Resim_1325077564Yazar Tarık Sezai Karatepe`nin duygu dolu makalesi…

Çubuk’ta ezana yürüyen saatler!

Sese uyandı; değme sanatkarlara taş çıkartan müezzin, Yaradan ne verdiyse esirgemiyor; “Avazeyi şu aleme Davud gibi sal; baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş!” beytini, ruhlara bir kez daha kazıyordu.

Ezan, bir çağrıydı; yeryüzü kayıtsız kalamaz; ezansız, saniye geçmezdi.

Bilal, Habeşli bir köle iken, vahyin çağrısına kulak vermiş; prangalarını kırmış; Kutlu Ev”de “insan” muamelesi görmüş, Resul`ün ilk müezzini bile olmuştu.

Afrika`da, Asya`da, Amerika`da; üç okyanus, altı kıta, yedi denizde; alnı siyah, yüreği ak olanlar; “Bilal gibi yaşasın!” diye “Bilal”de rekora koşuyorlar.

İlk günün heyecanıyla; Fas`tan Endonezya`ya, “yeryüzü korosu”na “Bilal yürekler” katılıyor; “kurtuluş kervanı”na “özgürlük tutkunları” gönül veriyordu.

Çocuktu; ezan için minareye yönelmesiyle, bastonlu adamın kovalaması bir oldu. Kovulan, çocuk kalbiydi; bir daha da doğrulmazdı. Önce camisini, sonra niyetini değiştirdi. Yıllar var ki kapısını açmadı.

Vebali boynuna!

Büyüdü; yıldızı yeniden barıştı; geçen yılların acısıyla, çıkmadık minare bırakmamaya kararlıydı.

Sivas`ın Meydan Cami`siyle Ali Paşa`nın müezzinleri, sırayla okurlar; çarşıda hayat durur;

“gönül teli ustaları”nın ”Yüreğinin götürdüğü yere git!” çağrısı, bulvarlardan varoşlara yankısını bulurdu. Caddeler dolar; şehir, secdeye doyardı.

Seksen sekiz`in Nisan`ı… Istanbul Fatih… Fetih Yurdu`nun kapısında…

Metin`in, “gün olur ki mertliğinin bir kahpe hınca uğradığı” kan kırmızı taşlara basarak, üçüncü kez geldiği Haliç tarafındaki kapıya, bir kez daha vurdu.

Rahmet, hız kesmeden yağıyor; “gemileri yakan adam”ın elindeki bavul, daha da ağırlaşıyordu.

Fındıkzade`deki evine, bir daha dönmemecesine veda etmiş, “ne zulmediniz; ne de zulme uğrayınız”ın pratiğini yaşamıştı.

Görevli, bir ona, bir de elindekine baktı: “Gel bakalım!”

Fatih`in, Akşemseddin`in terbiyesinden geçtiği mekan, beş yüz yıllık kutlu mirası, iliklerine kadar teneffüs ediyordu.

İslam coğrafyasından “düşünen beyinler” orada cem olmuş; dünya, bir binanın içine sığacak kadar küçülmüştü.

Fatih”in müezzini, yanı başındaki yirmi bir yaşında iki yiğide; Metin`e ve Mehmet”e, doyumsuz bir haz yaşatıyor;

“Allah, resul aşkıyla; yandım, bittim, kül oldum; öyle küçüldüm ki, sonunda “herkül” oldum!” Eyüp sırtlarından koroya ses katıyor,

Tek Parti`nin hazımsızlığını daha da iyi anlıyordu; “Ezan ana dilde okunsun!” diyenler, yine saflarda yoktu; maksat üzüm yemek değildi!

Şairler Sultanı`nın Eyüp`teki kabrinin ayak ucuna oturmuş; “Sağken seni görmek nasip olmadı; hizmetin büyük!” diyerek hakkını teslim etmiş;

Aborjinler`e ezan okuyan, Avustralya ormanında saf tutan “Yüzyılın Yesevisi”ne, “üç elhem bir fatiha” okuyup;

Kağıthane sırtlarına, gemilerin karadan yürütüldüğü “mucizeler semti”ne, nemli gözlerle bakıvermişti.

Renkler, diller, kültürler boyun eğmiş; ortak sese kulak vermişti.

Dünyevi kurumlar, insanları böldükçe bölmüş; partiler, sendikalar, dernekler, izm`ler… “kula kulluğu” dikte etmişti.

Bunalımdan rant umanlar “şeytanın avukatlığı”nı üstleniyorlar; “ortak çağrı” “Allah”ın ipi”ne davet ediyor;

Her yerde bölünen, ezanda hayat buluyordu.

Hala şoktaydı;

Çubuk`ta, bugün, ikindi ezanını kim okumuştu?

 

 

TARIK SEZAİ KARATEPE

 

 

 

 

 

 

 

 

Anteppress

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here