Kargaşa, toz duman ve zifiri karanlık. Göz gözü görmüyor. Körlemeye yol alıyor herkes. Kimi önüne çıkan bir çukura çakılıyor. Kimi bir ağaca veya duvara tosluyor. Kimi suya düşüyor. Kimi bir uçurumdan yuvarlanıyor. Yüzü parçalanan, ayağı veya eli kırılan, kafası zedelenen, midesi delinen, göğsü yarılan, kötürüm, topal, kör, sağır dolu ortalık. Bağıran, ağlayan ve inleyenlerin uğultusu here yerden duyuluyor. Tuttuğu bıçağı görmez taraftan sallayanlar, elindeki silahla karanlıkta kurşun yağdıranlar, bulduğu kayayı yuvarlayanlar, ağaçları devirenler, etrafı ateşe verenler… Ara sıra görünen bir ışığa doğru koşanlar, kulağına hoş gelen bir sese yönelenler veya koluna giren birinin peşinden sürüklenenler…

Kimisi korunmak için, kimisi saldırmak için ama herkes baltayı bir yanındakine bir kendi ayağına vuruyor. Kimine küçük, kimine büyük, dostları herkese bir balta vermiş.

Burası Ortadoğu ne derseniz var derde devadan gayrı.

Bu kadar belirsizliğin yanında açık, net olan şeyler de var elbette.

Örneğin silahla ilgili her şey son derece açık ve net: İstisnasız herkesin elinde aynı merkezin dağıtım planına uygun olarak sevk edilen ve parası peşin ödenmiş silahlar var. Herkes birbirine düşman olduğuna göre ve varını yoğunu düşmana üstünlük sağlamak için harcadığına göre varın hesaplayın silah miktarını ve harcanan parayı. Rakamlar yeter mi bu hesabı çıkarmaya? Tabi ki herkese istediği kadar silah vermek olmaz, planlamaya uygun olmalı, dengeler gözetilmeli. Ne olur ne olmaz. Birbirlerine üstünlük sağlarlar yoksa. Birde bölgedeki toplam silah, İsrail’in silahından fazla ve güçlü olmamalı.

Şu da çok açık ve net olanlardan: Ölenler de öldürenler de belli. Tabi ki ölenler de bizden, öldürenler de… Yalnızca öldürtenler yabancı, güneşin battığı yerden silah üreticileri. Onlar; adı üstünde üretici, biz tüketiciyiz. Ölmek de öldürmek de bizim işimiz. Onlar akıllı insanlar, bizim gibi değiller, işimize karışmazlar.

Peki, bu silahları niye veriyorlar bize ve niye öldürtüyorlar bizi birbirimize. Bu da belli aslında: Biz birbirimize düşman olursak onlara muhtaç oluruz ve onlar bizi yönetir. Örneğin; önce topraklarımızdaki petrolü bedelini alarak çıkarırlar, çıkardıklarını satın almış gibi yaparlar, sonra işleyip yine bize satarlar. Eldeki paranın çoğunu silah sahibi olmak için yine onlara veririz. Bunun dışında kalan paralarla bize başka şeyler satarlar. Onların bilimsel tespitlerine göre; bizim her şeye, özellikle ihtiyacımız olmayan şeylere çok ihtiyacımız var. İnsan olmak ve mutlu olmak için çok tüketmek gerekir diyor bilim. Bilim bu, her şeyi doğru söyler.

Bir de herkesi aldatmak için söyledikleri dünya büyüklüğünde bir yalan var ki, duymayan bilmeyen kalmadı:

İnsanlık namına bizi bu vahşetten kurtarıp uygarlaştırmaları gerekiyormuş.

Bir türlü bunu yapamıyoruz ya! Uygarlığın sahibi, koruyucu ve gözeticisi olarak gelip bunu bize öğretmek zorunda kalıyorlar. 2003’te bin bir zahmetle Irak’a sırf bunun için geldiler. Özgürlük, demokrasi ve insan hakları için. Bir de bu güzelim şeyleri engelleyen Saddam’ın nükleer silah yaptığını tespit etmişler. Bu silahların kendileri gibi uygar olmayanların eline geçmesi çok kötü ve tehlikeli olur. Bunu mutlaka engellemek gerekir dediler ve Irak’ı işgal ettiler. Sözde silahları aradılar ama tespit ettiklerini söyledikleri halde bir türlü bulamadılar. Küçük bir yanlışlık olmuş gibi yapıp üzerinde durmadılar.

Ama uygarlaştırma operasyonunu sürdürdüler. Bunun için bir buçuk milyon insanın ölümüne, milyonlarca insanın yerinden yurdundan olmasına, yüzbinlerce çocuğun ölmesine yol açtılar.Yine de on yılı aşkın süredir Irak durulmadı. Bombalar patlamaya, insanlar ölmeye, düşmanlıklar artmaya devam etti.

Ve bu işgal adı IŞİD olan bir canavar üretti. Bu canavarın elinde onların silahları her tarafa çılgınca saldırıyorlar. Yakıp yıkıyorlar. Biz İslam’ın ve Müslümanların temsilcisiyiz diyorlar. Yani bu vahşeti bize dinimiz emrediyor diyorlar. Bunu ispatlamak için dünyanın gözleri önünde bir İngiliz bir Amerikalı’nın boğazını kesiyor.

Bu kadar da olmaz ki! Yine bir kurtarıcı lazım!

Herkesin başı kendiliğinden uygar dünyanın egemenlerine dönüyor. Onlar da sağa sola kendileri saldırtmıyormuş gibi yaparak kerhen canavarı yok etmek için yola çıkıyorlar. Bu kez Suriye’den bazı yerlerde giriyor işgal alanına. Suriye’de bir ülke ve bir halk yok olurken kılını kıpırdatmayanlar Irak’a ikinci kez koşa koşa geliyorlar. Irak’ı, Musul’u, Kürdistan’ı, Yezidileri, Rojava’yı, Kobani’yi ve Sünni Arapları kurtaracaklar.

Böylece topraklarımızda bir işgal daha başladı.

Batının gelişi, hiçbir zaman olmadığı gibi yine hayra alamet değil! Zira Batı gittiği hiçbir yere tahrip, talan ve ölümden başka bir şey götürmedi.

Bizim bu aptallığımız sürdükçe ne gelişleri, ne işgalleri biter.

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here