Mehmet Yaşar Soyalan yazdı…

Ben insan; doğan, büyüyen, gelişen, gençleşen, ihtiyarlayan, görürken görmez, yürürken yürümez olan ve sonunda ölen bir canlıyım. Yiyen, içen, uyuyan, acıkan, susayan, yorulan, dışkılayan, tırnakları olan, kılları uzayan, saçları dökülen bir yaratığım.

Ben insan; gülen ve ağlayan, sevinen ve üzülen, seven ve nefret eden, acıyan ve kızan bir varlığım. Çok toplayan az dağıtan, yığdıkça yığan, genellikle cimri, nankör, inatçı, benmerkezci, hırslı, doyumsuz, mızıkçı, uyumsuz, tartışmacı, altındakini ezen, üstündekini kutsayan bir türüm. Çok zaman hayra kullanmasam da soran, sorgulayan, araştıran, düşünen, değiştiren, dönüştüren, oluşturan, keşfeden bir özelliğe de sahibim.

Ben insan, evrenin efendisi… Varlığı en çok kendisini rahatsız eden, yeryüzü serüveni kendi soyunu katletme ve kurutmadan ibaret olan bir varlık. Kendi soyunu yok etmek için doğuran, üreten, inşa eden ve sonrasında yok eden bir varlık. Her durumda keşfeden ve örten, üreten ve kirleten, yapan ve yıkan, ifsat eden yegâne canlı.

Ben insan… Tüm yeryüzü avuçlarımda bir çamur haline dönüşmüş. Bir elim gökyüzünde, yıldızları birbirine düşürüyor, diğer elim denizlerin içinde canlı-cansız ayırmadan hepsini yok ediyor. Bedenime üflenen Gerçekliğe değil, mayamdaki çamurluğa öykünüyorum. Bundan olsa gerek, efendisi olduğum yeryüzünü, bir çamur deryasına, içine karışan her şeyi yutan bir bataklığa dönüştürmüşüm. Bu durumdan şikâyetçi olduğuma dair, elle tutulur bir emare de yok. Çamur deryasında gül yetiştirip, kalpler fethedeceğimi sanıyorum. Bataklığa dökülen bütün ırmakların kan kırmızı akıyor olması, beni böyle bir yanılsamaya itmiş de diyemem. Gül yetiştirme iddiam sadece maskem olmuş. Aslında ben bataklığın her şeyi yutan büyüsüne vurulmuşum. Irmaklar niçin kan kırmızısı veya mürekkep mavisi akıyor, hiç sormadım, çünkü bu şuan tam da benim istediğim şey. Bu durum, beni ve yaptıklarımı tamamlıyor. Yaptıklarımın gökleri bulutsuz, toprağı yağmursuz, ırmakları balıksız, dağları karsız bıraktığını anlamak istemem. Çöllerin yeşermesi, bataklıkların verimli ovalara dönüşmesi, ırmakların çağıldaması, en önemlisi de çocukların teknolojik sahte cennetlerden kaçıp doğa ile buluşması en büyük kâbusum.

Ben insan… Evrenin efendisi, neden yaratıldığıma bir baksam, azıcık akletsem mayamın özünü. Her şeye hükmeden bir efendi değil, vekil, doğan ve ölen, yani yaratılmış bir efendi olduğumu bilsem, belki efendiliğin gerçek anlamda ne olduğunu anlayarak, hem kendim mutlu olacağım, hem de efendisi olduklarım. O zaman anlayacağım efendiliğin de bir sınırı, bir başı ve sonu olduğunu ve daha net bir şekilde göreceğim, her efendinin bir efendisi olduğunu. Yaptığım şeyin efendilik değil de bir nevi taşeronluk olduğunu bir farketsem; Yaratıcı’mın “İnsan, düşünsün bir, neden yaratıldı! Vücudunun dışarı attığı (pis) bir meniden! Bel ile leğen kemikleri arasındaki bir sudan”(86/4-7). Sözlerinin ne anlama geldiğini kavrayacak ve haddimi bilecektim. Sonunda herhangi bir canlı gibi, örneğin bir böcek, bir ot, bir balık veya keçi gibi yaratılmış bir varlık olduğumu anlayacak, beni farklı kılan şeyin, vücudumun kıvraklığı ve iki ayaküstünde durabilmem veya maharetli ellere sahip olmam değil, sorgulama ve inşa etme yeteneğimin olduğunu görecektim. Ama göremedim.

Ben insan… Yaratıcımın bana; “dünya senden ibaret değildir. Sen her şey değilsin, her kararın kendinden çıktığını mı sanıyorsun? Evrendeki hayat seninle başlamadı. Sen var olmandan önce evren, nice yıllar sensiz yaşadı. Sen yoktun ama hayat devam ediyor, ırmaklar akıyor, kuşlar ötüyordu. Sen yoktun ama açıklıktan ölen bir canlıya, susuzluktan kuruyan bir bitkiye rastlanmıyordu. Yani yeryüzü sen olmadan da hayatını idame ettirebiliyordu. Hiçbir varlık varlığını sana borçlu değildir. Yerden biten, gökten inen, karnı üzere sürünerek, ayakları üzerinde yürüyerek veya kanatlarını çırparak uçan her bir varlık kendi yasasına göre hayatını devridaim ettirip gidiyordu. Taş taşlığını, kuş kuşluğunu, toprak topraklığını biliyordu. Sonra sen geldin. Sen sonra geldin, seni ben getirdim” dediğinde ben, Nasıl geldim? Neden geldim, nereden geldim, niçin geldim demeden sadece “ben” dedim. “Ben dediğim için benliğimi kaybettim, aklımı örttüm. Senin aslın, özün “ne” dendiğinde “ben”, seni kim var etti dendiğinde “ben” dedim. Her bir varlığı var eden seni de var etti dendiğinde ben; “benim ilmim” dedim,  “ben” dedim.

Ben insan… Evet, her şeyi Yaratan beni de yarattı. Hem de âdi bir sudan, yani bir damla meniden var etti. Sonra bana ruhundan üfledi, özünden bana benlik bahşetti ve ben bu benliği “ben”e çevirdim.

Ben insan… Bütün varlıklar, varlık olmaları hasebiyle birbirinin aynısıydı, bir ben farklıydım, farklılığım, benim maharetimden değil var edenimin böyle dilemesindendi. Bu benim üstünlüğüm değil imtihanımdı. Bu imtihanî konumum benim, düşünme, akletme, sorma, sorgulama, üretme ve inşa etme, “hayır” diyebilme, var olanı değiştirip dönüştürme, bozma yeteneğimin de kaynağıydı. Öyle ki bu özelliğim bana beni yaratanı reddetme, inkâr etme “hakkı”nı bahşetti. Dilersem asi, dilersem muti olabilecektim. Bu mutlak bir özgürlüktü ama aynı zamanda tam bir sorumluluk haliydi. Yaratıcım, özgür yani sorumluluk sahibi bir insan olarak bana, ‘yeryüzü sana bir süreliğine emanetimdir’ diyerek içindekileri emrime amade kıldı. Emrime amade kıldı ama ben bunu hem mutlak bir devir sandım hem de kendimi mutlak ebedi bir egemen sandım. O bana, sana bahşedilenlerle hem kendini geliştir ve hem de emanetine verilenlerden gelecek kuşakların da nasiplenmesini sağlamak için, emanete sahip çık, çünkü senin efendiliğin bunlarla sınırlı. Aman dikkat et, mayan çamurdandır, bozmak da onarmak da var hamurunda. Sakın ha sen bozgunculardan, sözünden, özünden dönenlerden olma. Çamura bulanma. Farklı olmanın farkı, budur” dediğinde ben, yine “ben” dedim.

Ben insan… Hem süremi hem de sınırımı unuttum. Onarmak bana ağır geldi, yaktım, yıktım bozdum, kırdım, kirlettim. İnsanlık bu sandım. Uyarılar ve uyarmalar bir türlü beni uyarmadı, aksine her uyarı ben daha bir dellendirdi, kibirlendirdi, celallendirdi. Hep bahaneler ürettim, başkasının başına gelen felaketi kendi zaferim sandım. Ölüm benim için değildi. Ben hep genç kalacaktım, kendimi böyle aldattım. Yerden, gökten, içinden, dışından, her bir yönden ve her bir yerden uyarıcılar geldi, ben uyanmadım. Önce uyarıcıları sonra kendi ellerimi ve ayaklarımı, hatta aklımı katlettim. Bana ruhundan üfledi, bana kendi özünden bir nebze lütfetti. Ama ben bu lütfa sırtımı döndüm. Kibirlendikçe kibirlendim. Şimdi ben, bizzat kendim felaket oldum. Dokunduğum her şey yok oluyor. Kendi kendimi yok ediyorum ama ben hala “ben” diyorum. Kendime, kendi özüme, gözüme, kulağıma, elime, dilime bakmadığım gibi yakın çevreme de uzak çevreme de bakmadım. Baktım, baktım da görmedim. Gözüme; “göz”, elime; “el”, kalbime; “kalp”, toprağa; toprak, ağaca; “ağaç”, dağa; “dağ”, suya; “su”, denize; “deniz”, güneşe; “güneş”, ölüme; “ölüm” dedim de ötesini göremedim. Her şeyi bilen ben, Ölümümün kıyametim olduğunu bilemedim. Her gün binlercesine şahit olduğum enfüsi ayetleri, afaki ayetlere aklımı ve zihnimi kapamışken ben münzel ayetlere mi kalbimi açacaktım. Devamlı “ben” derken bu nasıl mümkün olacaktı. Olsa olsa en fazla münafık olurdum.

Ben insan… Şimdi, yeryüzü yetmedi koca evreni de kendi cehennemime çeviriyorum. Bile oynaya bu âlemde kendi cehennemimi inşa ediyorum. Bunu yeryüzünü cennete dönüştürmek ikiyüzlülüğünün arkasına gizlenerek yapıyorum. Bazı noktalarda göstermelik, kendi tanımlamalarıma uygun, üstelik mazlum insan kardeşlerimin, emekleri, gözyaşları, aşkları ve cesetleri üzerine mevzi cennetler kuruyor olmam, koca bir yeryüzünü cehenneme dönüştürmüş olmam gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Oysa bu yeryüzü cehenneminin her tuğlası ve taşı kendi insan ırkımın cesetleri, bu tuğla ve taşlar arasındaki harç ise onların emeklerinden, inançlarından başka bir şey değil.

Evet, ben insan… Ateşte yanmayan, suda boğulmayan tek varlık/yaratık. Yeryüzü cehenneminin yakıtı da noktasal sahte cennetlerin harcı da benim. Noktasal sahte cennetlerimi ayakta tutabilmek için kendi insan ırkımı inşa ettiğim bu yeryüzü cehennemime gömüyordum. İstiyordum ki, kimse benim hesaplarımı bozmasın. Sanıyordum ki hesapları sadece ben yapıyorum ve benim hesabımın üzerinde hesap yok. Sanki ben evvel ve ahirim de bütün soruları bin soruyorum. Kendimi kandırmada üstüme yok. Kurgu, hayal ve saplantılarımı gerçek sanıyordum. Bu yalana kendimi öyle kaptırmıştım ki, ölümün gelip beni bulmayacağını, gücümün ve malımın beni ölümsüz kılacağını sanıyordum. Artık bende bu durum, bir sanı olmaktan çıkmış, bir saplantıya hatta kör bir imana dönüşmüştü. Beni bu saplantıya bu kör imana sahip olduklarım, malım-mülküm, askeri ve teknolojik gücüm düşürüyordu. Bu sahip olduklarımın mutlak ve ebedi bir güç olduğunu, üstelik bunların ilelebet bende kalacağını sanıyordum. Çünkü eriyen bedenimi, ölen yakınlarımı çöken imparatorluklarımı, geri tepen silahlarımı görmeme rağmen böyle inanıyordum. Bu kör imanın girdabında dönüp duruyorum. Taşlaşan yüreğim, tüm algılama yeteneğini kaybetmiş, bütün seslere, görüntülere, uyarılara kilitli. Yüreğimin üzerinde kendi ellerimle ördüğüm tunçtan kılıflar var. Onu artık ben bile açamıyorum. Bugün de böyle… Bütün çığırtkanlığım ve hoyratlığımla kendi helakimi çağırıyorum.

Ama ben insan… Zalimi ile mazlumu ile hala “ben” diyorum… Zalim, mazlum yanımı, mazlum, zalim yanımı beslemeye devam ediyor.

Ben insan… Evrenin efendisiyim ya; başkası değil, kendi sonumu da ben belirlerim diyorum. Aklımca ölürken/yok olurken bile diz çökmeyeceğim. Öyle sanıyorum. Yokluğun olmadığını bilmediğim ve gerçek azapla karşılaşmadığım ne kadar da belli.

“İnsandan önceki dönem sonsuz bir zaman kesitinden ibaret değil midir? İnsanın adını bile anılmaya değer olmadığı bir dönem. Şüphesiz sınamak için insanı karışımlı bir meniden yaratan ve onu işiten ve gören bir varlık yapan da biziz. İster şükretsin, ister inkâr etsin diye yol da gösterdik. (Bunun sonucu olarak) nankörlük yapanlara; zincirler, kelepçeler ve azgın bir ateş hazırladık” (76/1-4)

Yaratıcım beni şöyle anlatıyor: “İnsan kendisini bir damla meniden yarattığımızı görmüyor mu? Ancak o, apaçık bir hasım kesiliveriyor. Yaratılmış olduğunu unutarak bize bir de laf dokunduruyor: “çürüyen kemikleri kim diriltecek” diye” (36/77-78).

“İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor! O, atılan bir damla meniden yaratılmadı mı” (37/36-37)?

Kendisine fücur ve takva verildiğini bilsin ki, kendisini arındırıp temizlerse kurtulacak, kendisini kirletip günaha gömerse mahvolacak” (91/8-10).

“ İnsan, her dilediğini elde etme hakkına sahip olduğunu mu sanır? Hâlbuki hem ötekisi, hem de bu dünya, [yalnız] Allah’a aittir!”(53/23-24)

“İnsanı bir damla meniden yarattı. Birden o insan, yaratanına apaçık bir hasım kesiliverdi.(16/4)

“Vay haline iftira atanın ve ayıp-kusur arayanın! [Vay haline o kişinin] ki, serveti biriktirir ve onu bir kalkan (koruyucu) sayar,

Zanneder ki serveti/sahip oldukları onu sonsuza dek yaşatacak!

Hayır, tersine, [öteki dünyada] çökerten bir azaba terk edilecektir o!

Bilir misin nedir o çökerten azap?

Allah tarafından tutuşturulan bir ateş,

[münkir/kibirli] kalplerin üstünde yükselen:

Üzerlerine salınacak (bir ateş), sonsuz sütunlar arasında!” (Hümeze süresi).