Annesi var mıydı bilmiyorum.

Şu an onun olan tek şeyi üzerinde ki ceketi. Onun da bir ucu yırtık ve dikişleri sökülmüş durumda.
Hayat ona rağmen akıp gidiyor şehrin su oluklarında. Nerede daha çok sessizlik ve daha az kalabalık varsa orada yaşıyor.
.Memleketin tüm parkları, ağaç altları, çimleri onun evi. Tabi bu durum yaz ayları için geçerli. Kışları yaşam alanı daralıyor, camilerin dış kapısı açıksa gece yarıları gidip bir köşesine kıvranı veriyor sabah ezanına kadar.
Üşüyor, hem de çok. Ama sonra melekler geliyor ve üzerini örtüyor sanki.Üşümesi uyuyunca geçiyor,tekrar uyanana kadar.
Sessiz ve de sakin bir yapısı var. Düşünceli ve de kırgın bir yüzü. Dağınık saçları ve yüzünde ki kirli sakalı onu korkunç gibi gösterse de yürürken attığı yalpalayan adımları, düşük omuzları, konuşurken kelimeleri tam çıkaramaması onun bu korkulu tarafını hemen mütebessim ve acımaklı bir yüze bırakıyor.
İyi sigara içiyor, dibine vuruyor paketin. Dünyayı satsa eline geçen parayla ilk sigara alır. Kimselerin olmadığı bir adaya düşse yanına alacağı tek şey de yine sigara. Parmak aralığında taşıyor onu, dudaklarından hiç düşürmüyor, içine çekip dumanını yavaş yavaş bırakıyor ve gözleri süzülüp giden dumanına takılıyor hemen. Ciddi şeyler düşler gibi uzun uzun bakıyor ardından. Yanıp gidişine mi üzülüyor ya da kendisinin yapamadığını yapmasına, yani süzülüp göklere yükselmesine mi hevesi bilmiyorum.
 Hayatı sadeydi aslında, durgun ve de sıradan. Tâ ki o gün gelinceye kadar.
 Bir Cuma günüydü. Eskiden beri cumaları hep sever, o gün hiç günah işlememeye çalışırdı. Ama namaza da asla gidemezdi. Bazen caminin etrafına kadar gelir ve cemaatin oturuşunu, secdelerini seyrederdi çaktırmadan.
Her şeyi çaktırmadan yaşardı zaten ve gözlerinden düşen damla da sadece bura da düşerdi. Hızlıca da silerdi hemen. Şehir de kimse onu ağlarken görmemişti çünkü görmemeliydi de.
Paytak adımlarının taşıdığı bedeninde, hassas bir yürek taşıdığını kimse bilmiyordu çünkü.
Sadece uzaktan bırakılan imrenmiş bakışlar düşerdi gözlerinden cami avlusundakilere, aslında çoğu kez bir adım atmış, girmeyi düşünmüştü camiye, abdest almayı bilmemesine rağmen. Sadece yüzünü yıkayıp teşebbüs etmişti buna.
 Ama cami Allah’ın eviydi ve üzerindeki kirli elbiseyle ve aylardır banyo görmemiş bedeniyle kendisini bir türlü yakıştıramıyordu oraya.
O, sadece uzaktan bakıyor, egiliyor ve secdeler ediyordu düşleriyle. Duasını da namaz bitmeden ayrılırken yapıyordu cami avlusunun kenarında. Bilmese de nasıl dua edileceğini hep şöyle mırıldanıyordu, Allah, Allah, Allah…
Evet, o günde yine en sevdiği gündü, cumaydı. Parkın en ücra köşesinde oturmuş aç karına yaktığı sigarasını tüm gücüyle içine çekip elinden geldiğince de az duman bırakmaya çalışıyordu gökyüzüne ve gözleri gökyüzüne süzülüp giden dumanının ardındaydı.
Kısık bir ses duydu sonra, irkildi, hemen toparlanmaya çalıştı.
Güneş ışığı vuran gözlerini kısarak sesin geldiği yöne doğrun baktı, baktı, baktı…
Sadece baka bildi, bir şeyler söylemeye çalıştı başaramadı.
Zaten kelimeler düzgün çıkmazdı ağzından, homurdandı, kaba bir sesti dilinden düşen.
Bu durum olurdu çoğu zaman ama bu sefer başkaydı, yüreği hızlıca çarpıyor ve yüzüne de anlam veremediği bir ateş basıyordu. Utanmıştı ses tonundan, hayatında ilk defa kendi sesinden utanmıştı.
Karşısında, sağ avuç içini kendisine doğru uzatmış, kısa boylu, kendisi gibi eski elbiseli, saçlarının yarısı al yazmasının dışına çıkmış, yanakları kirli gözleri kara mı kara bir dilenci kız vardı.
Ama nasıl güzeldi, nasıl da güzeldi sesi “Allah rızası için bir sadaka” derken.
Gözlerine bir kez bakabildi, o da ilk başını kaldırdığı andı, daha da bakamadı, utandı…
Neden böyle olmuştu bilmiyordu, içinde adını bilmediği bir şeyler kopuyor, şiddetli çatışmalar oluyor ama bir türlü anlayamıyordu. Sadece çektiği sancının farkındaydı, sol yanı artık daha hızlı atıyordu, ama dilinde hiç de rastlamadığı kekremsi bir tat.
Bütün bu olanları düşünürken dilenci kız hâlâ karşısında elini açmış ve ona doğru bakıyordu.
İçindeki hislerden haberi olmuş muydu, anlamış mıydı onun bu hâlinden bilmiyordu bile. Hemen zihnini toplamaya çalıştı. Kendisine uzatılan, hayatında gördüğü en güzel avuç içine bir şeyler bırakmalıydı.
Sanki bir şey varmış gibi elleriyle ceplerini yokladı hemen, içinden keşke birkaç kuruş unutmuş olsam da, denk geliverse diye geçirdi. Cebinde bir şey olmadığını bal gibi biliyordu aslında, zaten delikti cepleri!
Hiç bu kadar zor durumda kalmamıştı, yüzünün ateşini daha fazla hissediyordu artık, ama cebinde hiçbir şey yoktu, hiçbir şey…
 Sonra eli gömleğinin cebinde ki ezilmiş pakete değdi, çıkardı usulca, içinde iki dal sigarası vardı. Şu an kendisinin olan her şeyi yani. Yutkundu önce, olur muydu acaba, verilir miydi böyle bir şey dilenciye.
 Sonra yarıda kesti içinde ki sorgulamayı ve ezilmiş paketi ona doğru uzattı, al yazmalı, kara gözlü dilenci kıza. Her şeyini avuç içlerine bıraktı usulca, eğer o an elinde başka şeyler olsa hiç düşünmeden verirdi onları da.
Dilenci kız aldı paketi, bohçaya benzer bir bezin içine sıkıştırdı ve ardına dönüp gitti.
Kafasını ancak o zaman kaldıra bildi yerden ve ömründe ilk defa kaybetmek istemediği,hep yanında kalmasını istediği şeyin ardından buruk buruk baktı.Ardından bakarken ne bağırmak,ne de bir şeyler söylemek içinden gelmedi bile,zaten söyleyemezdi ki,sadece bakardı,hayatta kaybettiği diğer şeylerin ardından baktığı gibi.Sadece baktı..
Her şey giderdi nasılsa, içine çektiği sigara dumanın göklere süzüle süzüle çekip gitmesi gibi…
Duramadı yerinde, oturamadı, kendini rahatsız eden bir şeyler bırakmıştı dilenci kız. Kendisi gitmişti ama orada, içinde bıraktığı şey o uzaklaştıkça daha da çoğalıyordu sanki. Hemen toparlandı ve uzaktan takip etmeye başladı onu, utana sıkıla, görünmemeye çalışarak.
Şehrin kalabalıklarına dalmıştı bile dilenci kız, önüne gelene elini açıp bir şeyler istiyordu. Eğer bir şey veren olursa o da seviniyor, kendi almış gibi mutlu oluyordu. Bir simitçiyle karşılaştı sonra; al yazmalı, kara gözlü dilenci kız, simitçi ona bir simit verdi, ısıra ısıra yoluna devam etti fakat onun içinde simitçiye karşı bir kıskançlık oluştu, diğer para verenlere karşı oluşmayan bir kıskançlık…
Devam ediyorlardı yürümeye, aralarında büyük bir mesafe vardı. O, yırtık ve kenarları sökük ceketinin için de, al yazmalı, kara gözlü dilenci kız ise naylon ayakkabısı ve şalvara benzeyen elbisesinin içerisinde.
Akşama kadar dolaştı peşinde, ona para verildiğinde sevindi, vermeyenlere karşı kızdı, söylendi kendi kendine.
Artık akşam olmak üzereydi ve sabahtan beri ne bir şey yemişti ne de bir tek sigara içebilmişti.
 Bu onun için bir ilkti. Ama biliyor musunuz hiç aklına bile gelmemişti, çünkü aklı metreler ötesinde, süzüle süzüle gidiyordu.
Sonra ana yola geldi dilenci kız, önünde beyaz bir dolmuş durdu, içinde ise kılık kıyafeti ona benzeyen bir sürü kadın vardı. Bakışlarından onu tanıdıkları belliydi, sonra kapı açıldı ve ömründe gördüğü en güzel kız, dolmuşa usulca bindi, içinden “ne güzel bindi” diye geçirdi.
Ve dolmuş badanaj yaparak hızlıca uzaklaşıp gitti, hayatında ki giden diğer güzel şeyler gibi. Gözden kayboluncaya kadar baktı dolmuşun ardından. Sonra elini, sigarasını her zaman koyduğu cebine attı farkında olmadan, hatırladı hemen.
Al yazmalı, kara gözlü dilenci kız giderken onun her şeyini alıp gitmişti
Her şeyini…
Sonra yine kafasını gökyüzüne kaldırdı, gökyüzünde, her zaman ardından baktığı ne sigara dumanı vardı, nede dilenci kız.
Her şey gitmişti, bitmişti…

04.05.2012