Askerliğimi Edirne / Karaağaç`ta tamamladım. Yeşili bol, harika görüntüsü olan bir yerdi Karaağaç. Edirne`ye hemen bitişik ve yürüyerek gidip gelinebiliyordu. Edirne, küçük bir yerdi. Ya da bana öyle gelmişti. Çarşı iznimi Selimiye camiinde ve hacı amcaların takıldığı çay ocakları ve çay bahçelerinde geçirirdim. O zamanlar kapanmamış olan Selam gazetesini kolumun arasına sıkıştırır, yeterli derece sigara alıp yürüyerek; eğer kış ayındaysak çay evine, yazın ise çay bahçelerine giderdim. Hepsi nur yüzlü ve emekliliklerini yaşayan tiplerdi. Arada gizli gizli beni keser, bunun ne işi var anlamında bakarlardı. Ama çok içten alırlardı verdiğim selamları.

Bardağı küçüktü çay evinin. Benim gibi çayla arasında ütopik, reel ve birçok bağı olan biri için bu çokta iyi bir şey değildi. Ne var ki elde başka alternatif yoktu.
Önce kışları takıldıkları çay ocağını keşfetmiş, yaz geldiğinde ise oranın kapalı olduğunu görüp, uzun süren uğraşlar sonucu yazlık çay bahçesini keşfetmiştim. Güzeldi çay bahçesi. Adını bilmediğim bir sürü ağaç, çokça hacı amca ve yeterli derece de sessizlik vardı. Hayatımda ki en sessiz çaycıyı da orada görmüştüm. Tanıdığım bütün çaycı ve garsonlarla aramı sıkı tutmaya çalışmış, hatta bu çabalarıma çok da gerek kalmadan beni sevdiklerine şahit olmuştum. Buranın garsonu benden de sessizdi. Gerçi benim onun gözlerine bakınca bana çay getirmesi aramızdaki irtibat için yeterdi. Ama bu olmuyordu genelde.
Biten çayın yenisi gelmesi için bir takım uğraşlar vermem gerekiyordu; tek olumsuz tarafı da buydu bu çay bahçesinin. Gerisi iyiydi. Edirne, Karaağaç, Selimiye ve çay bahçesinin nur yüzlü müdavimleri…
Çarşı izni bitince istemeye istemeye garnizonun yolunu tutar, hani o filmlerdeki romantik sahneler olur ya; kafamı dolmuşun camına dayar, gözlerimin önünden geçen ağaçları, tarlalarında çalışan köylü kadınları izlerdim. En çok da çocukları görünce bu romantik hava ağırlaşırdı. Çünkü askerliğim boyunca hem çarşı da hem de kışlada en az gördüğüm şeydi çocuk. Oysa ne kendi çocuğum vardı ne de özellikle özlediğim adı aklımda bir küçük çocuk.
Ama sanırım ben hala bir çocuktum. Ne aradığını bilmeyen içimin aradığı şey de buydu sanırım: Bir çocuğun beklediği şeyler neyse onlar işte…
Bir çocuğun beklediği sevgi ve şefkati hatta ilgiyi en fazla orada aramıştım.
Babasız, ardımda babamı bırakmadan çıktığım ilk yolculuğumdu askerlik ve sanırım ben babamın eksikliğini ilk o zaman hissettim. Oysa onu kaybedeli beş sene olmuş, onun yokluğunun ardından üzerime binen dört kardeş ve onların geçim derdi bile bana onu bu kadar hatırlatmamıştı
 Babasızlık ilk defa gözlerimden yaş olup gizli gizli yanaklarıma dökülmüştü:
Bir gece vakti, tüm kışla yattığında, sorumlusu olduğum dershanenin hemen bitişiğinde olan bölüğümüzün çay ocağında, öylesine izlediğimiz bir dizide babası olmayan bir çocuk “babam” deyip gözyaşlarını döküyordu. Bakışlarımdan yüreğime inen bu sahne, içimde şimdiye kadar biriktirdiğim hüzünleri yerinden oynatmış ve tüm bu birikenler bana hiç acımadan yanaklarıma boşalmaya başlamışlardı. Ses çıkaramıyordum. Kimse görmesin diye kımıldayamıyordum. Allahtan ışıkları söndürmüştük ve yanımdakiler yüzümüzü göremiyordu. Babam için o öldüğü zamanlarda ağlayabilmiştim sadece ve aradan nerdeyse seneler geçmişti. Kendime mi babama mı ağladığımı bilmiyordum ama daha bir sesli ve sıkılmadan buna devam etmek istiyordum. İçimde belirsiz bir hava vardı. Sanki biraz rahatlıyor, hüznün yaş olup üzerime dökülmesinin o kekremsi tadını seviyordum. Bitti film. Beraber bittik. Ondan sonra bu sahnelerin beni yalnız başıma yakalamasına çaba gösterdim. Bu acı tadı doyasıya yaşamak istiyordum.
Kendimi bu duygulardan kurtardıktan sonra, ardından gelen artçı sarsıntıların ortaya çıkmasına mani olamıyordum:
Hadi babam yoktu, gitmişti. Onun yokluğunun bir açıklaması vardı. Ama beni bu uzak yalnızlığımda yalnız bırakan, beklediğimde, istediğimde, umduğumda yanı başımda olmasını istediklerim neden yoktu. Ne çok aramıştım oysa onların sesini, mektuplarını, konuşmalarını.
Şehirler arasındaki onca telefon direği, onca telefon kablosu, mektup zarfları ve tüm postane çalışanları onların benim yanımda olmasına yetmemişti. Küçük bir “nasılsın” yetecekti bana. Sıkıntılı anlarımda sadece yanımda olduklarını bilmek istediğim zaten az sayıdaki kişi neden yoktu bu kocaman yalnızlığımda.
Belli ki onlar benim bu özlemimi hissetmemiş, hissetmişlerse de başka fragmanlar bu özlemin unutulmasına yetmiş ve yanımda olamamışlardı.
İnsanın sevdiği ve özlediği kimseler; bu anlarını hisseden ve yüreğini uzattığında bulabildiği, onlarla konuşmasa bile yanında olduğunu gördüğü kimselerdi.
Bunu ilk o zaman anlamıştım. Buna hala katılıyorum.

08.09.2013