Jpeg

15 Temmuz gecesi karşılaştığımız darbe girişimi Allah’a sonsuz şükürler olsun boşa çıktı. Ancak bu durum kendimiz üzerinde ciddi bir şekilde düşünmemizi de beraberinde getirmelidir. Yaşadığımız her sürecin mutlaka olumlu ve olumsuz boyutları vardır. Bize düşen bu süreci ciddi bir şekilde ele alıp, bundan sonrası için ders çıkarmaktır. Darbe süreci bir yazarın da ifade ettiği gibi yeni bir sosyoloji doğurmuştur. Buna binaen yeni bir siyaset de doğurmalıdır. Ancak bu yeni siyaset basiretli ve firasetli kişiler tarafından inşa edilmelidir.

Öncelikle şunu görmek gerekiyor ki bu halk dirayetli bir lider gördüğünde arkasından ölüme kadar gidecektir.  İnandığı, güvendiği ve gerektiği yerde inisiyatif alarak “haydi meydanlara, haydi ölüme” diyen bir lider, son 100 yıldır bu halkın aradığı bir lider profili idi. Asker postalı gördüğünde şapkasını alıp kaçan liderlerden bıkmıştı. Nihayet bunu da kanı ve canı ile kanıtladı.

Dikkat edilmesi gereken bir başka nokta ise mevcut durumumuzu iyi görmek ve afaki sloganlar atmak yerine ciddi önerilerle gelinmesi gerektiğidir. Örneğin bu kalkışma sürecinde görülen o ki ulusalcılar darbeye destek vermedi. Nihayetinde ulusalcı kesim yeniden göreve çağırıldı. Fakat bu süreç de dikkatle takip edilmesi gereken bir süreçtir. Çünkü 2013 yılına kadar bu kesim ile de kavgalıydık. O zaman ulusalcılara karşı FETÖ ile ittifak yapılmıştı. Şimdi ise FETÖ’ye karşı bu kesim ile ittifak yapılıyor. Yani yarın onların darbe yapmayacağının bir garantisi yok.

Olağanüstü durumlar için yadırganmayacak bir durum bu. Fakat sonrası için tehlike henüz geçmiş değil. Çünkü bu kalkışma bir örgütün kendi başına cesaret edebileceği bir iş değil. Bu işin uluslararası uzantıları mevcuttur. Ancak bu kalkışmanın uluslararası uzantılarını tespit etmek işimize yaramayacaktır. Diyelim ki bu işin arkasında ABD’nin olduğunu kesin olarak kanıtladık. Ne yapabileceğiz? İşte işin püf noktası burasıdır. ABD’ye savaş açacak veya onu herhangi bir şekilde cezalandıracak gücümüz yok. O zaman uluslararası düzlemde yeni bir ittifak aramak zorunda kalacağız. Bu ise Rusya ve Çin gibi diğer uluslararası güç merkezlerine yönelmeyi zorunlu kılacaktır. Düne kadar kavgalı olduğumuz Rusya veya Çin bize bu desteği neyin karşılığında verecektir?

Burada şunu görmek gerekiyor ki eğer biz kendi göbeğimizi kendimiz kesemezsek bir başkasına her daim muhtaç kalacağız. Muhtaç olduğumuz güç ise bizden bir şey almaksızın destek vermeyecektir.

O halde şimdi şunu düşünmenin vaktidir. Biz nasıl bu muhtaçlık durumundan kurtulacağız?

Bunun için çok ciddi bir eleştiri-özeleştiri süreci başlatılmalı ve bu eleştiriler önerilerle beslenmelidir. Yapılan yanlışı söylemek yetmiyor. Yapılması gerekeni de ortaya koymak lazım. Aksi takdirde bir anlam ifade etmeyecektir. Örneğin bankalara küfretmenin bir anlamı yok. Çünkü hepimiz kullanmak zorundayız. O halde bunun yerine bir öneri sunmadığımız sürece eleştirilerimiz anlamlı kalmayacaktır. Bu bağlamda benim dikkate alınması gerektiğini düşündüğüm bazı konuları sizlerle paylaşacağım. Ama elbette bunlar birer nüve niteliğinde ve eleştiri ve katkılarla ciddi bir öneriye dönüştürülmesi gerekiyor. Çünkü önerilerimizin de olumlu ve olumsuz tarafları olacaktır. Bir çözüm üreteceğiz ve tüm sorunları çözecek gibi bir zehaba kapılmamak gerekmektedir.

Öncelikle ülke içindeki farklılıkları dikkate alacak ve onlara bir öneri sunacak programımız olmalı. Ancak bu ülkede İslami camiaların ne Alevileri ne Kürtleri kapsayacak ciddi bir önerisi yok. “burada Papaz cübbesi görmektense Müslüman sarığı görmeyi tercih ederim” dedirtecek bir siyaset tarzımız olmalı.

İkincisi eleştirinin önü açılmalı ve insanlar çekinmeden her türlü senaryo üzerinde fikir beyan edebilmelidirler. Eleştiri bizi geliştirecek bir itkidir. Yanlış gördüklerimizi söylemeli ve eğer biz yanlış görüyorsak kendimizi düzeltmeliyiz. Hz. Ömer’in bir sözü var: “Eğer bizde bir hata var da söylemiyorsanız sizde hayır yoktur; söylediğiniz halde dinlemiyorsak bizde hayır yoktur” mealinde bir söz. Her yanlış gördüğümüz yanlış olacak değilse de bu yanlış gördüğümüzü söylersek en azından biz kendimizi düzeltmiş oluruz.

Üçüncü önemli nokta adaletin tesis edilmesidir. Devlet yönetiminde sadakatin esas olduğu ve liyakate bakılmaksızın atamaların yapılacağı önemli noktalar vardır ve bu meşrudur. Son kalkışma bunun ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Ancak örneğin belediyede bir taşeron kadrosu için veya sıradan bir memurluk için sadakat değil liyakat esas alınmalıdır. Bu hem siyasetçileri rahatlatacak bir uygulamadır hem de kişileri liyakatini arttırmaya zorlaması sebebiyle olumlu bir uygulamadır.

Dördüncüsü din ve siyaset ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğidir. Özellikle İslami camialar bu meseleye ciddiyetle eğilmelidir. Cemaatler devleti bir güç devşirme alanı olarak görmemelidirler. Cemaatlerin asıl işi kendilerine rahat çalışma alanları yaratacak ve kendilerini bir güç merkezi haline getirecek çalışmalar yapmak yerine adam gibi Müslümanlar yetiştirmek olmalıdır. İnsanlar bir cemaatin yatırımı olarak görülmemeli, tüm Müslümanların ve hatta tüm insanların yatırımı haline gelmelidir. Kendi cemaatini bırakın bizzat kendisinin bile aleyhine olsa adaleti tesis edecek kişiler olarak yetiştirilmelidir.

Beşincisi İslami camialar hakikat tekelciliğinden vazgeçmeli, yanılabileceği varsayımı üzerinden hareket etmeli ve diğer camialarla sıcak ilişkiler kurmalıdır. Bu hakikatin tek olmadığı anlamına gelmez. Sadece kapasitemiz oranında hakikatin bize yansıyan kısmı olduğunun bilincinde olmaktır. Camiaların birbirlerine olan eleştirileri kardeşlik hukuku üzerinde şekillenmelidir. Müslümanlarİhtilaf ahlakına sahip olmalıdırlar. Sahip olduklarını diğer kardeşleri ile de paylaşmalıdırlar. “Kendisi için istediğini kardeşi için istemeyen tam iman etmiş sayılmaz” hadisindeki hüküm uyarınca İslam, bencilliği değil, fedakârlığı emretmektedir.

Burada kısaca ele alınan ve her birinin üzerinde çok ciddi düşünülmesi gereken konular, İslam dünyasının acı gerçekleriyle yüzleştirecektir bizleri. Belki bu sayede ideal olanı söyleyip, gerçeklikten kaçan kişiler için bir uyarıcı-harekete geçirici bir etki oluşturur. Eğer bu gerçekliklerle yüzleşmez ve bunlara sahici çözümler üretmezsek bir daha bu kadar ucuz atlatacak kadar şanslı olamayabiliriz. Allah “hayır diye koştuklarımızda şer, şer diye kaçtıklarımızda hayır olabileceğini” belirtmektedir (Bakara 216). Bu şerri hayra çevirmek için önce kendimizden başlayarak eleştirmemiz ve yerine öneriler getirmemiz gerekmektedir.

Son olarak şunu tekrar vurgulamak istiyorum: Ne yapmamamız gerektiğini söylemek kısmen önemli olsa da asıl önemli olanı ne yapmamız gerektiğini söylemektir…