29 Mayıs günü, bu yıl üçüncüsü düzenlenecek olan Balkan Sosyal Bilimler Kongresine katılmak üzere Bosna Hersek Cumhuriyeti’ne doğru yola çıktık. Kongrenin Bosna’da düzenleniyor olması, benim için ayrı bir duygu yaratıyordu. “Bilge Kral” Aliya İzzetbegoviç’in ülkesine, yani kardeş bir ülkeye seyahat etmenin sevinci, yaşanan katliamların izlerini görecek olmanın hüznüyle birleşmişti.
Saat 12:35’te Atatürk havalimanından havalandık. Yaklaşık 2 saat sonra Saraybosna (kendi deyimleri ile Sarajevo/Sarayova) havalimanına indik. İndikten hemen sonra otobüsle bir şehir turu yapıldı. Rehberimiz Saraybosnalı Nejat Ahmetoviç isimli bir Boşnak’tı. Pek de kötü olmayan bir Türkçe ile bize programı anlattı ve şehri gezdirmeye başladı. Şehrin turizm açısından iki boyutu olduğundan bahsetti. Birisi savaş turizmi, ikincisi ise kültür turizmi.
Saraybosna şehir olarak bir Anadolu kentini andırıyordu. Özellikle buraya gelen Türkler şehri Bursa’ya benzetiyorlarmış. Gerçekten de yeşillik bakımından oldukça zengin bir alana sahipti. Yapılar eski ve bakımsız bir görünüme sahiptiler. Halen birçok bina da savaşın izlerini görmek mümkündü. Boşnaklar özellikle yapıları korumuşlar ki; savaşta yaşadıklarını dünyaya daha net anlatabilsinler. Birçok binada hala kurşun izleri var ve bunlar özellikle kapatılmıyor. Harabe bir vaziyetteki huzurevini gösterdi bize. Savaş esnasında Sırplar tarafından bombalanmış. Sırpların savaşın hemen başında, özellikle 4 noktayı, kütüphane, televizyon binasını, iletişim araçlarını ve hastaneleri bombaladığını anlatan rehberimiz, savaş esnasında 5 yaşındaki kız kardeşini kaybetmiş birisiydi.
Şehre indiğimizde öncelikle Bilge Kral’ın mezarının da bulunduğu mezarlığa gittik. Yan yana binlerce mezar. Hemen tamamı Sırplarla savaş esnasında katledilmiş. Mezarların üzerinde Arapça “El-Fatiha” ve Boşnakça “Allah Yolunda Öldürülenlere Ölü Demeyin; Onlar Diridir Ama Siz Farkına Varamazsınız” mealindeki Bakara 154. Ayet yazılı. Tüyler ürperten ve gözler yaşartan bir manzara. Dağın eteğine kurulmuş mezarlığın etrafında ise Osmanlıdan kalma mezarlar var.
2003 yılında vefat eden Aliya’nın sade bir mezarı var. Diğer mezarlardan ayıran tek şey, yaklaşık 10m2 bir alana dikilmiş birkaç ayaktan ibaret bir kubbe. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi tarafından yaptırılmış. Başında üç asker nöbet bekliyor. Mezarının önünde hilal biçiminde bir havuz var. Mezarın etrafını çeviren ayaklar ise yıldızı anımsatır biçimde. Rehber ülkede sembollerin çok önemli olduğunu ifade etti. Dolayısıyla Müslüman Boşnak halkın sembolü de hilal ve yıldız.
Rehberimiz yolculuk esnasında bilmediğim ilginç bilgiler de verdi. Örneğin “Boşnak” “Boş Kafa” anlamına geliyormuş. “Bize 18. YY.dan itibaren onlarca defa soykırım uyguladılar. Çünkü biz boş kafaydık. Ancak savaş esnasında taş kafa kesiliyorduk bu yüzden bizi yok edemediler.” Bir başka ilginç bilgi ise Boşnakların Slav ırkından olduklarını ifade etti. Sadece dini olarak ayrılıyoruz dedi. Sadece bundan dolayı soykırıma uğradıklarını anlattı. Ayrıca soy olarak ayrı olmalarına rağmen Türklere olan ilgi ve sevgi, aynı dini paylaşmalarından dolayı oldukça yüksek düzeyde. Dolayısıyla dinin birleştirici özelliğini çok net biçimde hissedebiliyorduk. Tabii beklentiler de yüksek. Üç halk (Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar) bir arada yaşıyorlar. Sırpların Rus desteğini, Hırvatların Avrupa desteğini hep vurguladıklarını ifade eden rehberimiz kendilerinin ise Türkiye’nin desteğini vurguladıklarını ifade ettiklerini aktardı.
Osmanlı şehrin her yerinde etkisi görülebilen bir konuma sahip. Birçok cami Osmanlı’dan kalma. Eserler savaşa rağmen iyi korunmuş. Hemen her yerde Osmanlı camileri var. Sebil çeşmeleri ve bedesten (kendi deyimleri ile Bezistan) var. Gazi Hüsrev Paşa şehrin tarihinde önemli bir yere sahip. Dolayısıyla bir adet bedesten, bir cami ve külliye, bir adet de adına kurulmuş vakıf var.
Boşnakların diline Türkçeden geçmiş On Bin kelime var. Özellikle mutfak kültürüne ilişkin kelimeler aynı. Mesela “dolma, kaşık, yoğurt vs” gibi kelimeler aynen kullanılıyor.
Saraybosna aynı zaman da bir su şehri. Şehrin diğer adının “Su Cenneti” olduğunu öğreniyoruz rehberimizden. Şehrin her yerinde çeşmeler var. Hazır su çok yaygın değil. Hatta Avrupa’nın en güçlü su kaynağına sahipler. Saniyede 43 ton su çıkan bir kaynağa sahipler. Tabii bu durum şehrin her yerinde kendini gösteriyor. Çeşmeler ve yeşillik bu bolluğun bereketi. Şehrin ortasında gürül gürül akan bir nehir var.
Bosna hersek üç halkın bir arada yaşamasından dolayı siyasi olarak sıkıntılı bir konumda. Üçlü başkanlığa dayanan bir sistemleri var. Ülkenin üç Cumhurbaşkanı var ve sıra ile yönetiyorlar. Ülkenin bayrağı üç halkın üzerinde anlaşamaması sebebiyle dışarıdan dayatılan bir bayrak. Dolayısıyla çok saygı gören ve sahiplenilen bir bayrak değil. Hırvatlar, rehberin anlattığına göre Hırvatistan bayrağı asıyorlarmış. İstiklal marşı ise sadece müziği olan, sözsüz bir marş. Ülke de 14 ayrı hükümet var. Bazı kaynaklarda 8 bazılarında 10 kanton’a ayrılan bölge, rehberin anlattığına göre 10 ayrı kanton hükümeti, üç bölgesel hükümet (Boşnak, Hırvat ve Sırp bölgeleri) ve bir genel hükümetten oluşmaktadır. Her kanton’un ve hükümetin meclisi, bakanları ve hükümeti var. Rehberimizin ifadesine göre yaklaşık 3000 milletvekili var ülke genelinde.

31 Mayıs 2011. Kongrenin bitimini takiben Mostar gezisi başlıyor. Mostar’a doğru saat 13:30’da yola çıkıyoruz. Mesafe kısa olmasına rağmen yolun tek şeritli olmasından ve yolların kıvrımlı olmasından dolayı yaklaşık 3 saat sürüyor yolculuk. Bosna dağlık bir alanda kurulu olduğu için yollarda imkan ölçülerinde dağları takip eden kıvrımlar çerçevesinde ilerliyor. Saraybosna’dan Mostar’a giderken bir tünelden geçiyoruz. Tünele kadar yağışlı ve kısmen serin olan hava bir anda değişmeye başlıyor. Mostar’a yaklaştıkça tam anlamıyla yaz havası kendisini hissettiriyor. Mostar, Saraybosna kadar şanslı değil maalesef. Savaşın izleri daha fazla görünür bir halde. Saraybosna başkent olduğu için birçok yapı yenilenmiş ve savaşın izleri kısmen ortadan kaldırılmış. Ancak Mostar’da yıkı dökük ve virane bina sayısı oldukça fazla. Birçok binada ise hala kurşun izleri var.
Mostar’a girerken dikkat çekici iki şey var. Birincisi yaklaşık 75 metre uzunluğunda bir kilise ve Mostar’a hakim tepenin üzerine dikilmiş kocaman bir haç. Kilise savaştan sonra İspanya’nın da maddi destekleri ile yapılmış. Rehberimize göre bunu yapmak amacı şehrin Osmanlı ve İslami karakterlerini simgeleyen cami ve minareleri gölgede bırakmak. Rehber esprili bir şekilde “ne yaparlarsa yapsınlar ay-yıldız en üstte” diyor göğü işaret ederek.
Şehrin etnik yapısı % 60 Hırvat ve % 40 Boşnak. Mostar köprüsünün bir tarafında Boşnaklar diğer tarafında ise Hırvatlar daha yoğun bir yerleşime sahip. Mostar Köprüsünün hemen yanına bir müze kurulmuş. Müzenin olduğu sokağın başında ise “Don’t Forget” (Unutma) yazısı sizi karşılıyor. Köprü 1993 yılında Hırvatlar tarafından tamamıyla yıkılmıştı. Daha sonra Türkiye’nin de desteği ile tekrar inşa edildi. Aslına uygun olarak inşa edilen köprü 458 adet kesme taş kullanılarak ve kurşunla yapıştırılarak inşa edilmiştir. Mostar Köprüsünün biraz ilerisinde “küçük Mostar” denilen bir köprü daha var. Bu köprü Mostar’ın daha küçüğü ve o model alınarak inşa edilmiş.
Gerek Mostar’da gerekse Saraybosna’da hemen her tarafta Osmanlı mirasını net olarak görebiliyoruz. Mostar’da da Koski Mehmet Paşa Camii ve Karagözoğlu Mehmet Bey Camii gezdiğimiz birkaç tarihi camiden birisi. Bu bağlamda bakıldığında aslında Osmanlıyı buralarda aramak ve bulmak Anadolu’dan daha kolay gibi görünüyor.
1 Haziran 2011. Bugün Türkiye’ye döneceğiz. Son dakika değişikliği ile rehber bir tünele bizi götüreceğini söyledi. Bu tünel savaşın seyrini değiştiren bir tünel. Saraybosna’nın 1425 günlük kuşatması esnasında Boşnaklar yiyecek ve silah temini için bu tüneli kullanmışlar. Tünel 1.60 m yüksekliğinde 1 m genişliğinde ve 800 m uzunluğunda. Bir insanın dik olarak buradan geçmesi çok zor. Özellikle Boşnakların iri yapıları dikkate alındığında hakikatten zor bir durum. İçine ray döşenmiş. Rehberimiz çocukluğunda babasının sırtında 50 kilo yiyecek ve kucağında kendisi ile bu tüneli geçtiğini ifade etti. Babası 1.96 boyundaymış. Yani yaklaşık 80 kilo civarında bir yükle 800 m boyunca iki büklüm şekilde gitmek hiç de kolay değil. Ev yaşlı bir teyzeye ait. Tipik bir Anadolulu Müslüman kadın görünümündeki teyzeyi görüp elini öpmek nasip oldu. Savaş esnasında hiçbir çekince göstermeden evini veren teyze, bugünde bir müze haline getirilmesine izin vermiş. Evin dışında hala kurşun izleri var. İçerisi ise tünel kazmada kullanılan ve tünelden getirilen eşyaların sergilendiği, resim galerisinin olduğu ve etrafında turistlere sinevizyon gösterileri ile yaşadıklarının anlatıldığı bir yer haline getirilmiş.
Sinevizyon gösterisi esnasında rehberimizin anlattığına göre Türkiye, İran, Malezya, Kuveyt gibi ülkeler (Halk) ciddi para yardımında bulunmuş. Sadece Türkiye’den maddi yardımın 5 Milyar dolar olduğunu ifade eden rehbere göre maalesef paraların önemli bir kısmı doğru ellere ulaşmamış. Özellikle deniz yoluyla gelen yardımları yarısı Hırvatlara rüşvet olarak gitmiş. Geri kalan miktarın yarısı da Saraybosna’ya giderken çetecilerin eline geçmiş. Ancak %25’i bize ulaştı diyor. Bir başka çarpıcı nokta ise barış sürecinde yaşanmış. “keşke savaş üç ay daha sürseydi” diyor rehberimiz. “Tam silah ve cephanelerin ulaşmasıyla birlikte süreci lehimize çevirmişken, Sırpları ve Hırvatları püskürtürken bize anlaşma dayatıldı. Aliya İzzetbegoviç’e ‘ya anlaşırsın yada biz bombalarız’ ültimatomu verildi.” diyor.
Bir başka ilginç hikaye ise “Haftasonu Çetnikleri” dedikleri yakın bölgelerden gelen Sırp ve Hırvatların hikayesi. Buna göre bir tür savaş turizmi oluşturulmuş. Yakın bölgelerden hafta sonu gelen Sırp ve Hırvatlar para vererek Sniper’larla Boşnak avı yapıyorlarmış. Ünlü bir edebiyatçının Sniper başındaki görüntülerini yayınlayan sinevizyon gösterileri insanın tüylerini ürpertiyor. Zaten Saraybosna’nın en uzun caddesinin adı “Sniper Caddesi” yani keskin nişancı caddesi. Tepelere konuşlanan Sırplar ve Hırvatlar Sniper’larla özellikle gençleri hedef alıyorlarmış. Bazen yaşlıları caddeden geçerken yaralıyorlarmış. Ama yaralamadaki amaç yardıma gelen gençleri öldürmek.
Gezi sona erdi ve 14:25’deki uçağa binmek üzere havaalanına yöneldik. İşlemleri yapıp içeri girdiğimizde bir abi ile tanışmak nasip oldu. İslami Hizmetler Vakfı’nın bir görevlisi olan abiye takıldığım bir noktayı sordum. Saraybosna ve Mostar’da çok az kadın tesettüre dikkat ediyordu. Bu biraz bende hayal kırıklığı yaratmıştı. Abi beni mutlu bir şekilde gönderdi: “Aliaya bir kitabında der ki biz dinimizi Türklerden, yaşam tarzımızı Avrupalılardan aldık.” O gördüğün açık kadınların % 85-90’ı 5 vakit namazlıdır. Sadece Bosnalı kadınlar süsüne oldukça düşkündür. Bakkala giderken bile makyaj yapmadan çıkmazlar. Gittiğiniz her Boşnak’ın evinin bir odası mescittir.” Bu cevapla birlikte içim daha rahatlamış olarak uçağa bindim…

09.06.2011