltıldığını fark edince dost bir ülkede olduğum bilincim pekişti. Rahatladım.
İlk Suriyeli askerlerle karşılaşmam pasaport işlemleri sırasında oldu. Çok genç çocuk denecek yaştaki askerler. Pasaport işlemlerinin yapıldığı yerlerde büyük boy afişlerle “Türk Kardeşlerimiz Hoş Geldiniz.” ile başlayan her hangi bir sorunla karşılaşıldığında hangi ilgililerin yardım edeceğini belirten güzel yazılarla karşılaşmam içimdeki tüm endişeleri, sıkıntıları, huzursuzluğumu giderdi. Devamında pasaport işlemleri için sabahın köründe saat beş-altı sıralarında uykulu askerlerin, görevlilerin bizi hemen ayrı bir bölüme almaları diğer turistlerden ayırmaları, torpil yapmaları, güler yüzlü davranmaları bizim kendi memurlarımızdan bile görmediğimiz bir insanlıktı diyebilirim.
Lavaboyu Türkçe sormam üzerine ne söylediğimi anlamayan o askerin beni anlamak için çabasını, el kol işareti ile anlatınca taa oraya kadar beni götürmesini nasıl anmayayım. Daha sonraki kontrol noktasında Lübnan Hizbullah liderinin resmi olan dolmuşu hiç aramadan bizi ise Türk olduğumuzu öğrenince formalite icabı arayarak hemen göndermesi gibi davranışları her halde o dönem Suriye’ye giden herkesin yaşadığı şeylerdir.
Suriye’nin girişindeki Humus’ta sabah kahvaltısı yapmıştık. İlk defa yerli insanlarla karşılaşıyordum. Dilleri hariç her şeyleri bizden insanlarla. Suriye’ye ait Humus’a ait bir yemek istediğimizde getirdikleri her şey bizim sabah kahvaltımızda yediğimiz şeylerdi.
Gezdiğimiz yerlerde hemen hemen her yerde üç-beş kişi Türkçe biliyordu. Bizim aramızda da birkaç kişi Arapça biliyordu. Yemekleri bile bizimkilerle aynı. Giyiniş, davranış her şeyimiz ortak kültürümüz olan islamın bir dili idi. Sanki kendi ülkemizde Gaziantep’te, Şanlı Urfa’da, Hatay’da gibiydik.
Haleb’te alış- veriş yaparken bize mihmandarlık yapan Ahmet Hoca’ya- bizi kazıklamasınlar deyince, “Yok hem öyle bir şey yapmazlar hem Türkleri çok seviyorlar, hem de Müslümanlıkları buna izin vermez.” deyince esnafın yüzündeki tebessümü ve nezaketi daha iyi anladım. Ahmet Hoca, ne almak istesek “Bu Türkiye’de var. Almanıza gerek yok.” diyen orada doğmuş, büyümüş oralı Türkler’den bir imamdı.
Halep’te dostlarla arabalarla gezerken “Burada pakmaya satılır.” levhasını görünce şaşırmıştık. Sokaklar Antep’in sokakları gibi dardı. Çocuklar sokaklarda oynuyorlardı. Arabayla geçerken ön koltukta oturan arkadaş istem dışı “Çekilin, çocuklar çekilin.” deyince; ben “ Bunlar Türkçe bilmez, Arapça söyle.” deyince beş-altı yaşındaki başındaki örtüsü ile melek yüzlü bir kız çocuğu İstanbul Türkçesi ile “Biz hepimiz Türkçe biliyoruz.” deyince hepimiz şaşırmıştık. O zaman öğrendik ki Halep’te Şam’da, Humus gibi bir çok şehir de çok büyük oranda Türk nüfusu varmış… oradaki Türklerle konuşunca daha önce bir baskı vardı ama şimdi oğul Esed döneminde bir rahatlamanın olduğunu belirtiyorlardı.
Ömer bin Abdulaziz’in mezarını ziyaret etmiştik. Oradaki türbede mescit vardı. Boya badana yapılıyordu. İşçiler zeytin ağacının altında mola vermiş çay içiyorlardı. “Buyurun bir bardak çayımızı için.” sözünü duyunca şaşırarak işçilere yaklaştık. Çok güzel Türkçeleri vardı ve oralıydılar. Türk filmleri televizyonlarda oynuyordu.
Gaziantep, Kahramanmaraş, Kilis eskiden Halep Vilayetine bağlıydı. Halep, Kuva-i Milliye’nin örgütlendiği ilk şehirlerden biri. Aynı zaman da Misak-ı Milliye’nin içinde. Atatürk’e iltihak içeren mektuplarını sağır sultanda biliyor. “Şimdi zamanı değil.” diye verdiğimiz cevaplarını da.
Bizim Başbakanla, Cumhurbaşkanıyla ailecek görüşüp tatil yapabilecek seviye gelen muhabbetler, ortak bakanlar kurulu toplantıları, … Neredeyse nüfus cüzdanı ile geçişlere birden bire ne oldu?
Bunlar yaşanırken Suriye;
İran’ın, HAMAS’ın, Hizbullah’ın dostu değil miydi?
İsrail’in, ABD’nin düşmanı değil miydi?
Suriye’yi yönetenlerin mezhebî kimliği bilinmiyor muydu?
PKK’nın faaliyetlerini durdurmamış mıydı?
İran, Hizbullah Şii değil miydi? İran, 1400 yıldan beri Şii değil miydi?
Suriye’de Hama katliamı yaşanmamış mıydı?
Bu katliamı Beşir’in babası yapmamış mıydı? Bizimkiler sonradan mı öğrendi?
Ne oluyor Allah aşkına?
Türkiye biraz büyüdü, birilerinin artık sözünü dinlemiyor diye savaşın içine mi atılıyor?
İran’la Türkiye savaştırılmak mı isteniyor ?
Batıcı generallerin teslimi bunun mu diyeti?
Osmanlı İslamcı ve Turancı Enver Paşa ve avanelerinin elinde ne hale düştü?
Şimdi de Kisingerlerin oyununa mı geliyoruz?
Komşularla sıfır problem çabalarına ne oldu?
İçimi, bir sıkıntı kaplıyor.
Yardım et Allah’ım. Kafirlerin oyununa gelmeyelim.
Şiiside Sünnisi de İslamın çocukları değil mi?
Kıble ehl-i tekfir edilir mi?
Küfrün değirmenine su taşınır mı?
Biz kötü olunca, biz savaşınca kim seviniyor, kim kazanıyor? …
Bu Arap Baharı Türkiye’nin kışı olmasın.
Suriye’deki Müslümanların Allah yardımcısı olsun.
Afganistan’ı, Irak’ı unutmalım.
Korkarım Dimyat’a pirince giderken elimizdeki Suriye’den olduk.
Cuma AKSU/OSMANİYE