Güç mü, hak mı? Sorusunun karşılığını vermek için sınava çekilen insanoğlu çoğunlukla tercihini güçten yana yapmıştır.

Gücü elinde bulunduranlar gücün önemli ve değerli olduğunu savunmuşlar ve kurdukları düzen sayesinde egemenliği ellerinde tutmuşlardır. Adaleti kendi çıkarlarını koruyacak tarzda tanımlamış ve uygulamışlardır. Güçsüzlerin görevinin kendilerine hizmet etmek olduğunda örtülü de olsa ortak bir mutabakatı uygulamada tutmuşlardır.

Güçsüzler ise; adaleti, en çok ihtiyaç duydukları eşitlikle eşdeğer kılmayı hedefleyen bir içerikle ifade etmekten yana olmuşlardır. Yeryüzü düzeninin buna göre şekillenmesini talep etmiş ve bu uğurda çaba harcamışlardır. Adaletin, dolayısıyla barışın bununla mümkün olabileceğini iddia etmişlerdir. Ama genelde başarılı olamamışlar, yönetilmekten ve ezilmekten kurtulamamışlardır.

Gerçekte; beşeri zihin tarafından üretilen bu iki yaklaşıma göre yegâne belirleyici ve temel, güçtür/kuvvettir. Biri, gücü elinde bulundurur ve bırakmak istemez; diğeri sahip olmadığı gücü elde etmek için çabalar. Dolayısıyla iki taraf da güç elde etmek peşindedir, yani ölçüleri ve talepleri aynıdır.

Beşeri zihnin zaaflarını taşımayan Din ise, konuyu bambaşka bir açıdan ele alır. Din’e göre; üstün ve belirleyici olan dünyaya ait olan maddi güçler değildir. Asıl olan, ölümden sonraki hayattır. Dünya ahirete bir geçiş yeridir ve geçicidir. Ahiret, geçici olmayıp sürekli (ebedi) yaşanacak bir yerdir. Öyleyse; kişi, dünyadan çok, sonraki hayata önem ve değer vermeli, kendini ona hazırlamalıdır. Din’in temel referansı olan Kuran yaratılışın nedeni ve hikmetini bu çerçevede ifade etmektedir: “O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”(Mülk 2)

Dünya cennet değildir ve olma ihtimali bulunmamaktadır. Bu maksatla yapılanlar boşa gitmeye mahkûmdur. İnsanın yaratılıştan sahip olduğu özellikler ve yapısı, olumsuzlukların tümüyle ortadan kalkmasına engeldir. Çünkü insan hem iyiliğe, hem kötülüğe olan eğilimleri nedeniyle sürekli bir iç çatışma yaşar. İyi veya kötü ile ilgili olan duygu, düşünce ve eğilimlerden birinin ortadan kalkması söz konusu olmadığından çatışmanın son bulması da düşünülemez.

Bu nedenle, modern uygarlığın dünyayı cennete çevirmek iddiasıyla ortaya koyduğu “refah toplumu” oluşturma hedefinin gerçekleşmesi ham hayalden öte geçemez. Günümüzde bu hedefi ekonomik anlamda gerçekleştirmiş kabul edilen toplumların, sayısız sorunla boğuştuğunu biliyoruz. Ayrıca, tarihte böyle bir dönemin yaşanmamış olması, gelecekte de olmayacağının en önemli kanıtıdır.

İnsanın hayallerini süslemekten öteye geçemeyen ve ayağı yere basmayan bu iddiaya karşılık Din; insana cennet vadetmek şöyle dursun, dünyanın mihnet ve sıkıntı yeri olduğunu, rahat yeri olmadığını bildirir. Cennet arzusunun ancak ölümden sonraki hayatta gerçekleşebileceğini bildirir.

Din; insana sahip olduğu maddi güce göre değer vermez. Az olsun çok olsun, maddi ve manevi  (zihni, akli, kalbi) tüm gücünü iyinin yanında, kötünün karşısında konumlandırmasına bakar. Bunu başardığı oranda değeri artar veya azalır.

Seküler ve Din’e dayalı iki bakış açısı; tanımlamaları, ayrımları ve gruplandırmaları da bu açıdan ele alır.

Seküler yaklaşıma göre: Güçlüler ve zayıflar; ezenler ve ezilenler; yönetenler ve yönetilenler; efendiler ve köleler şeklinde ayrımlar yapılır. Burada belirleyici olan; mal, mülk, servet gibi maddi unsurlardır.

Oysa tüm zamanların en güçlü tezi olarak ağırlığını hissettiren Din’e göre oluşan iki ana gurup: İyiler ve kötüler; zalimler ve mazlumlar; İnananlar ve inanmayanlar; takva sahipleri ve Allah’tan korkmayanlar; müminler ve münafıklar ile benzerleri kategorilerdir. Bu tanımlamalar, içinde maddi unsurları bulundurmakla birlikte sadece maddi ve dünyevi unsurlardan ibaret değildir. Güçlü ve zayıf yerine, iyi ve kötü belirleyici ve esastır.

Güçlüler kötü olabileceği gibi iyi de olabilir. Aynı şekilde maddi güç bakımından zayıf olanlar da hem kötü hem iyi olabilir.

Gücün mutlak egemenliğe sahip olduğu bir çağda yaşıyoruz. O kadar ki; Din’i temsil ettiğini ilan edenler bile kendi yol ve yöntemlerini bırakmış gücü mutlak bir put haline getirmişler. Çözümsüzlüğün, fitnenin, bunalımın, güvensizliğin ayyuka çıktığını bundan daha iyi ifade edecek bir gösterge olabilir mi?

10.02.14

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here