Mehmet Deveci artık orta yaşa gelmiş bir delikanlının `Devrilen umutlar`ını yazdı.
115_mehmet-deveci

 

DEVRİLEN UMUTLAR / Mehmet Deveci

 

Siyah kabanı, kenarlarına çamur bulaşmış kaba potinleriyle, kendinden emindi duruşu. Önce boyar, sonrada parlaklığını silerdi siyah botlarının, saçlarındaki tarak izine kızgınlığı gibi…
Abartısız olmalıydı her şeyi. Sade ama samimi…
Filistin poşusuna dolanmış boynu, geniş omuzlarının arasında kaybolmuştu. Kızılımsı sakalıyla, dudaklarını kapatmamış bıyığı yüzünün kapanmasına yetmemişti.
Secde izine virtlerinin aydınlığı eşlik etmişti çünkü.
Dili damağa, tespihi yüreğine sürerdi, bir şarjör seriliğiyle, kırılgan gecelerinde…
İçerisinde bir volkan damlaması…
Her ne kadar ‘Kadir İnanır’ hayranlığıyla(!) “Ferdi Tayfur(!) yanıklığı varsa da dilinde, ortaokuldan kalma, bir yanında Çeçenistan’a gidemeyişi, öbür yanında Dağıstan hevesi hala yarımdı umutlarında…
Bir arada Sezen Aksu’ya da takmamış değildi hani… Küçüğüm daha çok küçüğüm…
Şehrin kalabalığında bir “hiç” olmaktansa, yönü dağlara bakan bir “hüzün çiçeği” olmayı yeğlerdi kekik tarlalarında.
Gerçi evlenip iki çocuğu olsun istememiş değildi kırılgan düşlerinde. Biri Kudüs, diğeri Sani olacaktı evlatlarının adı, bir yanı eylem bir yanı teheccüd…
Yüreğindeki her bir sevgisinin zerresini israf etmezdi: Bir yanı Ortadoğu. Bir yanı Semerkand…
Doksan dokuz esma taç idi dualarının başına…
Gönüllüsüne de başkaydı tafrası, onu gördüğünde sendelerdi duruşu buna da felaket bozulurdu Müslüman yüreğiyle. Acırdı tarifi imkânsız bir sancıyla. Ulan derdi kendi kendine, yaram(im). Der geçerdi sonra, uykusuz geceleri haricinde…
Şaşkınlığından mı yoksa özgünlük mü bilinmez ama o’nu görünce doksan dokuzluk tespihini çıkarırdı sağ cebinden ince yeşil taneli, dilinde de “kalksam ve dirilsem” olurdu hep ne alakaysa, şurasını da sesli söylerdi ama “içimdeki benliği tek tek eritsem” …
Bir de matematik defterinin arka sayfa yazılarında bahsetmişti ondan.  “Senin başıma gelişin neyin bedeli bilmiyorum, Dualarımda ki yerini aldın ilkin Endülüs ve Kudüs ün ardından” diye…
Tevhidi Ali Şeriati’den öğrenmişti. Mustafa Yıldız’ın “Aşkınlık Dersleri” kitabında kendini bulurdu hep.
 Ve zaman Gâvur Dağlarının yamacındaki karlar gibi için için erimişti.
Yaşın otuz beşi kalmıştı şimdi yüreğinde, hayalimsi düşüncelerinin ardından…
Dünya bir elek ve hayat sürekli sallıyordu. Gerçeği düşlerindekine de hiç benzemiyordu üstelik…
Yağmur damlacıklarının doldurduğu kaya oyukları misali, yürek denen hane, boşluğu kabul etmiyordu.
Vakit ağır ağır işlerken, ardında çok şey bıraktığı hiç de belli olmuyordu.
Şimdi gerilerde Şubatlardan, soğuklardan bir namazı kalmıştı kendini tutan. Süslü düşlerinin ardından…  Onunda sünnetlerinde problem yaşıyordu hala. Gündelik tefsir derslerinden sonra pembe dizilere bırakmıştı kendini.
Hanzala’ca seğirtmelerine Ömer’ce bir durak ve “sen insansın” cümlesinin yeni başlangıçlara yönlendirmesi hevesiyle beşinci boyutunda duruyordu şimdi hayatın.