Resim_1330410810Alptekin Dursunoğlu Ak parti hükümetinin değişen dış politikasını yazdı.

Elveda bölgeselci Türkiye, merhaba “oyun kuran” Türkiye

 
Alptekin Dursunoğlu    Ak parti hükümetinin değişen dış politikasını yazdı.
 
Son dört yıllık süreç, Ankara’nın bölgesel vizyonunun doğum yerinin de kabrinin de Suriye’de olduğunu gösteriyor.
 Başbakan Erdoğan’ın “kalfalık dönemi” diye nitelediği 60. Hükümetin en başarılı kabul edildiği alanlardan birisi hiç kuşkusuz dış politika yönetimiydi.
60. Hükümetin başarılı kabul edilen dış politika yönetimi şu üç ayak üstünde duruyordu:
1- Bölgesel vizyon: Bu, “Komşularla sıfır sorun, azami işbirliği ve bölgesel entegrasyon” şeklinde ortaya konmuştu.
2- Proaktif eylemsellik: Bununla, dış politika alanında yaşanan her gelişmede inisiyatif almak ve kriz çözücü roller üstlenerek süreçlerin münfail nesnesi, değil belirleyici öznesi olmak hedeflenmişti.
3- Çok taraflı koordinasyon, diyalektik sinerji: Bu ise bölgesel vizyon ile proaktif eylemselliğin, geleneksel uluslar arası müttefiklerle ve küresel aktörlerle koordineli hale getirilmesini ve bölgesel vizyonla elde edilen nüfuzun, küresel aktörlerle ilişkilerde krediye dönüştürülmesini öngörüyordu.
ABD ile geleneksel müttefiklik ilişkisi bilinen Türkiye, “cephe ülkesi” olma adına 1990’lı yılların ikinci yarısında İsrail’le kurduğu stratejik ilişkileri sebebiyle bölge tarafından kuşku ve tedirginlikle izleniyor ve bir tehdit olarak algılanıyordu.
Bölgesine yönelik aynı algı o dönemin Türkiye’si için de geçerliydi ve o dönemde Ankara, “irtica ve bölücülüğü” öncelikli iç tehdit; İran ve Suriye’yi de bunları besleyen dış kaynaklar olarak görüyordu.
O yıllarda kuzey Irak’ta bir özerk Kürdistan yönetimi kurulmasını “savaş sebebi” saydığını ilan eden Ankara’nın; Irak’tan, Ermenistan’a, Yunanistan’dan Bulgaristan’a ve Rusya’ya kadar bölgesiyle ilişkilerini neden normalleştiremediğine ilişkin “Türkiye’nin özel jeopolitik konumuna” vurgu yapan “çok sayıda gerekçesi” vardı.
 60. hükümetin bölgesel vizyonu, Türkiye’yi 4 yıl içerisinde bölgesine kuşku ve tedirginlik değil güven veren bir ülke haline getirdi. Komşu ülkelerle vizeler kaldırıldı, ticaret hacmi birkaç katına çıktı, ortak bakanlar kurulu toplantıları yapıldı. Belki de hepsinden önemlisi bu vizyon, Türkiye’ye proaktif eylemselliği için benzersiz zeminler yarattı.
Nitekim Türkiye bu çok taraflı koordinasyon sayesinde ABD’ye ve “ılımlılar ekseni” diye adlandırılan bölgesel müttefiklerine “istikrar”, “güvenlik” ve “karşılıklı bağımlılık”; “Direniş eksenini” oluşturan İran, Suriye ve Gazze’ye de “ayrımcılık karşıtlığı”, “adalet” ve “bölgeselcilik” mesajları verdi.
Ankara, bu vizyon sayesinde Golan konusundaki dolaylı görüşmelerde Suriye ve İsrail’in, nükleer yakıt takası meselesinde de İran’ın güvendiği bir adres oldu.
“Irak’a Komşu Ülkeler İnisiyatifi”ndeki bölgeselcilik vizyonuna dayalı rolü Türkiye’ye Irak’ın iç aktörleri üzerinde nüfuz kazandırırken; Türkiye-Suriye ilişkilerindeki eşsiz olumlu hava, Ankara’ya Şam üzerinden Lübnan’daki iç gelişmelere bile müdahil olma alanı açtı.
Yani Ankara, 60. Hükümetin bölgesel vizyonu sayesinde 4 yıl içerisinde bölgesinde güven duyulan, sözü dinlenen ve her türlü bölgesel krizde müdahalesine ihtiyaç duyulan bir aktör haline gelmişti ve dış politika başarısının temelinde de bu vizyon vardı.
Arap baharından meyve devşireyim derken…
Ancak Arap İsyanlarının başladığı 2011 yılının başından bugüne kadar attığı adımlar, Ankara’nın bölgesinde yeniden kuşku ve tedirginlik yaratan güvenilmez rolüne geri döndüğü izlenimi yaratıyor.
Ankara’nın tüm bölgede şaşkınlıkla izlenen “güvenilmezliğe” geri dönüşünün ise çok taraflı koordinasyon ve diyalektik sinerji yaratma sürecini doğru yönetememesinden kaynaklandığı söylenebilir.
Çünkü NATO füze kalkanı ile Irak ve Suriye politikaları, Ankara’nın geçen dört yılda ortaya koyduğu bölgesel vizyonla elde ettiği nüfuzu, küresel aktörlerle ilişkilerinde krediye dönüştürme çabası olarak gözüküyor.
1- NATO füze kalkanı: Türkiye’nin NATO füze kalkanının en önemli parçası olan radar üssüne ev sahipliği yapması, bölgeselcilik vizyonuyla çelişir bir şekilde İsrail’in İran’a karşı korunması olarak algılanıyor.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, bu algıyı değiştirmeye yönelik iki açıklama yaptı. Birinci açıklamasında “İran’ın NATO füze kalkanı konusunda Türkiye’yi anladığını”[1]belirterek Türkiye ile İran arasında bu konuda anlaşma olduğunu ve İran’ın bu konuda Türkiye’ye itiraz etmediğini söyledi.
Halbuki İran hem dışişleri bakanlığı hem de savunma bakanlığı düzeyinde yaptığı açıklamalarla Davutoğlu’nu yalanladı ve füze kalkanından duyduğu rahatsızlığı ortaya koydu.[2]
Davutoğlu diğer bir açıklamasında ise  “Ben NATO`nun herhangi bir temsilcisinin kurulmakta olan füze kalkanının hedef olarak bir ülkeye işaret ettiğine dair hiçbir resmi açıklamasını görmedim”[3] diyerek füze kalkanının İran’ı ya da Rusya’yı hedef almadığını ispatlamaya çalıştı. Halbuki Malatya’ya yerleştirilen NATO füze kalkanı radarı, 13 Şubat’ta ABD ve İsrail arasında yapılan tatbikatla test edildi.[4]
Öte yandan Türkiye’nin füze kalkanını NATO üyeliğinden kaynaklanan bir “zorunlulukla” kabule mecbur edildiğine ilişkin genel kanaatin aksine NATO Genel Sekreteri Rasmussen, NATO füze kalkanının bir parçası olmayı Ankara’nın kendisinin istediğini açıkladı.[5]
2- Irak’la ilişkiler: 15 Ekim 2009’da Irak’la 48 anlaşma imzalayan[6], 29 Mart 2011’de Irak’ta coşkuyla karşılanan[7] Başbakan Erdoğan, Irak yargısının Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi hakkında verdiği tutuklama kararını “mezhepçilik temelinde bir siyasi tasfiye girişimi” olarak niteleyen açıklamalarda bulundu.[8]
Başbakan Erdoğan Irak’taki gelişmelere tıpkı Suriye’de olduğu gibi sessiz kalamayacaklarını belirtip işi Irak başbakanını “Yezid’in izinde olmakla” suçlamaya vardırırken hükümetin diğer üyeleri de Irak Başbakanı Maliki’yi “devlet adamı gibi değil, örgüt lideri gibi” davranmakla itham etti.
Irak tarafından açıkça iç işlerine müdahale olarak nitelenen bu dış politika dilinin Irak’la imzalanan 48 anlaşmayı nasıl etkileyeceğini, Irak’ın Ürdünlü kamyoncuların Türkiye’ye gitmesine izin vermeme kararı[9] üzerinden okumak mümkün.
 Irak’ta Tarık Haşimi’nin yargı süreciyle ilgili gelişmelerin Ankara’nın Washington ile yoğun temaslarına rağmen durdurulamaması, Türkiye’nin Irak’taki kişilerle sınırlı nüfuzunun ne ölçüde kırılgan olduğunu ortaya koymakla kalmadı, Ankara’nın zahiren karşı çıktığını vurguluyor olsa da Irak’taki iç siyasi gelişmeleri taifecilik temelinde okuduğu izlemini de pekiştirdi.
Yani Ankara, Irak’ta ulusal uzlaşmaya dayalı bir siyasi yapı olduğunu; dolayısıyla da Tarık Haşimi’nin yerine yine bir Sünni cumhurbaşkanı yardımcısının ya da Salih Mutlak yerine yine bir Sünni başbakan yardımcısının atanacağını bilmez gözükerek, Irak’ta yaşanan yargı sürecini “Sünnilerin tasfiyesi” olarak ortaya koydu ve böylece kendisini, karşı çıktığını savunduğu taifecilik tutumuna savurmuş oldu.
3- Suriye politikası: Son dört yıllık süreç, Ankara’nın bölgesel vizyonunun doğum yerinin de kabrinin de Suriye’de olduğunu gösteriyor.
Bir yıl önce Suriye konusunda en belirleyici başkent olan Ankara, şu an Katar ve Arap Birliği çerçevesinde geliştirilmeye çalışılan inisiyatiflerde Suriye karşıtı koalisyonu zenginleştirici bir figür olarak yer alıyor.
Halbuki ağustos ayına kadar Ankara, ABD’nin de, Fransa’nın da, Arap Birliği’nin de Şam’la sürdürdüğü temasları yakından izlenen bir aktördü. Amerikan Başkanı Barack Obama’nın, Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’e çekilme çağrısını 16 Ağustos’a, yani Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Suriye konusunda sözünü tükettiği 9 Ağustos tarihli Şam ziyaretinden sonraya ertelemesi, Ankara’nın Şam üzerindeki nüfuzunun bir göstergesiydi.
Diplomasi literatürüne savaş kararı alınmaksızın “sözü bitirme” kavramını armağan eden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu[10] sözü tüketmesini, “Suriye’de masum insanların hayatını kaybetmesi”, “Şam’ın reform yapmamakta ısrar etmesi” gerekçeleriyle ve “Türkiye’nin rejimlerden yana değil halklardan yana olduğuna” ilişkin “ilkesel” tutumuyla izah ediyor.
Halbuki devlet politikasını, hayır kurumu söylemi düzeyine indirgeyen bu izahın samimiyeti ve inandırıcılığı, insan hakları ve demokrasi söylemi üzerine kurulan “Suriye’nin Dostları”nın bileşenleriyle test edilebilir nitelikledir.
Türkiye, Özgür Suriye Ordusu’na ev sahipliği yaparak ve lojistik destek sağlayarak “masum insanların kanıyla” ne kadar ilgilendiği konusunda yeterince fikir veriyor.
Katif ve Bahreyn halkının reform taleplerini askeri müdahaleyle bastıran Suudi Arabistan’la birlikte, Tunus’taki “Suriye’nin Dostları” arasında yer alan Türkiye, “reformlarla” ve “demokrasiyle” ne kadar ilgili olduğunu ortaya koyuyor.
Suudi Arabistan, Bahreyn ve Yemen’deki gelişmelere ilişkin tutumu, Ankara’nın hangi rejimlerden ve hangi halklardan yana olduğunu da açıkça gösteriyor.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye karşıtı Arap-Avrupa karar taslağının Rusya ve Çin vetosundan dolayı çıkarılamaması, yani Suriye’ye yönelik Libya modelinin önünün tıkanması üzerine Güvenlik Konseyi’ni bypass edecek bir formül üzerinde görüşmelerde bulunmak için Amerika’ya gitti.
Davutoğlu, ziyaret öncesi yaptığı basın toplantısında “Biz, Birleşmiş Milletler süreci tıkandı diye yerimizde oturup bu akan kanı seyredemezdik. O andan itibaren gerek bölgemizden, gerekse diğer küresel aktörlerle temaslarımızı yoğun şekilde sürdürdük…. İstiyoruz ki, artık insani bir trajedi haline dönüşen bu sorun çerçevesinde ortak bir mutabakat zemini oluşturalım, bu mutabakat zemininde bu konuya Birleşmiş Milletler dışında kapsayıcı bir platform içinde çözüm arayalım”[11] dedi.
Bu açıklamayı şöyle okumak da mümkün “Uluslar arası kararların tek meşru zemini olan BM’den bizi tatmin eden bir karar çıkmadı diye duracak değiliz. BM’yi bypass edecek yeni bir uluslar arası koalisyon kurarak istediğimiz kararı çıkarırız.”
Aslında bu, tanıdık bir dildi. Irak’ı işgal için BM Güvenlik Konseyi’ni ikna edemeyen Bush yönetiminin diliydi bu.
Nitekim Bush yönetimi BM’den onay alamayınca Singapur’dan Azerbaycan’a, El Salvador’dan Yeni Zelanda’ya kadar yaklaşık 40 ülkenin yer aldığı sembolik koalisyonla Irak’ı işgal etmiş; ancak buna “Irak’ın Dostları” adını koymayı akıl edememişti.
Davutoğlu, Amerika’da yaptığı açıklamada da şunları söyledi: “Biz Beşşar Esed’e Gorbaçov olmasını önerdik o Miloşeviç olmayı seçti Suriye halkının talepleri de Mısır’da Tahrir Meydanı’nda dile getirilen isteklerden farklı değil, daha fazla demokrasi ve özgürlük istiyorlar. Bizim Suriye halkı ile sorunumuz yok, Suriye yönetimi ile var. Ve gelecekte Suriye halkının özgür seçimi ile oluşturulacak bir yönetimle mükemmel ilişkilerimiz olacağına inanıyorum. Günün sonunda İran dahil, herkes tarihin doğru tarafında yer almalı ve Suriye halkının yanında olmalı.”[12]
Bu açıklamadaki Gorbaçov ve Miloşeviç örnekleri bir “ifşaata” bir de “gizlemeye” işaret ediyor. Gorbaçov örneği, Ankara’nın “Esed bizi dinlemedi” yakınmasına gerekçe teşkil eden “reform telkinleriyle” ilgili bir ifşaat anlamına geliyor. Çünkü Beşşar Esed, “iktidarını bizim önerdiğimiz muhaliflerle paylaş” sadedindeki “reform telkinini” kabul etmemiş, dolayısıyla Sovyetlerin çöküşünü sağlayan Gorbaçov rolüne karşı çıkmıştı.
Miloşeviç örneği ise 24 Şubat’ta Tunus’ta kurulan “Suriye’nin Dostları” koalisyonu ile Bush yönetiminin Irak’ı işgal için BM’yi bypass etmek amacıyla kurduğu koalisyon arasındaki ayniliği gizlemeye ve bunun yerine NATO’nun Bosna müdahalesiyle benzerlik kurmaya yönelik.
Hiçbir rejim karşıtı kitlesel gösterinin yaşanmadığı Şam’la Hüsnü Mübarek’i deviren Kahire’nin Tahrir Meydanı arasında paralellik kurmak da aslında Suriye için öngörülen Libya modelini gözlerden gizlemeyi amaçlıyor.
Davutoğlu’nun Amerika’dan “tarihin doğru yerini” tespit etmesi ve İran adını açıkça telaffuz ederek herkese bu “doğru yerde” durma çağrısı ise Suriye üzerinden oluşan yeni Soğuk Savaş kamplaşmasında Ankara’nın koordinatını duyurma heyecanını yansıtıyordu.
Amerika’dan “tarihin doğru yerine” çağrılan “herkes”ten hiç kimse, Suriye için Libya modelinin zeminini oluşturmak için yapılan Tunus’taki “Suriye’nin Dostları” toplantısına katılmadı.
Tunus toplantısından, Suriye’deki silahlı gruplara insani yardım adı altında lojistik destek sağlamayı ve “İnsani yardım koridorunun güvenliğinin sağlanması” adı altında Libya’daki gibi bir “çok uluslu” gücün müdahalesine zemin hazırlamayı mümkün kılabilecek bir sonuç elde edilemedi.
Çünkü Amerika’dan, “tarihin doğru yerinde” durduğunu iddia edenlerin “halk, insani durum ve kan” üzerine kurulu söylemleri, ABD, Avrupa, Arap ve Türkiye koalisyonunun Suriye için öngördüğü rejim değişikliği planını gizlemeye yetmeyecek ölçüde belirgindi.
  Davutoğlu’nun Tunus toplantısında yaptığı konuşma, Suriye için tasarlanan uluslar arası planı kanlı gömlekle gizlemeye çalışmanın örnekleriyle doluydu.
Davutoğlu toplantıda ve toplantı sonrasında gazetecilere yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Önce ve en önemlisi Suriye`deki akan kanın ne pahasına olursa olsun durdurulmasını kendimize bir görev edinmeliyiz. Arap planının oluşturduğu ivmeye dayanmalıyız ve buna uygun olarak cesur adımlar atmalıyız.”
“En az başta belirttiğim hususlar kadar önemli olmak üzere, demokratik Suriye`nin omurgasını teşkil edecek Suriyeli muhalifleri güçlendirmeye yönelik çabalarımızı yoğunlaştırmalıyız. Tüm muhalif grupları, en geniş ve en kapsayıcı muhalifler platformu olarak gördüğümüz Suriye Ulusal Konseyi etrafında güçlerini birleştirmeye teşvik etmeliyiz. Suriye Ulusal Konseyi Suriye`deki tüm grupların eşit olarak temsil edildikleri uyumlu bir siyasi platform olmalıdır ve bu itibarla Suriye halkının meşru temsilcisi olarak tanınmalıdır.“
“Buradan bir mesaj iletmek istedik. Bu, yönetime yönelik bir mesajdır: `Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz, uluslararası toplumdan, insanlığın vicdanından kopuyorsunuz.` Her gün yüzlerce insanın ölüm haberi geliyor. Onu destekleyen taraflara da bir mesaj var burada: `siz de bu rejimle birlikte bu yalnızlaşmayla karşı karşıya kalıyorsunuz, kalmamalısınız.”
“İnsani trajedi devam ederse tabi diğer alternatifler gündeme gelebilir ama şu anda önemli olan insani yardımların bir an önce oraya ulaşması”[13]
Davutoğlu’nun açıklamalarında Libya modelinin tekrarı için “Suriye’de akan kan” ile gerekçelendirilen üç aşamalı planın yol haritası ve Şam’a destekte direnen ülkelere “yönetim değişikliği sonrasında sizi pasta paylaşımına ortak etmeyiz” tehdidi gizli.
1- Arap planının oluşturduğu ivmeye dayanma ve buna uygun cesur adımlar atma: Ekonomik ve siyasi yaptırımlarla Şam yönetiminin felç edilmesini ve Suriye içindeki silahlı grupların silahlandırılmasını öngörüyor.
2- Dağınık muhalif grupları İstanbul’da kurulan Konseyin çatısı altında toplama: Şam aleyhtarı uluslar arası havadan cesaret alarak koltuk kapma yarışına giren ve neredeyse her gün bir konsey oluşturan muhalifleri İstanbul’da kurulan Konseyin çatısı altında toplayarak güdümlü muhalefet üzerinden nüfuz kurmayı amaçlıyor.
3- Çok uluslu müdahale için zemin oluşturma: “İnsani yardım koridorunun güvenliğini” sağlama adı altında çok uluslu askeri müdahale için zemin hazırlanmasını hedefliyor.
Amerikan Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da, yaptığı konuşma da Davutoğlu’nun “Suriye konusunda yapılacaklar” projeksiyonunu teyit eder nitelikteydi.
Clinton da yine “insan hakları” vurgusu yaparak “Suriye rejiminin, uluslararası toplumun fikirlerini tanımazlıktan gelmeyi sürdürmesi ve Suriye halkının insan haklarını ihlal etmeye devam etmesi durumunda bunun bedelini ağır ödeyeceği” uyarısında bulunmakta; ancak Davutoğlu’ndan farklı olarak İran’ı değil Rusya ve Çin`i tarihin doğru tarafında durmaya çağırmaktaydı.
Suudi Arabistan ve Katar, Suriyeli silahlı grupların silahlandırılması yönünde somut bir adım atılamamasından, Burhan Galyun da İstanbul konseyinin tanınması meselesinin sadece diğer muhalif gruplar arasında tanınmakla sınırlı kalmasından ötürü öfkeliydi.
Çünkü İstanbul Konseyinin tanınması gerektiğinden söz eden Türkiye bile hala Şam’da büyükelçi bulunduruyordu ve Tunus toplantısından bir gün önce de Fransa daha önce çektiği Şam büyükelçisini Suriye’ye geri göndermişti.
Öte yandan Suriyeli muhalifleri İstanbul konseyinin çatısı altında toplama kararı alan Tunus toplantısının üstünden bir hafta bile geçmeden Heysem Malih liderliğindeki 20 muhalif lider, İstanbul konseyine sert eleştiriler yönelterek ayrılıp Suriye Ulusal Çalışma Grubu adı altına yeni bir örgüt kurdu.[14]
Bir önceki yazımda 4 Şubat’taki BM oylamasından sonra Suriye’de operasyonel aşamaya geçildiğini belirterek Suriye’nin kaderinin bu aşamanın seyrine göre belirleneceği öngörüsünde bulunmuştum.
Tunus toplantısı, operasyonel aşamanın ilk uluslar arası adımıydı ve gözüken o ki fiyaskoyla sonuçlandı. Ahmet Davutoğlu’nun Suriye’nin Dostları toplantısı sonrasında yaptığı “sorumluluk bizden gitti”, her şey masada”,                 “Irak’ta masada yoktuk, Suriye’de masadayız”[15] ifadelerinin yer aldığı açıklaması, oyun kurucu aktör olarak fiyaskodan duyulan öfkeyi yansıtan tehdit tekrarlarından öte bir anlam taşımıyor.
Ancak Davutoğlu’nun “her şeyi masa”ya koyan bu açıklaması, şimdiye kadar diplomatik söylemin ardına gizlenen Libya modeli seçeneğinin daha açıktan ortaya konması anlamına geliyor.
Bununla birlikte “sorumluluk bizden gitti”, “her şey masada” şeklinde kartların açıktan oynanması, aslında Şam’ın müttefiklerine “işte ağızlarındaki baklayı çıkardılar” kozunu kazandırdı ve Suriye üzerinden oluşan Soğuk Savaş atmosferinde kampları belirginleştiren bir süreci başlattı.
Kartların açıktan oynanması ve Suriye’nin gerçek dostlarıyla gerçek düşmanlarının netleşmesini sağlayan bu Soğuk Savaş’tan en çok da Rusya ve Çin’in desteğini daha açık bir şekilde kazanacak olan Suriye yönetiminin memnuniyet duyduğu söylenebilir.
Sonuç
NATO füze kalkanını talep etmesi, Irak iç işlerine taifecilik söylemiyle girmesi ve Suriye’yi İstanbul Konseyi aracılığıyla fethetme girişiminde bulunması, Türkiye’nin bölgede 1990’lı yıllardakinden çok daha fazla “tedirginlik verici” ve “güvenilmez” komşu noktasına savurduğu söylenebilir.
Ankara ise günümüz Türkiye’sinin “her masada” olduğunu öne sürerek Türkiye’nin 1990’lı yıllardan farklı olduğunu ispat etmeye çalışıyor.
“Her masada” “kimlerle” ve “hangi niyetlerle” bulunduğunu ortalama insan zekasıyla alay eder nitelikteki kamu diplomasisi söylemiyle izah ettiğini sanıyor.
Örnek isteyen Ankara’nın “Gazze” ve “Mavi Marmara” masasındaki varlığının Türk İsrail ticari ilişkilerine nasıl yansıdığına baksın.[16]

 

 

 

 

YDH