Cihan Aktaş Dünya Bülteni’ ndeki yazısında şunları yazdı…

avramın unutulmaya yüz tuttuğunu sanıyordum, bir gün Gaziantep’te bir dernek olarak karşıma çıktı. Ayça Örer aradı ve İmece gençlerinin beni Gaziantep’e davet etmek istediklerini söyledi. Tabii referanslar vardı ve zaten derneğin adı bir başına açıklayıcıydı. Tereddüt etmeden gitmek istedim.

Birkaç ay önce Bursa’ya gittiğimde Saitabat köyünde karşıma çıkmıştı “imece usulü” bir faaliyet. Cumalıkızık köyü örneğinden yola çıkan 47 yaşındaki ilkokul mezunu bir kadın, Sermin Cakalıoğlu 2000’lerin başlarında köyünün kadınlarıyla “Saitabat Köyü Kadınları Dayanışma Derneği”ni kurdu. Dayanışmaya ve paylaşmaya dayalı “imece usulü”, derneğin başarısının şifresiydi Sermin Hanım’a göre. Daha sonra Cumalıkızıklılar sonradan yola düştüğü halde Saitabat’ın kendi köylerine göre çok daha faal ve girişimci olmasının sırrını öğrenmek istediler. ”Çünkü siz bireysel çalışıyorsunuz”, diye fikrini belirtti Sermin Hanım. “Birlikten kuvvet doğar oysa. Biz imece usulüyle çalışarak engelleri aşmayı başardık. “

“İmece” usulü, “Ne Yapmalı, nasıl yapmalı?” sorularına birlikte cevap aramanın da zemini. Çernişevski’nin ve Ali Şeriati’nin sorusu hayatımızın çeşitli dönemlerinde karşımıza çıkıyor. Bir şeyler yapıldı, evet, refah seviyesinin düzelmesi bağlamında epey yol alınmış da olabilir, ama hukuk ve adalet konularında hâlâ eksik bir şeyler varsa, hatayı nerede aramalı?

Dernek salonunun duvarlarında yer alan kornişin hemen altını boydan boya saran kuşakta fotoğrafları bulunan aşina simalar bu soruya hangi cevabı verirlerdi? Seyyid Kutup, Malcolm X, Aliya, Ali Şeriati, Sezai Karakoç, Atasoy Müftüoğlu, Cemil Meriç, Muhammed Ali Clay, Sedat Yenigün… Hepsi güçlü, zorlu sorulara cevap arayan isimlerdi. Öncülerin tamamı erkek değil, ama kültürel varlığı görünür hale getiren yapılar bize önce o isimleri gösteriyor. Gençler sorunun farkındalar. Birlikte arıyorlar. Ayşe Hande Evren, Fatih Tamer ve Mesih Sezer’le şehrin kadim dokusunda gezinirken anlattılar kaygılarını. Fatih’in eşi Âliya da atıflarıyla aramızdaydı ve gecenin on ikisine doğru oğlunu alıp geldi derneğe. Sonra yazar Nur Zelal Ceylan’la tanıştım. Öykülerimden birinin kahramanıyla yüz yüze geldiğim hissine kapıldım onunla sohbetimiz sırasında. Daha sonra bana bazı metinlerini gönderdi . Üzerinde çalıştığım romana sızan Şahmeran imgelerinin bir metnine konu olması rastlantıyla açıklanabilir mi?

Şahmeran, kadın varlığının yılan timsalinde maruz kaldığı lanetleme yüzünden göz önünden kaybolma ihtiyacının metaforu olabilir mi acaba?

“İmece”, kadın varlığını yer altından gün yüzüne çıkarmanın imkânı aynı zamanda. Bizlerin bu topraklarda yapıcı anlamda geliştirdiği her değerin bahçesi, kolu kanadı, hayat ve hayal ufku.

Yeniden cemaatleşme yoluyla, ama aynı zamanda tek tek ağaçların direncini de kuşanmış olarak sürdürülen bir faaliyet, İmece. “Tek tek ağaç”, geçen hafta “Dergâh 300 ile hikâyemiz” yazısında anlattığım Mustafa Kutlu metaforu. İmece işte böyle bir birliktelik: Kendi kendinin ayırtında olarak “beraber.”

Gaziantep’e ilk kez Doğu Konferansı’nın Lübnan’a sestek vermek üzere yaptığı yolculuk sırasında gelmiştim. Bülbülzade Vakfı’ndan ve Doğu Konferansı yolcularından birkaç arkadaşla kısa bir tur atmıştık şehir içinde. Baharatçılar, yemeniciler, halı portre sergileri, bakırcılar ve “Şahmeran”ın sinilerde ışıldayan iyilik dolu gözleri… Ayşe Hande, Fatih ve Mesih’le şehirde dolaşırken özellikle çarşı içinde bakırcı atölyelerinden yükselen sesler beni dokuz yıl öncesine götürdü. Kaleoğlu Mağarası’na sığınmış bir çorapçı ustasıyla kısa bir sohbetten sonra tarihi (Münip Efendi’nin) Tahmis Kahvesi’ne girdik. Aklımda kendine özgü vitraylarıyla yer tutmuş olan kahvede Suriye yolculuğunu hatırlamayı sürdürdüm. Bombalanan Lübnan’ın sınırına gidiyorduk o zaman. Lübnan bombalanıyordu ve insanlar kana boyanan Lübnan’dan kaçıyordu, kucaklarında, sırtlarında yaralılar. Araplara dayatılan ‘kırmızı’ hatlar, Neocon dergisinde emekli bir general tarafından hazırlanıp yayınlanan ‘kanlı sınırlar’a dönüşüyordu. Lübnan tarafına, Arida sınır kapısına doğru gidiyorduk. Sınır boylarındaki açık-kapalı bütün çatı altları Lübnan’dan kaçan yaralılarla, çocuklarla ve yaşlılarla doluydu. Aradan dokuz yıl geçti, kanlı sınırlar her zamankinden daha çok tartışmalı. Baas zulmünden kaçan milyonlarca Suriyelinin büyük çoğunluğu Türkiye’ye sığındı. Gaziantep mülteci alan, muhacir barındıran şehirler arasında adı ilk akla gelenlerden. Halihazırda şehirde 350 bin mülteci bulunduğu ve kayıtsız nüfusla birlikte 450-500 bini bulduğunu öğrendim. Bu da şehir nüfusunun dörtte birine denk düşüyor. Akrabalık bağları, misafirperverlik imcelikleri zaman zaman –ucuz işçi konusunda olduğu üzere- hayat imtihanına tabi tutuyor şehir halkını.

İmece gençleri muhacir ve mültecilere dönük Müslümanca duyarlığı ayakta tutacak söylemleri çeşitli faaliyetlerle korumaya özen gösteriyorlar. Mekânlarına girdiğinizde bazı masalarda gençlerin mülteci çocuklara ders çalıştırdığını görebilirsiniz. Orada hiyerarşi yok, müdavimleri paylaşmayı benimsiyor ve öğreniyorlar.

İmece Kültür Evi fikrinin kurucularından, Gaziantep Üniversitesi Endüstri Mühendisliği son sınıf öğrencisi Ahmet Şahin, bir ortam ve mekan arayışlarını anlatırken “paylaşma”, “inisiyatif” gibi kelimeler kullanıyor. Çıkardıkları ilk fanzinin adı, “Rahatsız Fanzin.” İmece gençleri sohbetlerimiz sırasında şehirlerinde kültürel faaliyetlere ağırlık verilen ortamların kıtlığından rahatsızlıklarını dile getirdiler. Onlar kültür, siyaset , hayat ve elbette din konusunda kendi üstlerine düşen açıklamaların peşindeler. Siyaset üstü, insana, şehre, topluma, tüm insanlığa dair derin bir okuma kavrama çabasını mümkün kılan bir siyasetten söz ediyorlar. Öğrenmeyi kitaplarla sınırlı tutmayan bir yol yordamı geliştirmeye çalışıyorlar. Harçlıklarıyla ortaya koydukları dayanışma, kurumsal desteklere açık değil. Bunu da bağımsızlıklarını koruma adına önemsiyorlar. Üniversiteden destek talep etmemeleri de bu bağımsızlık değerini koruma kaygısıyla ilgili. Bunu belirtirken Ahmet, Gaziantep Üniversitesi’nde “İmece” gibi öğrenci derneklerini kontrol altında tutma arzularının dışında var olan olumlu temayülün de altını çiziyor.

Galiba başlıca şiarlarından ikisi, “bağımsızlık ve dayanışma.” İmece de usül olarak zaten dayanışma yoluyla yoktan var etme azmini hatırlatmıyor mu? “Kağıt toplayan gençlerle dayanışma oluşturmaya, arkadaşlık kurarak bir kaynaşma sağlamaya çalışıyoruz. Aynı sofrada yiyip içiyor, muhabbet ediyoruz” diye anlatıyorlar. “İnsanlar ev, ders, avm, kafe ilişkisinin dışında bir kaygıyı taşımalılar.” Mekânın imkânları üzerine düşündürüyor dernek tasavvurları. Aynı dertleri taşıyan, benzeri sıkıntıları paylaşan insanlar bir araya gelip iki kitaptan, fikirden, şiirden, edebiyattan, sanattan konuşup çaylarını içecekleri bir yer arıyorlar. Kafelerin yüksek sesli müziğinden kaçma ihtiyacından da söz edebiliriz. Kitlesel eğitim sıraları hayretle keşfetme yeteneğimizi köreltmiyor mu? Okulsuz yönetmen Kim Ki-duk’un hayat tecrübesi bu açıdan incelemeye değer. İmece gençleri hayret bakışını koruma veya yeniden kazanmayı diliyorlar.

Gençlik üzerine de elbette düşünüyor ve gençliği “dünyayı değiştirme ideali” olarak tarif ediyorlar. Belki daha doğru olan dünyayı anlama çabasında yol alıyor oldukları. “Beşeri kültür dünyayı anlama arzusudur, medeniyet ise onu değiştirme eğilimidir” diyor ya Aliya…

Etraflarındaki sorunları pansuman pamuğuyla tedavi edip günü kurtarmanı ötesine geçen bir faaliyeti geliştirmeye çalışıyorlar. Şifreleri Richard Sennett’in kitabına başlık seçtiği kelime: “Beraber.” Üslupları şehirdeki Suriyeli çocuk ve gençlerle iletişimleri üzerinden okunabilir: İmece, Suriyeli peçete satan çocukların uğrak yeri. Kendi imece usullerinin elverdiğince çocuklara yardımcı olmaya çalışıyorlar. Bu, büyük bir maddi destek anlamına gelmiyor, ancak çocuklar derneği benimsemişler, hemen her gün geliyorlar. Beraber oyun oynadıklarını, çizgi film izlediklerini, resim yaptıklarını söylüyor Ahmet. Amaçları onlara sahipsiz olmadıklarını duyurmak. Çocuklar sığıntı olduklarını düşünmemeli. Aralarında yardım kumbarasına para atanlar bile çıkıyor. Suriyeli çocukların ihtiyaç duyduğu ilgiye karşılık vermeye çalışıyorlar.

Toplantıya katılmamın bir vesilesi, yeni yayımlanan kitabım “Şehir Tutulması”ydı. Yaşadığımız birçok sorunun sebebi özellikle “gönül tutulması”ndan kaynaklanmıyor mu? Ben onları tanıdım, hasbihal ettik ve umuda kapıldım. İmece usulü, gönül tutulmasından ileri gelen dertlerin şifası.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here