(Bilge Adamlar Dergisinin 35. sayısından alıntılanmıştır)

 

 

Giriş

Selefilik günümüzde El-Kaide Örgütü, Vahhabilik vs. gibi anlayışları yansıtan bir kavrama karşılık gelmektedir. Kendilerinin dışında hemen herkesi tekfir eden bu anlayış İslam’dan çok İslam düşmanlarına hizmet etmektedir. Gerek gayrı Müslim ülkelerde, gerekse İslam ülkelerinde sivil halka yönelik terör saldırılarının ardında bu zihniyet yatmaktadır. Bu zihniyete göre Müslüman olduklarını ifade eden Şiiler müşriktir. O yüzden Afganistan’da, Pakistan’da, Irak’ta Şii camileri bomba ile havaya uçurulmaktadır.

Bu zihniyetin tarihsel atası Hariciliktir. Haricilik Hz. Ali gibi bir sahabeyi bir içtihadından dolayı kâfir olmakla suçlamış bir zihniyettir. Etkin oldukları her yerde sadece Müslümanlarla uğraşıp onlara zarar vermiş bir gruptur. Benzer şekilde Selefiler de Müslümanlarla uğraşmakta ve farklı düşünen Müslümanlara yaşam alanı bırakmamaktadır. Bu zihniyetlerin her ikisinin de arka planında hakikat tekelciliği yatmaktadır. Hakikati en doğru kendilerinin anladığını, kendileri dışında anlayanların yanlış anladığını, eğer bu yanlışlıkta ısrar ederlerse küfre düşeceklerini ve dolayısıyla canlarının, mallarının, kanlarının kendilerine helal olacağını düşünmekte ve ifade etmektedirler. Oysa hakikate ilişkin ifade ettiklerimiz, bizim hakikatle kurduğumuz ilişkinin bize yansıyan kısımlarıdır. İnsan olarak eksik bir varlık olduğumuzdan hakikati bütünüyle kuşatmak bizi aşan bir şeydir. Bu yüzden eski büyük âlimlerin ifade ettiği gibi “şu anki görüşümüz, budur, bundan daha doğru bir görüş bulursanız onu alın zira bizim görüşümüz odur” anlayışına dönülmelidir.

Bu çalışmada öncelikle hakikat tekelciliğinin İslam dünyasında tarihsel atası olan Haricilik ile çağdaş temsilcisi Selefilik karşılaştırılmaya ve zihin dünyası analiz edilmeye çalışılacaktır. Daha sonra da insan-hakikat ilişkisine yönelik bir izahat denemesi sonuç kısmında kaleme alınacaktır.

I-) Haricilik

Haricilik bir hareket olarak ilk kez Sıffin savaşında ortaya çıkmıştır. Hz. Ali ile Muaviye arasında geçen savaşta Muaviye’nin zor duruma düşmesi sonrasında bir plan yapılmış ve sonu Hakem Olayı olarak bilinen durumla neticelenmiştir. Her iki taraftan birer hakemin seçilmesi kararlaştırılmıştır. Hakem Olayı’nın vukuu bulmasından sonra Hariciler, kendi sebep oldukları bu durumdan tevbe etmesi için Hz. Ali’ye baskı yapmaya başladılar ve Allah ve kitabı dışında bir hakem belirlediği için hakemi kabul edenlerin kâfir olduğunu, kendilerinin tevbe ettiklerini, Ali’nin de tevbe etmesi gerektiğini savunmaya başladılar.

Netice itibariyle her iki tarafı da tekfir ile suçlayıp ayrıldılar. Harici ismi de buradan gelmektedir. Hariciler ayrılanlar demektir. Sadece Hz. Ali’yi değil, aynı zamanda Hz. Osman’ı ve Emevileri de kabul etmezler. En sıcak oldukları halife olan Ömer b. Abdulaziz’ibile kendisinden önceki halifelerden ve uygulamalarından beri olduğunu ilan etmediği için reddetmişlerdir. Hariciler İman, Allah’tan başkasına hüküm verilemez ve Zalimlerden uzaklaşmak[1] sloganlarını şiar edinmiş ve bu sloganlar çerçevesinde Müslümanları öldürmekten ve kan akıtmaktan geri durmamışladır. Hariciler bu eylemleri yaparken Allah rızasını esas almaktadırlar. Onların en belirgin özelliklerinden bir tanesi İhlaslı olmaktır. Uzun süren secdelerden dolayı alınları yara içinde kalır, elleri nasır tutardı. İnandıkları bir şey için cesurca öne atılırlar ve tehlikelere göğüs gererlerdi. Fedakâr ve gözü pek kimselerdi. Dili çok iyi kullanma özelliğine sahiplerdi.

Birçok farklı harici grup mevcuttu ve birbirlerini bile tekfirle suçlayabiliyorlardı. Ancak dört ilkede hemen hepsinin ittifak ettiği ifade edilebilir.[2] Bu ilkeler şunlardı: 1-) Halifelik sadece bir grubun değil bütün Müslümanların katıldığı serbest bir seçim ile yapılmalıdır. 2-) Halifelik sadece Kureyş kabilesine ait değildir. Halife olma hakkına her Müslüman sahiptir ve liyakat esastır. 3-) Halifelik, yani yönetim bir vacip değil, caizdir. Yani insanlar kendi aralarında hakka, hukuka riayet eder ve insaflı davranırlarsa bir yöneticiye ihtiyaç duyulmaz. Bu yüzden bir zorunluluk değil, ihtiyaçtan kaynaklıdır ve bir yöneticinin olması caiz olarak görülür. 4-) Haricilere göre günah işleyen kâfir olur. Günahlar arasında da bir ayrım yapılmaz. Hatta bırakın bilerek günah işleyenin kâfir olmasını, görüşünde hataya düşen kişi de kâfir olmaktadır. Hz. Ali’yi tekfir etmelerinin temelinde de bu görüş yatmaktadır. Hz. Ali, içtihadında hataya düştüğü için kâfir olmuştur. Bu görüş, Haricilerin kendileri dışındaki herkesi kâfir ve müşrik olarak görmelerine neden olmuştur.

Hariciler bu görüşlerini şöyle temellendirirler: Al-i İmran Suresi 97. ayette “gitmeye gücü yeten herkese, Allah için (Kâbe’yi) ziyaret etmek düşer. Her kim de inkâr ederse (bilsin ki) Allah âlemlerden beridir” buyrulur. Allah haccı terk etmeyi kâfirlik saymıştır. Haccı terk etmek günahtır, demekki günah işleyen kâfir olur.Bir başka delil, Maide 44. ayette geçen “Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ifadesidir. Buna göre günah işleyen herkes, kendi nefsi için Allah’ın indirdiklerinden başka bir şeyle hükmeder ve kâfir olur.[3]

Haricilerin bu yorumları mantık hatası neticesindedir. Mantık hatasının daha ötesinde ise şöyle bir hata vardır: Ayetin tek mümkün yorumu budur. Bu yaklaşım, farklı anlama biçimlerini ortadan kaldıran ve hakikatin, sadece kendisinin anladığı biçimiyle anlaşılabileceğini savunan haddini bilmez bir yaklaşımdır. Bu şekilde kurulan mantık üzerinden hareket eden Hariciler, kendileri dışındaki bütün Müslümanları kâfir olarak nitelemişler ve bu yüzden sadece ümmet ile uğraşarak, İslam toplumunun baş belası haline gelmişlerdir. Nitekim Ebu Zehra’nın el-Müberrid’den aktardığı şu örnek[4] durumu daha net gözler önüne serecektir. El-Müberrid’e göre Hariciler, bir Müslüman ile bir Hristiyan’a rastlarlar. Müslüman’ı öldürüp, Hristiyan’a iyi davranırlar ve ona ‘Peygamberinizin emanetine sahip çık’ diyerek tavsiyede bulunurlar. Derken Abdullah b. Habbab, boynunda mushafı ve yanında hamile karısı ile gelir. Ona ‘boynundaki Kur’an seni öldürmemizi emrediyor’ diyerek Hz. Osman ve Hz. Ali hakkında sorular sorarlar. Bekledikleri cevabı alamayınca nehir kıyısında öldürürler. Hemen sonrasında bir Hıristiyan’ın hurma bahçesinden geçerler. Hıristiyan ‘buyurun hepsi sizindir’ der. Onlar ise ‘parasını ödemeden almayız’ derler. Hikâye devam eder. Yani daha önce ifade edildiği gibi ihlâslı kişilerdir ama bu dar görüşlü mantıkları, bu ihlâslarının,heva ve heveslerine tapmaları olarak da görülebilir. Çünkü doğruyu sadece kendileri anlayabilecek kadar kendilerine güvenmektedirler.

Haricilerin bu mantık üzerinden hareket etmeleri uzun bir süre ümmeti meşgul etmiş ve ayağına dolanmıştır. Bu kişiler bütün problemlerini Müslümanlar ile yaşamışlar ve halifeleri meşru görmedikleri için cihada katılmamışlardır. Ancak Haricilerin bu tavırları günümüzde ortaya çıkan bir başka grubun söylemiyle aynı noktaya gelmiştir. Selefi olarak adlandırılan bir grup, Haricilerin en tehlikeli görüşü olan son görüşü adeta yeniden hayata geçirmişlerdir. Bir sonraki bölüm, bu Selefi anlayışı ele alacaktır.

II-) Selefilik

Selef kelimesinin anlamı sözlükte “önce gelmek, geçmek, geçmişte kalmak” gibi anlamlara sahiptir.[5]Istılahi anlamı ise Hz. Peygamber, sahabeler ve tabiine tabi olmayı ifade eder. Hz. Peygamber’in ümmetinin ilk üç asrını ifade eder.[6]Başlangıçta Selefilik bir itikadi ekol olarak ortaya çıkmıştır. Bu itikadi ekolün temel ilkesi Kur’an ve Sünnet’inlafzına bağlı olmaktır. Ancak Selefiyye sadece itikadi konularda değil, fıkıh alanında da belli bir düşünüşü, yorumlayışı, anlayışı temsil etmektedir. Yani hem itikadi hem de amel hususunda bir mezhebi ifade etmektedir.[7]

Selefiliğibaşlangıçtan günümüze tarihsel bir incelemeye tabii tuttuğumuzda dört önemli evresini görebiliriz.[8] Birinci evre icmal evresidir. Bu dönemde İslam devleti sınırları Endülüs’ten Çin’e kadar genişlemiş, bu geniş coğrafyada farklı din, kültür ve medeniyetlerle karşılaşma yaşanmış ve insanlar ya Müslüman olarak ya da İslam dışı farklı yaklaşımlarla İslam’la ilgilenmeye başlamışlardır. Sonuçta bidatler ve yeni yorum biçimleri ortaya çıkmış ve Selefilik böylesi bir ortamda bu yeni durumları toptan reddederek Kur’an ve Sünnetin lafzına sarılmayı önermiştir. Ahmet ibn-i Hanbel ve İbn-i Hazm gibi isimler bu dönemin öne çıkan isimleridir. İkinci dönem Moğol istilasının yaşandığı dönemde olmuş, İslam dünyası bu sefer siyaseten oldukça zayıf bir dönem yaşamıştır. Bu dönemde ortaya çıkan ibn-i Teymiyye ve öğrencisi ibn-i Kayyım el-Cezviyyeselefiliği sistematik bir hale getirmiştir. Bu dönem literatürde tafsil evresi olarak geçmektedir.Selefiyye kavramının ilk kullanımı da ibn-i Teymiyye ve ibn-i Kayyım el-Cevziyye tarafından başlamıştır.[9] Üçüncü dönem Muhammed bin Abdulvahhab önderliğindeki Vahhabi harekettir. Döneminde Müslümanların siyasi ve sosyal yozlaşmalarına bir tepki olarak ortaya çıkan Vahhabi hareket Suud yönetiminin desteğiyle de Arap yarımadasının neredeyse tamamına yayılmıştır. Son evre ise yeni Selefilik olarak adlandırılan ve İslam’ın özüne dönme talepleri yanında İslam’ın günün koşullarına göre yeniden yorumlanmasını da talep eden modernist dönemi ifade etmektedir. Afgani, Abduh, Reşit Rıza gibi isimlerin öncülüğünü yaptığı bu Selefi hareket klasik selefi hareketten bir noktada önemli ölçüde ayrılmaktadır. Bu nokta içtihat kapısının yeniden açılması ve İslam’ın çağın gereklerine göre yeniden yorumlanmasıdır.

Selefiliğin 20.yy’da üç kolu bulunmaktadır. Bunlardan birincisi İbn-i Teymiyye’nin görüşlerini radikal bir şekilde yorumlayarak ortaya çıkan Selefi-Vahhabi gelenek, ikincisi Selefiliğin modern yorumu ile devam edip Hasan el-Benna ile birlikte aksiyona dönüşen Müslüman Kardeşler ve üçüncü olarak Selefi düşüncenin genel seyrine sadık kalarak devam eden dini Selefilerdir.[10] Selefiler genel olarak kriz dönemlerinde ortaya çıkmış ve korumacı bir tepki ile içe kapanmayı tercih etmişlerdir. İlk dönemin krizi Müslümanların başka toplum ve kültürlerle karşılaşması sonrasında gelişmiş, ikinci döneminde siyasi kriz yaşanmış ve üçüncü döneminde Müslüman toplumlar Batı karşısında sömürgeleşmiştir.

Aslında Selefilik genel olarak siyasete sıcak bakmaz. Mümkün olduğunca basit sade bir yaşam sürerek Asr-ı Saadet dönemi fikrini canlı tutmaya çalışırlar. Ancak 20.yy’da yaşanan sömürgecilik ve İslam ülkelerinin çeşitli gerekçelerle işgal edilmeleri İslami direnişlerin oluşumuna neden olmuş ve özellikle günümüzde Selefilikten anlaşılan cihatçı Selefilik ciddi biçimde gelişme göstermiştir. Selefiliğin bu cihatçı kolunun en belirgin özelliği ise tekfirci yönlerinin ağır basmasıdır. Mesela Vahhabiliğin yayılması için organize edilen İhvan Hareketi[11]Vahhabi olmayan herkesi, kendisine karşı cihat edilmesi gereken bir müşrik konumuna sokarak, onların mallarını, canlarını ve ırzlarını helal olarak görmüştür.[12] Benzer şekilde İbn-i Teymiyye’nin fetvalarından hareketle Enver Sedat suikastı,Asyut’ta güvenlik güçlerinin öldürülmesi gibi olaylar Mısır’daki Selefi anlayışında aynı eksende gittiğinin göstergesidir. AbdusselamFerec’in “el-Faridat’ul Gaibe” (Kaybolan Farzlar) adlı kitabı devlet idarecileri ve Ehl-i Kitap’la olan ilişkileri ve kâfirlerle savaşmayı, onların mallarını ve canlarını helal görmeyi benimseyen bir gurup Selefi fetvadan oluşur.[13]

El-Verdani’nin 11 maddede özetlediği[14] Selefi hareketlerin akidelerinin 2. maddesi ehl-i kıble’nin tekfir edilemeyeceği ilkesidir. Ancak bu ilkenin hükmü 10. ve 11. maddelerle ortadan kalkmaktadır. 10. Maddeye göre iman ancak amelle tamamlanır. Amelsiz iman olmaz. 11. Maddeye göre ise Allah’ın indirdiğinin dışında bir hükümle hükmedenler kâfirlerdir. Bu iki madde insanları tekfir etmenin dayanağını oluşturmaktadır.

Sonuç

Hem Haricilikte hem de Selefilikteayırt edici özellik olarak göze çarpan olgu tekfir olgusudur. Tekfir olgusu oldukça problemli bir durumdur. Bilinçaltı analizine tabi tuttuğumuzda tekfir olgusunun temelinde yatan düşünce, İslam’ı en iyi kendilerinin anladığıdır. “İslam’ı en iyi kendilerinin anladığını, kendilerinin dışındaki anlama biçimlerinin hepsinin yanlış anlama olduğunun” net bir ifadesidir. Bu ise hakikat tekelciliği denilen bir anlayışı yansıtır.

Hakikat tekelciliği özünde insanın hadsizliğinin ifadesidir. Aydınlanma düşüncesi üzerinden kendisini kuran modernliğin insan/özne anlayışı da bu hakikat tekelciliğinin en bariz örneğidir. Modernliğin üzerine oturduğu saç ayaklarından birisi hümanizm düşüncesidir. Hümanizm ise insanı merkeze alan ve Tanrı’nın yerini insana sunan bir felsefedir. Buna göre insan her şeyi yapıp edebilen, eyleyebilen, kâinatın hâkimi olan bir varlıktır.

Modernliğin eleştirisi olarak kendisini ortaya koyan postmodernizm ise insanı hiç mesabesine koyar. İnsan doğadaki varlıklar içinde sıradan bir varlıktır. Doğadaki diğer türlerden hiçbir farkı yoktur. Bir böcekle, ağaçla aynı değerdedir. Bu düşünce de insanı değersizleştiren bir anlayıştır. Postmodern düşüncenin hakikat anlayışında ise insanüstü bir hakikat yoktur. Hakikatin ölçüsü insandır. Aynı zamanda insan bir özne değil, üst yapıların belirlediği bir varlıktır. Tarihi, toplumu vs.yi etkileme gücü yoktur.

Oysa İslam’a göre insan bu iki anlayışın arasındadır. İnsan hem üst yapıların (külli irade, sünnetullah vs.) sınırları içerisinde ve kendisine belirlenenin dışına çıkamayan bir varlıktır. Hem de Allah’ın kendisine sorumluluk yüklemesinden kaynaklı olarak öznedir. Özne olamazsa, yani özgür irade sahibi olmazsa sorumluluk da olmazdı. Yani insan, bu iki insan anlayışının ortasında bir konumda, vasat bir öznedir.

İnsanın vasat bir özne olması onun eksik bir varlık olmasının ifadesidir. Varlık hiyerarşisi açısından baktığımızda Allah en üstte mükemmel varlık olarak hiyerarşinin tepesinde yer alır. İnsanı eksik bir varlık kılan ise onun sınırlı/kayıtlı bir varlık olmasıdır. En azından zaman ve mekânla kayıtlıdır. Bu iki unsuru devre dışı bıraktığımızda insan düşünme yetisini kaybeder. Ayrıca aklının kapasitesi de insan için bir sınırdır. Allah ve Allah’ın muradı olarak tanımlayabileceğimiz hakikat, sınırlı ve eksik bir varlık olan insan tarafından bütünüyle kuşatılamaz. Allah gibi mükemmel bir varlığın muradını insan gibi eksik bir varlığın kuşatabileceği iddiası insanın kendi haddini bilmezliğinden kaynaklanmaktadır. Bir teşbih/metafor olarak Mevlana’nın körlerin fil tarifi kıssası durumu izah etme açısından elverişlidir.Hikâyede fili hiç bilmeyen ve tamamı kör olan bir topluluğa bir fil getirilir ve bunu tanımlamaları istenir. Her biri algıladığı bölümü filolarak tanımlar. Çünkü kuşatabileceklerinin üstünde bir vücuda sahiptir. İşte insanın hakikatle kurduğu ilişki de aslında bu tür bir ilişkidir. Mükemmel varlığın (Allah’ın) neyi murad ettiğini tam olarak anlamak/anladığını iddia etmek, eksik varlığın (insanın) imkânı dâhilinde değildir.[15]

Bu doğrultuda insanın hakikatle kurduğu ilişki, hakikatin kendi penceresinden görüntüsü boyutundadır. Kendisinin çapı ile de alakalıdır. Kişinin çapı/kapasitesi yüksekse hakikatten aldığı pay yüksek olur; kapasitesi düşükse aldığı pay da düşük olur. Bir başka teşbih çerçevesinde izah edilirse, gözleri kuvvetli olan bir kişinin gördüğü şeyi gözleri zayıf olanın görememesi bakılan şeyin orada olmadığını ifade etmez. Bugün göremediğin şeyi yarın gözlük, dürbün vs. gibi bir alet elde ettiğinde görebilmen mümkün olur. Geçmiş dönemde yaşamış büyük imamların durumu da bunun göstergesidir. İmam Ebu Hanife hayatı boyunca 42 defa fetva değiştirmiştir.[16] Bu değişimlerin sebeplerinden bazıları yeni bir bilginin gelmesidir. Diğer bazıları ise olaya, duruma bakış açısının değişmesi sebebiyledir. Yine İmam Şafii Bağdat’ta oluşturduğu görüşlerini Mısır’da neredeyse bütünüyle değiştirmiştir. Örnekler çoğaltılabilir. Burada ortaya çıkan vakıa, insanın eksik varlık olması dolayısıyla yanılabilirliğini, yani hakikatle kurduğu ilişkinin kendi perspektifinden kurulduğunu göstermektedir.

Bu şekilde kurulan bir insan-hakikat ilişkisi tekfir fitnesini ortadan kaldıracak bir anlayıştır. İnsanın haddini bilerek tekfir cihetine gitmemesi İslam dünyasının önünü açacak bir gelişme olacaktır. Çünkü tekfirci zihniyet tarih boyunca ancak Müslümanlarla uğraşmıştır. Bugün İslam dünyasında maalesef bu zihniyet taraftar bulmaktadır. Gittikçe yayılan bu tekfirci zihniyetin ne İslam dünyasına ne de insanlığa sunacağı herhangi bir gelecek vaadi yoktur.

 

* Arş. Gör., Muş Alparslan Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü, ahmetakoyuncu@hotmail.com

[1] M. Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, (Çev.) Sıbgatullah Kaya, Yenişafak Kitapları, İstanbul, Tarihsiz, s. 66.

[2]A.g.e. s. 70.

[3]A.g.e., s. 71.

[4]A.g.e., s. 67-68.

[5] M. S. Özervarlı, Selefiyye, TDV İslam Ansiklopedisi, S. 399.

[6] S. R. El-Buti, Selefiyye, (Çev.) Vecihi Sönmez, Ehl-i Sünnet ve Cemaat Yayınları, İstanbul, 2009, s. 7.

[7] Z. Yetik, İslam Düşünce Tarihinde Mezhepler, Beyan Yayınları, İstanbul, 1990, s. 147.

[8] B. Akgün, G. Bozbaş, Arap Dünyasında Siyasi Selefizm ve Mısır Örneği, s.5

[9] M. Z. İşcan, Selefilik: İslami Köktenciliğin Temelleri, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2012, s. 29.

[10] B. Akgün, G. Bozbaş, agm, s. 7.

[11] Hasan El-Benna’nın kurduğu İhvan-ı Müslimin’den farklı bir hareket.

[12] B. Akgün, G. Bozbaş, agm, s. 8.

[13] S. El-Verdani, Mısır’da İslami Akımlar, (Çev.) H. Açar Vd.,Fecr Yayınları, İstanbul, 2011, s. 205-206.

[14]A.g.e, s. 124-125.

[15] A.A. Koyuncu, Özne ve Hakikat Bağlamında Modern ve Postmodern Epistemolojinin Eleştirisi: Vasatı Yakalama Üzerine Bir Deneme, II. Türkiye Lisansüstü Çalışmalar Kongresi Bildiri Kitapçığı, C.1, s. 17-18.

[16] S. Duman, Ebu Hanife’nin İçtihadlarındaki Değişim (Kaynaklar, Sebepler, Analiz), İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, Y. 2012, S. 19, s. 461.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here