Mustafa Yıldız, Batı`nın insan hakları anlayışını yazdı.

 

BATI VE İNSAN HAKLARI
a. Batıya Ait Bir Fenomen Olarak “İnsan Hakları” 
Bugünkü anlaşıldığı biçimiyle insan hakları kavramının Batı’ya aidiyeti konusunda pek bir itilaf yok. Kavram, Batı’nın ve onun uzantısı olan Amerika`nın tarihsel ve kültürel tecrübelerinin bir ürünü olarak ortaya çıkmış ve Aydınlanma döneminin düşünceleriyle çerçevesi çizilmiştir. Ne formel olarak, ne kapsam itibariyle ne de felsefi arka plânı açısından Batı dışı din ve kültürlerde bir karşılığı var.
Kimilerince Batı’daki en eski insan hakları belgesi olarak kabul edilen[1] Magna Carta`dan bu yana, Batı’da insanların devlet karşısındaki haklarını güvence altına almaya yönelik pek çok belge imzalanmasına karşın,[2] insan hakları kavramı asıl şöhretine Fransız Devrimi sonrası deklare edilen “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi” ile kavuştu.
Kavramın Fransız Devrimi sonrası kavuştuğu bu yaygın şöhret, “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” ile uluslararası bir nitelik kazandı. Bu bağlamda, 1948 B.M. Bildirgesi`ni de Batılı bildirge geleneğinin bir uzantısı ve Batı insan hakları mücadelesi tarihinin bir parçası olarak görmekte bir sakınca yok. Çünkü 1948 B. M. Bildirgesi de önemli ölçüde Batı’nın etkisiyle şekillenmiştir.
B.M. İnsan Hakları Bildirgesi`ni yazan komite sekiz kişiden ibarettir ve bunlarda beşi Batılı Devletlerden, ikisi Sovyetler Birliği ve Çin`den, birisi ise Katolik Araplardan oluşmaktadır.[3] Sosyalist Bloğun tüm etki ve katkılarına rağmen, bütünüyle Aydınlanma geleneğinin bir ürünüdür[4]. Ne İslâm Dünyası, ne de kadim Asya ve Afrika din ve kültürlerinin bu bildirgenin oluşturulmasında hiç bir etki ve katkıları olmamıştır. Bir anlamda dünya kültür mozaiğinin önemli bir kısmı, kendileri için hazırlanan bu bildirgeye katkı sağlamaktan uzak tutulmuşlardır.
``Modern insan hakları anlayışı ile Batılı değerler arasında kaçınılmaz bir ilişki vardır. Diğer bir ifade ile modern insan hakları anlayışı Batılı değerleri içkindir. Batı’nın sosyal ve siyasal tecrübesinin bir ürünüdür. Batı tarihinden bağımsız olarak ele alınması mümkün değildir.
Ortaçağ Avrupası tarihi, bir anlamda dine, monarşiye ve feodal yapıya karşı verilen bir mücadelenin tarihidir. Fransız devrimiyle siyasal iktidarı ele geçiren Burjuvazi, dinin yerine seküler olanı, feodal sosyal ve iktisadi düzenin yerine liberalizmi, monarşinin yerine ise demokrasiyi ikame etti. Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, insan haklarını felsefi anlamda seküler, sosyal ve iktisadi yaşama biçimi olarak liberal ve siyasal anlamda demokrat bireyin (burjuva) hakları olarak tasarlandı.
Aydınlanmaya kadar insanoğlu evrende kutsal bir düzen olduğuna inanıyordu. En tepe noktasında Tanrının yer aldığı ontolojik bir hiyerarşi söz konusuydu. Ve her bir varlık, aşkın (müteal) olan Tanrı ile kutsal bir ilişki içerisindeydi. Kopernikus (1472-1543)`un Dünyayı evrenin merkezi olmaktan çıkaran[5] kuramının Galileo (1564-1642) tarafından savunulmasıyla başlayan süreçte, evrendeki kutsal düzen çatırdamaya başlıyor ve Aydınlanmayla yıkım tamamlanıyordu. Aydınlanma, Peter L. Berger`in deyimiyle, evrendeki “kutsal kubbe[6]yi yıktı ve seküler bir biçimde yeniden inşa etti.
Tanrı, insan ve hayvan arasındaki ontolojik hiyerarşi, Aydınlanmanın seküler evreninde eşitlendi. Bir yandan, insan ile hayvan arasında kurulan ontolojik birliktelik[7] insan ile hayvan arasındaki farkı zamana indirgerken, öte yandan insan her şeyin ölçüsü ve hakikatin tek kaynağı haline getirilerek tanrısal bir konuma yükseltiliyordu.[8] Bir anlamda Aydınlanmanın eşitlikçi kazanında eritilen Tanrı, insan ve hayvan seküler bir yurttaş olarak yeniden inşa edildi.
Hıristiyanlık, İsa`nın bedeninde Tanrıyı yeryüzüne indirerek[9] insanlaştırmıştı. Buna karşın Aydınlanma insanı tanrılaştırıyordu. “Bütün tanrılar öldü” diyordu Nietzsche. Tanrıdan üstün olan yeni insandı.[10] Yeni insan, yani Aydınlanmanın seküler yurttaşı… Çünkü, Aydınlanmanın tasarladığı birey son tahlilde bir yurttaştır. Dolayısıyla, insan haklarının öznesi olan birey, özünde siyasidir. Siyaset ise bütünüyle dinden ayrı, dinin dışında tasarlanmış bir fenomendir. Bu nedenle, devlete karşı bireyi ve bireyin haklarını korumayı amaçlayan insan hakları söylemi içerisinde şahsiyetinin tabanı siyasetin dünyevi ilkelerinin dışında, ölümsüz bir ruh olan insana yer yoktur.[11]
İnsan hakları tamamen Batı’nın modern dönemlerdeki dünya görüşü ve siyasal anlayışı içerisinde doğmuş, gelişmiş ve Batı’nın tasarladığı insanın hakları olarak düşünülmüş bir olgudur. Batının insan hakları anlayışı içerisinde, Batı dışı din ve kültürlerin, toplumların insanına yer yoktur. Nitekim Fransız “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi” 1791 Fransa Anayasasına eklenirken şu açıklık getirilme ihtiyacı duyulmuştur:
Gerçi sömürgeler ve Asya ve Afrika ve Amerika`daki Fransız müstemlekeleri, Fransa`nın bir parçasıdırlar, ancak bu anayasa, bu ülkeleri ve toprakları kapsamaz[12]
Bu anlayışın Fransız Devrimi döneminde kaldığı sanılmamalı. R. Graudy bu anlayışın hala sürdüğünü gösteren bir konuşma aktarıyor. 1985 yılında Fransız Millet Meclisinde bir Fransız milletvekili şunları söylüyor: “Şunu açıkça söylemeliyiz ki üstün ırkların aşağı ırklar üzerinde tabiî ki hakları vardır.”  Milletvekiline, bu söylediklerinden dolayı, “İnsan haklarının ilan edildiği bir ülkede bunu nasıl söyleyebildiği” yolunda itiraz edilince, şu cevabı veriyor:
Eğer itirazınız haklıysa, İnsan Hakları Beyannamesi Ekvator Afrika`sının siyahları için yazıldıysa, hangi hakla onları mübadeleye, ticarete zorlayacaksınız. Sizi çağırmıyorlar ki onlar.
Ve devam eder: “İnsan Hakları söz konusu olamaz, geri kalmış halklar üzerinde batının mutlak bir üstünlüğü vardır.[13]
Bu Fransız milletvekilinden yaklaşık 125 yıl önce J. S. Mill, hürriyet üzerine yazdığı ünlü kitabında benzer şeyler söylüyordu:
 Medeni olmayan milletleri idarede istibdat meşru bir hükümet tarzıdır; yeter ki gaye onların ıslahı buluna ve kullanılan vasıtaların haklılığı da o gayeyi fiilen sağlamaları ile sabit ola. Hürriyetin, bir prensip olarak, insanların serbest ve eşit münakaşa ile ıslah olunabilir hale gelmelerinden önceki herhangi bir durumda asla tatbik yeri yoktur[14]
Görüldüğü gibiMill, gayet veciz bir biçimde özgürlükten ancak medeni milletlerin yararlanabileceklerini, medeni olmayan milletler için istibdadın meşru bir yönetim biçimi olarak onları ıslah etmek için kullanılabileceğini söylüyor. Kuşkusuz medeni milletlerle kimlerin, medeni olmayan milletlerle kimlerin kastedildiği üzerinde durmanın pek bir anlamı yok. Yaklaşık yüz yıl önce İngiliz Liberalizminin bir temsilcisinin Çinlilere ilişkin şu tanımlaması yol gösterici olabilir.”Ele alınıp şekillenmeyi bekleyen aşağılık bir ırk “[15]Çinlilerin yerine Batılı olmayan her hangi bir toplumu koymak, insan hakları ile kastedilen insanın kimliğini belirlemekte önemli bir ipucu verir kanaatindeyiz.
Elbette bu anlayış sadece Liberallere özgü değil. Batı kültür havzasının bir ürünü olan Marksizm de aynı kanaati paylaşıyor. Nitekim Marksizm`in fikir babalarından olan K. Marks`ın en yakın arkadaşı Friedrich Engels, Cezayir`in Fransızlar tarafından işgali hakkında şunları yazar:
Cezayir`in fethi uygarlığın ilerlemesi açısından önemli ve talihli bir olaydır… Çöl bedevilerinin özgürlüğünün yok edildiğine üzülebilsek de unutmamalıyız ki bu aynı bedeviler bir eşkiya milletidir… Uygarlık, sanayii, düzen ve en azından kendini izleyen görece aydınlanmasıyla modern burjuvazi, ait oldukları barbar toplumuyla feodal lorda veya yağmacı hayduta tercih edilebilir.”[16]
Bu nedenledir ki, ileride insan haklarının Batı’daki tarihini görürken de ayrıca üzerinde duracağımız gibi, modern anlamda tasarlanan insan hakları kavramı ve düşüncesi, tamamen Batı’ya ait, Batı’nın insanı için tasarlanmış bir kavramsal modeldir. İnsan haklarının öznesi olan insan Batı’nın seküler yurttaşıdır. Batı dışı dünya için tasarlanmadığı için, Batı dışı toplumlarda ve dinlerde hiç bir karşılığı yoktur.


[1]) Niyazul Hak Han, “İnsan Hakları“, İnsan Hakları: Müslüman’ca Bir Yaklaşım,   s.36
[2]) Magna Carta’dan sonra İngiltere’de imzalanan diğer belgeler için bkz. İ. Kabaoğlu, Özgürlükler Hukuku, s. 40
[3]) Marcel A. Boisard, “İslam’ın Hoşgörüsü”, İslam ve İnsan Hakları, s.131
[4]) M. S. Gemalmaz, “Tarihselliği Bağlamında İnsan Hakları“, İnsan Hakları Yıllığı, 1985-1986, C. 7-8, s. 65
[5]) Geniş bilgi için bkz. Bernard Russel, Bilim ve Din; s.16 vd.
[6]) P. L. Berger, The Sacred Canopy, New York 1969`dan naklen Nuray Mert, Laiklik Tartışmasına Kavramsal Bir Bakış, s. 18
[7]) Darvin`in evrim kuramında ifadesini bulan bu yaklaşım, insan ile hayvanın köken itibariyle bir olduğu ve insanın bir evrim sonucu oluştuğu varsayımına dayanmaktadır. İnsan ile hayvan arasındaki farkı zamana (evrim sürecine) indirgeyen bu yaklaşım için bkz. C. Darvin, İnsanın Türeyişi; Ayrıca bkz. F. Engels,Maymunun İnsanlaşmasında Emeğin Rolü; O. Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, s. 188
[8]) Batı düşüncesinde insanın tanrılaştırılmasına ilişkin bir değerlendirme için bkz. Ali Şeriati, Marksizm ve Diğer Batı Düşünceleri; A. İzzetbegoviç, Age. s. 78 vd.
[9]) Ali Bulaç, “Tasarlanmış Fenomenler Dünyasında Akıl Nefis ve Kimlikler”, Bilgi ve Hikmet, 1993. S.4, s. 32.
[10]) Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt,   s. 19-21.
[11]) Perviz Manzur, İslam ve Batı, s. 39
[12]) Muhammed Selahaddin, Özgürlük Arayışı ve İslam, s. 50.
[13]) R.Garaudy, Entegrizm: Kültürel İntihar, s. 18-19
[14]) J. S. Mill, Hürriyet, s.19.
[15]) Noam Chomsky, Modern Çağda Entellektüelin Rolü, s.141 (31 Ekim 1862 tarihli The Economist’ten naklen).
[16] ) Bkz. Bryan S. Turner, Max Weber ve İslam, s. 109

Kaynak:

Mustafa Yıldız, Alternatif İnsan Hakları Kuramı, İşrak Yayınları, 2010, İst.