Resim_1319823843Mustafa Yıldız `Gelenek ve Modernite Arasında Sanat`ı yazdı…

ANTEP PERSS – Makale

 

Mustafa Yıldız

GELENEK VE MODERNİTE ARASINDA SANAT
 
– Sanat Üzerine Notlar –
I. Hakikatin üç boyutu: bilgi, sanat ve ahlak
Felsefe tarihi – bir anlamda – insanoğlunun hakikati arayış tarihidir. İnsanoğlu bu arayışını, bütün zamanlarda, üç boyutlu olarak sürmüştür. Tarih boyunca insanın doğruyu arayışı epistemoloji`yi (bilgi felsefesi), iyiyi arayışı etik`i (ahlak felsefesi), güzeli arayışı ise estetik`i (sanat felsefesi) ortaya çıkarmıştır. Çünkü “iyi”, “güzel” ve “doğru”, hakikatin üç boyutunu / üç buudunu oluşturmaktadır. Nitekim Geleneksel hikmet tasavvurunda da iyi, güzel ve doğru hakikatin “sacayağı” olarak algılanmış ve bunun sonucu olarak bu üçü birlikte ele alınarak, ortak bir referansa irca edile gelmişlerdir.
Bu ortak referans aşkın (müteâl) olan Allah`tır.
Bu, varlığın kaynağı olan Allah`ın, aynı zamanda, doğrunun, iyinin ve güzelin de kaynağı olması anlamına gelir. Bu yüzden İlahi Öğretiler “iyi”, “güzel” ve “doğru” arasında bir tenakuzu (çelişki) değil bir bütünlüğü (tevhid) öngörür.
Ancak burada söz konusu edilen bütünlüğü, bunlardan herhangi birisini diğeri adına inkar etmek, yok saymak ya da diğeri içerisinde eritmek şeklinde anlamamak gerekir. Çünkü bunların her biri, birbirinden farklı ve mutlak anlamda birbirine irca edilemeyecek alanlardır. Dolayısıyla, bunlardan herhangi birisini işlevsiz kılmak, hakikatin bir boyutunu yok edecektir.
Yalnız unutulmaması gerekir ki bunlardan hiç birisi, diğeri olmadan ve diğerinden ayrı ve bağımsız olarak insanın hakikat arayışına karşılık veremeyecek değerlerdir aynı zamanda. Bu yüzden ne bilgiyi ahlaka, ne ahlakı sanata kurban etmeden, ama birbiri ile aşkın bir ilişki içerisinde varolarak kendi amaçlarını gerçekleştirmeleri sağlanmalıdır.
II. Modernite ve hikmetin parçalanışı
 
Modern zamanlarda insanoğlunun sahip olduğu bu kadim hakikat tasavvuru kırılmaya uğradı. İnsan ile Allah arasındaki bağın kopması ve İlahi Öğretilerin insanın hakikat arayışında referans olma vasfını yitirmesi ile birlikte, iyi, güzel ve doğru arasında var olan aşkın bağ koptu. İyi, güzel ve doğru`dan her biri, diğerinden ayrı ve bağımsız bir değer haline geldi.
Her biri başına buyruk hale gelerek otonomlaştı ve kendi kurallarını kendisi koymaya başladı.
Kısacası modernite insanın hakikat arayışındaki bütünlüğü parçaladı. Bu yüzdendir ki modern zamanlarda insanoğlu hikmeti yitirdi.
Halbuki “iyi”, “güzel” ve “doğru”yu birbirinden bağımsız otonom alanlar olarak tasarlamak, hikmetin bütüncül yapısını parçalayacak; insanoğlunu, hakikati üç boyutlu olarak kavramaktan alıkoyacaktır. Artık birbirinden ayrıştırılarak parçalanan hakikatin yeniden birleştirilmesi, yeniden ortak bir referansa irca edilmesi gerekmektedir.
Belki o zaman hakikat yeniden tecelli edecektir.
III. Gelenek ve sanat: kutsalın yeryüzündeki tecellisi
 
İlahi öğretiler sınırlı bir varlık olan insan açısından, gerçeklik düzeylerinin sınırsızlığından söz ederler. Örneğin “On sekiz bin alem“, “yedi kat gökyüzü” gibi ifadeler, gerçeklik düzeylerinin sonsuzluğuna vurgu yaparlar. En mükemmel varlık (Allah) ile, en basit varlık (madde) arasında sonsuz sayıda gerçeklik düzeyleri vardır. Buna karşın insan, sahip olduğu özellikler itibarıyla sınırlı bir varlık olarak yaratılmıştır.
Kendisine ilimden çok az bir şey verilmiştir.
Dolayısıyla sonsuz gerçeklik düzeylerinin yalnızca çok az bir kısmını algılayabilir. Bunun dışında kalan kısmı ile ilişki kurabilmek içinse İlahi bir mevhibe olan vahy’e yahut ilham’a muhtaçtır. Ancak o zaman, sonsuz gerçeklik düzeyleriyle ilişki kurabilir ve bu ilişkiyi kendi sınırlı dünyasında yansıtabilir.
Bu bağlamda sanat, sonsuz gerçeklik düzeyleriyle ilişki kurma vasıtalarından birisidir. Sınırlı bir varlık olan insan, sanat aracılığıyla, sonsuz gerçeklik düzeyleriyle sembolik bir ilişki kurar. Bu yüzdendir ki geleneksel dünya tasavvurunda, sanat, Sonsuz`un sonludaki tecellisi, Allah`ın bir lütfu, bir rahmeti, bir işareti, bir sembolü sayılmıştır.
Diğer bir ifadeyle, sınırsız bir güzelliğin (Cemalullah), sınırlı bir mekanda (yeryüzü) tecellisi olarak görülmüştür.
Sanata kutsallık atfedilmesi biraz da bundandı.
Çünkü kutsalın (Allah) yeryüzünde tecellisi de kutsal addedilmiştir.
       IV. Modern sanat: sanatın profanlaşması
 
Halbuki, ilahi öğretilere karşın modernite, insanı tek bir gerçeklik düzeyine mahkum etmiştir. Sonsuz gerçeklik düzeylerini, insanın duyu organlarıyla algılayabildiği tek bir gerçeklik düzeyine indirgemiştir. Bunun dışındaki gerçeklik düzeylerini yok sayarak görmek istememiş, görmezden gelmiştir. Kısacası modernite, hakikati dışsal hislerle algılanan bir dünyaya indirgeyerek, hakikatin anlamını ve alanını sınırlamış ve Allah`ı bu hakikat kategorisinin dışında bırakmıştır.
Öte yandan kutsal sanat, sonsuz gerçeklik düzeylerinden birliğe (tevhid) ulaşırken; modern sanat tek bir gerçeklik düzeyinden çokluğa (şirk) ulaşır. Dolayısıyla modern sanat, “profan” bir sanattır.
İlhamını gökten değil yerden almaktadır.
Kutsalla olan ilişkisi seküler bir kırılmaya uğramıştır. Bu yüzden modern sanat tek bir gerçeklik düzeyiyle sınırlı bir sanattır.
Sığ ve tekdüzedir.
Hiç bir anlam derinliği yoktur.
İnsanın ruhuna değil hevasına hitap eder.
Dolayısıyla ne modern sanatta sonsuz güzelliğin bir tecellisini bulmak, ne de modern sanat ile sonsuz gerçeklik düzeyiyle bir ilişki kurmak mümkündür.
       V. Müslümanlar ve sanat: sanat ne yana düşer usta
 
       Müslümanların son bir kaç yüzyıldır sanat ve estetik konusunu ihmal ettikleri biliniyor. Bunun en azından zahiri sebepleri arasında, ümmetin, Batı kültür ve uygarlığı karşısında siyasal ve askeri alanda yaşadığı yenilginin, kültürel bir yenilgiyi beraberinde getirmesi zikredilebilir. Belki de, -ünlü usul alimi Şatibi’nin diliyle ifade edecek olursak-, “zaruyiyat” (zorunlu olan şeyler) ve “haciyat” (ihtiyaç olan şeyler) ile uğraşmaktan “tahsiniyat” (güzelleştirici şeyler) ile uğraşmaya vakit bulamadılar.
Ancak her ne sebeple olursa olsun, bu zaman zarfında,  sanat  ve  estetik  konusunda ne teorik, ne de pratik anlamda kaydeder bir çaba gösteremedikleri bir vakıa. İslam kültür ve uygarlığının kadim dönemlerinden kalma sanat eserlerine duydukları nostaljik ilgi ve özlemden öte, sanat, gündemlerinde ciddi bir yer işgal etmedi.
Bu yüzden, bu sanat eserlerini bırakın aşmayı, taklit bile edemediler.
Doğrusu bu alanda – istisnaları saymazsak – yeterli çabanın gösterildiği de söylenilemez. Öyle ki son yıllardaki kültürel, düşünsel ve entelektüel anlamda yeniden toparlanma ve inisiyatifi ele geçirme ve bunu siyasal yaşama da teşmil etme konusunda gösterdikleri çabayı, sanat alanında da gösterebildiklerini söylemek çok zor.
Halbuki sanat ve estetik Müslümanların dünya tasavvurunda göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir. Bu yüzden Müslümanlar, bu gün, her zamankinden daha çok, sanat ve estetik konusunu kendi dünya görüşleri içerisinde bir yere oturtmak durumundalar. Sanat ve estetik Müslüman bireyin yaşamına girmeli, eğitiminin bir parçası haline gelmeli ve hakikat arayışında işlevsel kılınmalıdır. Bu bağlamda Yüce Kuran ve Nebevi Sünnet, önceki kuşaklara olduğu kadar bizlere de yeterli argüman sunmaktadır.
Kaldı ki Müslümanlar, bu alanda en azından sahip oldukları düşünsel ve entelektüel mirası aratmayacak ölçüde imkana da sahipler. Çünkü sanat ve estetik konusunda, vahyin ışığında gelişmiş zengin bir kültürel miras var. Ancak nedense bu mirasa karşı da bigane kalmakta ısrarcı davranıyorlar.
       VI. Güzel bir dünyayı güzel insanlar kuracaktır
 
       Kadim dönemlerde sanat ve estetik, -Müslüman toplum için-, teorik yanıyla olmasa da pratik yanıyla mevcudiyetini sürdürmüştür. Öyle ki, bu sanat ilahi vahyin beslediği, insanın iç estetiği (ahlak) ile bütünleşmiş ve yaşamın içerisine yedirilmiş bir sanattı. Öyle ki, varlığını bu güne kadar sürdüren sanat eserleri, böylesi bir anlayışın, böylesi bir yaşam biçiminin sadece kristalize olmuş örnekleri olarak görülebilirler. Belki asıl sanat ve estetik, yaşanılan hayatın kendisindeydi. Çünkü İslam kadar hiç bir din sanat ve estetik konusunu bu denli merkeze almamıştır. Diğer bir ifade ile, İslam kadar hiç bir din sanat ve estetiği hayatın bir parçası haline getirmemiştir.
Buna karşın bu gün, Müslümanlar, genel anlamda bir pespayelik içerisindeler. Hatta neredeyse İslam ile pespayelik özdeş kılınır hale gelmiştir / getirilmiştir. Dolayısıyla bu gün Müslümanların yaşamında var olan pespayelik, biraz da hayatı estetik olarak algılamaktan çok uzaklara düşmüş olmalarında yatmaktadır.
Şayet Müslümanlar dış dünyayı estetik hale getiremiyorlarsa, bunu, onların, iç estetiklerini (ahlak) yitirmelerinde aramak yanlış olmaz diye düşünüyorum. Çünkü, iç estetik (ahlak) ile dış estetik (sanat) arasında var olan ilişki dolayısıyla, ahlakın yitirilmesi, sanatın yitirilmesini de kaçınılmaz kılıyor.
Bu yüzden yaşanılabilir güzel bir dünya kurmak istiyorsak, işe öncelikle iç dünyamızı güzelleştirmekten başlayalım.
Çünkü güzel (estetik) bir dünyayı, ancak güzel (ahlaklı) insanlar kuracaktır.
VII. Sanat: tabiattaki estetiğin tahrif edilmiş taklidi
 
      İki tür sanattan söz etmek mümkün. Biri, bizi kuşatan tabiatta, bizden bağımsız olarak var olan sanat; ötekisi ise, insan tarafından oluşturulan / gerçekleştirilen sanat.
Bu bağlamda tabiatta var olan sanat mahiyeti ve kaynağı itibarıyla ilahidir. Çünkü Allah bütün güzelliklerin kaynağıdır ve tabiatta var olan güzellik, estetik ve sanat Allah`ın bir tecellisinden ibarettir.
İnsan ürünü olan sanat ise zaten bir anlamda tabiattaki sanatın bir taklidinden ibarettir. Ancak insan burada tabiattaki estetik ve güzelliği motamot, olduğu gibi taklit etmez. Zaman zaman ona kendi iç dünyasından bir şeyler katar ve onu farklı bir biçimde kurgular. Kendi yeteneğini, estetik anlayışını, ve hayal gücünü katar ona.
Ve sonuç itibarıyla tabiattaki estetiğin tahrif edilmiş bir taklidi çıkar ortaya.
       VIII. Öznellik ve nesnellik arasında sanat ve ahlak
Bu noktada insan ürünü olan sanatın bir yanıyla ilahi, öbür yanıyla beşeri olduğu söylenilebilir. İlahidir, çünkü tabiattaki tüm estetik ve güzellikler Allah`ın bir tecellisidir ve Allah insana tabiatta varolan estetik ve güzelliği anlayabilecek, algılayabilecek, hissedebilecek bir yetenek vermiştir. Bu yetenek dolayısıyla insan hem tabiatta var olan güzelliği kavrar, hem de bunu katkılarıyla yeniden üretir.
Sanat diğer yanıyla da beşeridir; sanatçının (insanın) öznel yanını (hayal gücünü, estetik anlayışını, yeteneğini, beğenisini) yansıtır. Çünkü insan tabiatta var olanı olduğu gibi yansıtmaz, ona kendi hayal gücünü, kendi estetik anlayışını, kendi beğenisini katar. Bu yanıyla sanat, tıpkı bilgi gibi, bilim gibi, eylem gibi insan ürünüdür. Ve toplumsal yaşamda insan ürünü olan her şeyin tabi olduğu kurallara sanat da tabi olmalıdır.
Özellikle sanatın sübjektif (öznel) yanını göz ardı   ederek, diğer pek çok alana tanınmayan mutlak bir özgürlüğü sanata tanımak ve sanatı, tüm diğer insani faaliyet kategorilerinden ayrı / ayrıcalıklı düşünmek yanlıştır. Bu, bir anlamda, insana ait olanı mutlaklaştırma, kutsama ve tartışılmaz kılma anlamına gelir.
Kuşkusuz sanatın nesnel ve aşkın bir yanı vardır -ki bunu belirtmiştik- ve bu bağlamda sanat vesayet kabul etmez; ancak öznel (sübjektif) yanıyla insan ürünü olan her şey gibi aşkın bir değerin müdahalesine kapılarını kapatamaz ve kapatmamalıdır da. Bu değer ise ahlaktır.
Özellikle laik kesimlerce sanat ve ahlak ilişkisinin tartışıldığı platformlarda sanatın kutsallığı söyleminin ardına gizlenilerek, olayın bu boyutunun görmezden gelinmeye / getirilmeye çalışıldığı gözlenmektedir. Halbuki hiç kimse sanatın bütünüyle insanın dünya görüşünden ve ideolojik tercihlerinden bağımsız olduğunu ileri süremez.
       Sanatın ideolojisinin olmayacağı / olamayacağı söylemi bir temenniden ibaret değilse olsa olsa bir aldatmacadan ibarettir. Çünkü her sanatçı, ürününü, kendi dünya görüşünün rahminde şekillendirir. En azından her sanatçının ürünü, kendi dünya görüşünden, alem tasavvurundan ve yetiştiği kültür havzasından izler taşır. Bu yüzden her hangi bir sanatçıyı, kendisini ait kıldığı dünya görüşünden soyutlayarak anlamamız mümkün olamaz.
Dolayısıyla herhangi bir sanat eseri insanın en öznel tercihlerinden birisi olan ideolojisinde ve dünya görüşünden bağımsız bile olamıyorsa, ahlaki değerleri bile aşan bir nesnelliğinden nasıl söz edilebilir.
Sonuç itibarıyla sanat, nesnel yanıyla dokunulmazlığını sürdürürken, öznel yanıyla kapısını ahlaki bir denetime açık tutmalıdır. Bu, sanatın gelişimini engellemeyeceği gibi, tam tersine, onun aşkın yanını görmemizi ve sanatın evrenselliğini ortaya çıkarmamızı sağlayacaktır. Çünkü dış estetiğin (sanat) evrenselliği, ancak iç estetiğin (ahlak) evrenselliği ile uyum sağladığı ölçüde mümkündür.