Resim_1369180679İSLAHİYE`DE PARLAYAN YILDIZ

Mustafa ARICI

Eğitimciler Birliği Sendikasının olağan yemekli toplantılarından birine katılmıştık. Konya’nın ışıltılı yüzü, panoramik görünümü herkesi, her zaman büyülüyor sanırdım. Ovanın ortasında Ay, değirmi gümüşi bir tepsi gibi şehrin yamacına usulca yükseliyordu. Akşam Akyokuş’tan bir başka görünüyordu bu Şehir. Salondaki kalabalık, Şehre ve Ay’a bakmadan yedi bitirdi önündekileri ve sonraki gelenleri. Herkes ay halinde gibiydi… Konuşmalar başladı: “Ücret yetersizdi… Yerim dar dedi… Bu yemek ve toplantı için daha geniş bir salon bulunamaz mıydı? Memurlar içinde en düşük maaş öğretmenlerindi… Maliye Bakanlığı niye bizi düşünmüyordu… Bunu kendisine iletmek lazımdı… Öğretmenleri ve idarecileri önüne gelen şikâyet ediyordu. Bunun önüne geçmek gerekirdi…”  Belli ki böyle uzayıp gidecekti sözler ve öyle de oldu.
````````
Nedenini bilmiyorum, BELED Suresi geldi aklıma ve birçoğu ilahiyatçı müdürlerden oluşan kalabalığa yönelip “bakın, gözlerinizin önünde ışıldayan bu şehir size bir şey hatırlatmıyor mu?” diye sordum.   Gözler parmağımla gösterdiğim şehre yönelirken Beled Suresini okumaya başladım. Ama çay kaşığı şıngırtılarına karışıp gideceği korkusuyla ‘bu âlâkasız çıkışı’ yarıda kestiğimde salonda soğuk bir havanın estiğini hissettim. Oysa ne kadar açık seçik duruyordu her şey gözlerimizin önünde. Ne diyordu bu Sure bize? BELED SURESİ?
“1- Hayır, öyle değil, bu şehri tanıklığa çağırıyorum ki, 2- Senin de içinde yaşadığın bu şehri.. 3- Baba ile oğlunu tanıklığa çağırıyorum ki, 4- Biz insanı elbette bir meşakkat dünyasında yarattık. 5- Kendisine karşı kimsenin güç yetiremeyeceğini mi hesap ediyor o? 6- ‘Ben yığın yığın mal üretip-tükettim’ diyor. 7- Kendisini kimsenin görüp izlemediğini mi zannediyor? 8- Biz ona iki göz vermedik mi? 9- Bir dil ve iki dudak vermedik mi? 10- Üstelik iki yolu da gösterdik ona… 11- Fakat o, sarp yokuşu göze alamadı. 12- Sen idrak etmiyor musun, nedir bu sarp yokuş? 13- Kölelik zincirlerini kırmaktır o, 14- Yokluk-yoksunluk günlerinde yedirip içirmektir, 15-Çevredeki yetime, 16-Ve toz toprak içinde kalmış yoksula. 17- Ve bütün bunların üstüne iman edip sabrı vasiyet edenlerden olmaktır, merhameti vasiyet edenlerden olmaktır. 18- İşte bunlardır sağduyu sahibi, saygıdeğer topluluk. 19- Ayetlerimizi körü körüne inkâr edenlere gelince, onlar bataklığa saplanmış, meş’um güruhtur. 20- Ateş çemberi kuşatmıştır onları, kurtulamazlar…”
````````
 
Sen misin o, Beled Suresini diline dolayan, haydi buyur öyleyse. Ertesi gün gelen bir telefonla ‘Akyokuş benim için Sarp yokuşa dönüştü’. Telefondaki sesin sahibi aziz dostum İnşaat Mühendisi Tamer KALENDER şöyle diyordu. “Biz yarın Suriyeli mülteci yetim, öksüz, kadın ve çocukların sığınmak zorunda kaldığı Gaziantep İslâhiye’ye bir kamyon malzeme; gıda ve giyecek malzemesi götüreceğiz. Senin de gelmeni istiyoruz. Hem orada, İslâhiye’de çok eski bir arkadaşın varmış senin; Mustafa YILDIZ, mültecilerle o ilgileniyormuş. Onunla da görüşmüş olursun. Ne diyorsun, gelecek misin?” Telefondaki ses hece hece kulağımda yankılanıyordu: “Gelecek misin? Ge-le-cek-mi-sin? Gelecek… Gel…” Tamer KALENDER’in Akyokuştaki yemekli toplantıdan haberi yoktu, haberinin olması da mümkün değildi. Ama O Bir’in her şeyden haberi vardır, her şeyi çekip çevirendir O. Hayatta hiç bir sözün, hiçbir hareketin kayıt dışı ve anlamsız olmadığını, sözün de hareket kadar canlı olduğunu ve birbiriyle illiyet bağı içinde olduğunu düşünüyorum. Hiç bir şeyin kendiliğinden meydana gelmediğini; her olgunun kendisini hazırlayıp sunduğu ve sorumlu olduğu başka bir veya birden fazla söz ya da olaya bağlı olduğunu sanıyorum. Lakin bununla birlikte ilk sebebin de, anbean zuhur eden sebeplerin de, son sebebin de Sebebi Olmayan Ezeli ve Ebedi Olanıntasarrufunda olduğuna inanıyorum Vesselam. Girizgâhtaki ifadelerimi kimi arkadaşlarım kırıcı bulabilirler. Lakin bende artık pek yiv set kalmadı. Umarım yarım asırlık bir adamı gençler mazur görür.
 Mustafa YILDIZ’ a gelince, asıl anlatmak istediğim de o zaten. Bütün bu girizgâhı bilakis ondan bahsetmek için aktardım, daha doğrusu onunla görüşmemizin şartlarının böyle hazırlandığına inanıyorum, vesselam. ( “Vesselam” sözünün bu tarz kullanımı Mustafa YILDIZ’dan yadigârdır bana.) Ridader gönüllülerinden Tamer Bey, kendisine uzun zamandır şeyhim diye hitap ettiğim Hasan ARSLAN ve Selim Bey ile Gaziantep İslâhiye’ye giderken arabada bir süre Mustafa YILDIZ’ı düşündüm. Geçmiş zamana yolculuk ederken kişisel bellek tarihime onun ‘önemli’ diye kaydedilen insanlardan biri olduğunu fark ettim. Her ne kadar yaklaşık 20 yıldır görüş/e/mediğim arkadaşlarımdan biri olsa da o önemli biriydi, ancak onun asıl önemini İslahiye’de karşılaştığım manzara sonucunda anladım. Onu 1985-86 yıllarında Konya’da ‘ devlet kurup kurtardığımız’ odalarda çay ve sigara dumanlarının birbirine karıştığı gençlik günlerimizde İlahiyatçı öğrenciler arasında tanımıştım. Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesini bırakıp sırf ilahiyat okumak için Konya’ya gelmişti. İnce uzun boylu, uzun zarif yüzlü, nazik ve oldukça kaygılı ve hep bir mazlumiyet hissi uyandıran bakışlarıyla hatırlıyorum onu. Mustafa YILDIZ, kavradığı pek çok şeyi aktarabilmek kaygısıyla ve doğru sözcüğü seçebilmek, doğru şeyler söyleyebilmek arzusundan olsa gerek, konuşurken kelimeler arasında uzun esler bıraktığı halde, insanı sıkmayan, ezmeyen bir konuşma tarzına sahipti. O, gençlik yıllarında bile sözleriyle hayatını birleştirme gayretinde olan vasıflı insanlarda bulunan bir ruh hali taşıyordu. Onun, bugün ellili yaşlara gelmiş bir aydın olarak, kendi kasabasına sığınmak zorunda kalan mülteci yetimlerle ilgilenmesi elbette beni pek yadırgatmazdı. Benim için ilginç olan, Mustafa YILDIZ gibi, düşünen ve düşündüğünü eyleme koyan ‘anarşist’ bir insanın 25 yılı aşkın bir süreden beri 32 bin nüfuslu küçük bir kasabada kalmada, orada ikamet etmede ayak diretmesiydi. Çünkü onun akranları olan bizler büyük şehirlerde ikbal peşinde koşarak kimimiz aklımız sıra bir yerlere gelmiş, kimimiz kaybolup gitmiştik. Asıl o, ‘çok önemli görevler’ üstlenebilecek nitelikte bir adam iken küçük bir beldede İmam Hatip Lisesi Öğretmenliği yapıyordu. Biz bunu yadırgıyor, buna bir anlam veremiyorduk, ta ki Beled Suresinde sözü edilen ‘sarp yokuşun’ anlamını o beldede kavrayıncaya kadar. Meğer onun o beldede kalmasının kutlu bir anlamı varmış. Çünkü Devletin gönderdiği mülki amirin bile, onca imkân eline verilmiş olmasına rağmen, işin içinden çıkamadığı, sarp yokuşu aşamadığı bir ortamda Mustafa YILDIZ gibi bir adamın kendi şehrine sığınan yetimlerin, kimsesizlerin kendisini takip ettikleri, yol-çare aradıkları bir yıldız olması gerekiyormuş. O, o beldede kalacaktı, kendi kasabasındaki insanları imar ederken bir gün gelecek, tarumar edilen ümmet coğrafyasının diğer bir beldesinden yaklaşık 5 bin mazlum ona gelip, kapısına dayanacaktı. O da kucak açıp, ‘buyurun’ diyecekti. Kendisini çevreleyen dostları Kasım, Ramazan, Yaşar Beylerle birlikte mazlumların sığınağı olacaktı. Allah sevdiği kullarını daha dünyadayken böyle ödüllendiriyordu demek ki… Kimi evliyalarımız da akşam sohbetlerinde esneye dursun… Esneme kesilince nasıl olsa insanın gözünden bir kaç damla düşerdi…
````````
İkindi vakti İslâhiye’ye vardığımızda o mütebessim, buğday yanığı uzun çehre ve mazlumiyet hissi uyandıran gözler aynen yerinde duruyordu. Sokak ortasında hasretle kucaklaştık. Benim İslâhiye’ye bu üçüncü gidişimdi. İlk ikisi bundan tam 23 yıl önce bizim tiyatro yazıp sahnelediğimiz ve turnelere çıktığımız 1990 ve 1991 yıllarındaydı. O yıllarda da bizi İslâhiye’ye çağıran ses yine Mustafa YILDIZ’ın sesiydi.
Mustafa YILDIZ olmasa, İslâhiye bizim için haritada bir belde isminden öteye geçebilir miydi acaba?! Misafiri olduğumuz evinde gece boyunca hasbıhal ettikten sonra ertesi gün İslâhiye’deki durumu gözlemlemeye ve götürdüğümüz yardımı dağıtmaya başladık. 8 bin mülteci kampta kalıyordu. Onların durumu şehrin içine sığınanlara göre biraz daha iyiydi. Çünkü kamptakilerin başlarını sokacak kadar bir çadırları vardı ve kendilerine üç öğün yemek veriliyordu. Onlar nihayet devletin koruması ve bakımı altındaydı. Eğitim çalışmaları iyi kötü çadır okullarda sürdürülüyordu. Ancak kampta yer bulamayıp da şehrin yıkıntı evlerine, ahırdan bozma odalarına yerleşmek zorunda kalan kadınlar ve çocukların durumuna gelince gerçekten içler acısı bir manzara söz konusuydu. Asıl üzerinde çalışılması gereken, kendilerine yardım götürülmesi gerekenler bunlardı. Birçoğu kadın ve yetim çocuklardan oluşan yaklaşık 5 bin kişilik bir nüfusun yaşamını sürdürebilmesi tamamen gönüllü insanların gayretlerine bağlıydı. Hepsi Mustafa YILDIZ’ın gözünün içine bakıyor ve herkes şikâyet ve talebini ona aktarmaya çalışıyordu. Mustafa YILDIZ ve arkadaşları sarp yokuşa seferber olmuşlardı olmasına ama küçük bir kasabada hangi imkânlarla bu insanları doyuracaklar, giydirecekler ve barındıracaklardı. Bizim götürdüğümüz bir kamyon yardım malzemesi onların bir kaç günlük iaşesi bile olamazdı. Sığındıkları o yıkıntı evler arasında gezerken kendimi bir sinema filminin içinde dolaşan figüran oyunculardan biriymişim gibi hissettim. Şehirde beni en çok duygulandıran manzaralardan biri de dershane biçimindeki bir binanın okul olarak kullanılması ve Suriyeli çocukların en azından bir kısmının eğitim öğretiminin Suriyeli gönüllü bayan öğretmenler eliyle meccanen yürütülüyor olmasıydı. Okul Müdiresi hanımefendi adeta kendini adamıştı bu işe. Bizim müdürler ekders ücretimizin yetersizliğinden yakına dursunlar, yakında göreceğiz…
````````
Beni şah damarımdan yakalayan diğer bir konu ise öyle her baba yiğit ilahiyat profesörünün dahi üstlenemeyeceği onun “Gerekçeli Kur’an Meali” çalışmasıydı. Birbirinin kopyası onlarca mealin yanında “Son Mesaj” son derece özgün ve latif bir Türkçe ile ifade ediyordu mesajı. Tevazu göstermeden söylüyorum; ben kendimi iyi bir meal okuyucusu ve mealdeki dilin eleştirmeni olarak görürüm. Bu, Son Mesaj, Kur’an-ı Kerim’in Gerekçeli Meali, “Kur’an’ın anlam dünyasına adım atmamıza ve ana hatlarıyla bu anlam haritasını görmemize” belki en çok katkı sağlayacak meallerden biri olmaya adaydır. Üslup güzelliği ile birlikte, anlamın doğru bir şekilde ifade edilmesi, Mesajın doğru anlaşılması için uzun yıllar göz nuru dökülmüş, geceler boyu uykusuz kalınmış, son derece ciddi bir emek ürünü bu çalışmayı dostlarıma tavsiye değil, hayranlıkla vasiyet ediyorum.
````````
Nurettin TOPÇU üstadımız Mehmet Akif ERSOYU anlatırken şöyle diyor: “Büyük adam, eseriyle hayatını birleştiren adamdır. Biz onda şu vasıfları arıyoruz: Önce ömründe aynı kanaatin, aynı imanın sahibi olan adamdır. Devirlere, zaruretlere, cemiyetlere göre değişmez, muhitine uymaz; muhiti kendine uydurur, uyduramazsa çarpışır. Cemiyetten daha kuvvetlidir; cemiyeti sürükleyicidir. Bu karaktere sahip insanların, yani değer yaratıcısı olanların bir kısmı zekâsıyla, bir kısmı kalbi ve hisleriyle, bir kısmı da iradesiyle başka insanlara ve cemiyete üstündür, yaratıcıdır, sahiptir veya velidir.(…) Büyük adamların başka bir vasfı da münzevi oluşlarıdır. Onlar kalabalığın içinde yalnız yaşarlar. Üçüncü bir vasıf olarak, büyük adamların devlet ve ikbal mevkilerinden uzak durduklarını görüyoruz.” (Nurettin Topçu, Dergâh Yayınları)
````````
Gece Mustafa YILDIZ ile vedalaşırken, İslâhiye’ye tekrar geleceğimizi söyledim. O da ‘biliyorum’ dedi, gözleriyle.
Mahalle Mektebi Dergisi sayı 11..