Mücahid Gültekin yazdı…

Annem vefat edeli 9 yıl oldu. Onunla ilgili unutamadığım çok şey var. Son zamanlarda daha çok şey hatırlamaya başladım. Misal, babamın yanına oturarak “ajansları” her detayı anlıyormuş gibi dikkatle dinleyip, babamla paralel tepkiler verişini hatırlıyorum. Babamın kızdığı şeylere kızar, hoşuna giden şeylere onunla beraber gülerdi. Muhtemelen, babamın “Siyonist lobilerin parmağı var bu işte!” şeklinde kısa yorumlar yaptığı bazı haberleri de “anlıyormuş gibi” yapardı; “Vardır” derdi, “o gavurların başının altından çıkıyor bunlar” derdi. Nasıl çıktığını bilmese de buna inancı tamdı.

Filistinli çocukları tutuklayan İsrailli askerlere, “Naha elleñ gırılsıñ işşallah.” derken sesinin hınçtan nasıl da titrediğini hatırlıyorum.

Onu bazen bembeyaz başörtüsüyle, pencere kenarında ağlayarak Kur’an okurken görürdüm. Bu dünyanın en değerli sahnesini, dünyanın en gereksiz istekleriyle berbat edişimi hatırlıyorum: “Anne çoraplarım nerde?”, “Anne mılilerimi nereye koydun?” (Şimdi, bu sahneyi bir kenarda “yokmuş gibi durarak” bir ömür boyu öylece izleyebilirim.)

O dönemin hemen her annesi gibi bizim üzerimizde bir basiret sahibiydi. Her ne zaman gizlice bir şey yapsak o mutlaka anlardı: “Mücahit, sen Göbel’e mi gittin?”, “Mücahit, sen sigara mı içtin?”, “Mücahit, sen kavga mı ettin?” vs. Kibrit kartlarını ya da gazoz kapaklarını ütüldüğümü bile anlardı.

Soğuk bir kış günü beni Mülayim Tepe’de buluşunu hatırlıyorum. Sırf elindeki örme şapkayı başıma geçirmek için belki bir kaç saat beni aramıştı. Merhametten doğan bir öfkeyle: “Buymuş [donmuş, çok üşümüş anlamında] gulaklañ, buymuş” deyip, beni sarsarak şapkayı giydirdiğini, kulaklarımın nasıl da ısındığını hatırlıyorum.

Allah’a emanetsin Anne…
*
Aşağıdaki yazıyı onun vefatından bir kaç ay önce yazmıştım. O yazıdan bir bölüm:
*
ANNE
Eskiden anneler çocuklarını hiç bırakmazdı. Nesil avcıları ile aramızda durur, onların sinsi saldırılarına asla geçit vermezlerdi. Anneler çocuklarını tanırdı. Çocuklarının yüzüne bakar ve bir yanlış yaptılarsa anlarlardı. Çocuklarının yüzlerine bakar ve bir dertlerinin olup olmadığını bilirlerdi. Çocuklarının yüzlerine bakar ve kalplerini görürlerdi.

Süslü cümleler kuramazlardı. “Ben dili” ni bilmezlerdi: “Furkaan! Oyuncaklarını kırman beni üzüyor” gibi bir cümleyi akıllarına getiremezlerdi. Şefkatle kızar, merhametle döverlerdi. Beş çocuğa bakar ve bunu mesele etmezlerdi.
Bizi kucaklarına alır ve sebepsiz yere ağlarlardı. Sebepsiz yere mi? Biz bilmezdik ve belki başkaları da bilmezdi sebebini. Öylece ağlarlar, akşam sofrayı yine de güleryüzle hazırlarlardı.
Babalarımıza ismiyle hitap etmezlerdi. Bu bir mahremiyet meselesiydi. Aradaki ilişkinin öyle uluorta yerde kişiselleştirilmesine izin verilmezdi.

Annemiz de biz de babamızdan korkardık. Ve bu korku bizi korurdu.

Annelerimizin “özel hayatları” yoktu. Onlar sadece bizim “anne”mizdi. Başka bir işleri yoktu. Annelerimiz bizimle kendileri arasına hiçbir şeyin girmesine izin vermezdi. O yüzden bizi herkesten daha iyi tanırlardı. O yüzden aldanmazlardı, aldatmazlardı, aldatılmamıza izin vermezlerdi. Derslerimizden anlamazlardı. Ama yanlış bir şey yaparsak anlarlardı.

Başka bir işleri yoktu, sadece annelik yaparlardı. Bizim korkularımızı, kaygılarımızı emer; gözyaşlarımızı silerlerdi. “Bakımlı” değillerdi. Anneler “bakımlı” olmazdı. Onlar bize bakarlar, kendilerini unuturlardı. Biz o yüzden kaybolmazdık. Kaybolsak da annelerimizin bizi mutlaka bulacağını bilirdik. Onlar bizi mutlaka bulur ve şefkatle ve ağlayarak döverlerdi. Bir dayak ancak bu kadar bizim için olabilirdi. Biz bunu anlardık. (Annelerimiz dövünce canımız o yüzden mi yanmazdı?)

Annelerimiz kendi dertleriyle uğraşmazdı. (Ben onlar hiç hastalanmıyor, hiç dertleri olmuyor zannederdim). Üstlerine ne denk geliyorsa giyer; makyajı, mesleği, sosyal faaliyeti, derneği, semineri, alışverişi kendileriyle bizim aramıza sokmazlardı. Annelerimizi istediğimiz zaman, bir “anne” olarak görebilirdik.

Annelerimiz kendileriyle övünmezdi. Onlar bizimle övünürdü. Bizi övecek süslü cümleleri yoktu. Övünmeleri, bize bakıp ağlamalarıydı. Onlar hep ağlarlardı… Belki de onlar hep ağladığı için bizim yüzümüz hep gülerdi.

Biz onları üzmemek için, biz onları rahatsız etmemek için uğraşmazdık. Biz kendimiz için yaşar, onlar da bize evlatları için yaşamayı öğretirlerdi.

Annelerimiz “yokmuş gibi” yaşardı. “Ben de varım” demezlerdi, ta ki ölünceye dek. Biz en çok annelerimizin ölümüne ağlarız. Ağlayarak bizi ayakta tutan annelerimiz, kendileri için ağladığımızı görmek istemeyecek kadar annelik zarafetine sahipti. Onlar bizim “mürvetimizi” görmek için yaşar, mürvetimizi görür ağlar ve bizim gözyaşlarımızı görmeden ölürlerdi.
*
Annelerimiz; yokmuş gibi yaşar, hep ağlar, bize bakar, bizi bulur, bizi döver, bizi kurda kuşa yem etmez ve bizim mürvetimizi görür öyle ölürler. Geriye ne bir isim, ne bir “başarı”, ne bir sosyal mevki; anneliklerini bırakıp giderler…