logo

26 Şubat 2018

Hangi Dili Konuşuyoruz?

Mehmet Yaşar Soyalan yazdı…

Hangi Dili Konuşuyoruz?

Selama mı Kaosa mı Çağırıyoruz?

 

Bugün biz “inananlar” olarak hangi dili konuşuyoruz? İnsanları selama/barışa, adalete ve rahmete mi yoksa azaba, yokluğa, kaosa ve kargaşaya mı çağırıyoruz? Dilimizden dökülenler, beynimizde tasarladığımız, kalbimizde demlediğimiz kelimeler midir? Bu kelimeleri böyle bir üslup, böyle bir dil içinde neyi referans alarak kullandık? Hayat kaynağımız kaynağı Kur’an’ mı? En seçkin örneğimiz Resulullah ve Onun güzide arkadaşları mı? Dilimizden dökülenleri ve dökülüş biçimlerini Kur’an’daki ifadelerle, Resulullah’ın ve arkadaşlarının söylemleri ile karşılaştırdığımızda ne görüyoruz?

 

Bilindiği gibi Kur’an, yaklaşık 13 yılı Mekke’de 10 yılı da Medine’de olmak üzere 23 yıllık bir zaman dilimi içinde nazil olmuş. Mekke’si ile Medine’si ile bu yıllar ona inanlar için, baskı, fakirlik, aşağılama, dışlanma, zulüm ve haksızlıklara katlanmak ve mücadele etmekle geçmiş. Bu baskı ve zulümler, ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, dini, hayatın her alanında her bir inanan tarafından yaşanmış.

 

İlahi vahyin inkârcılarının bu baskı ve yıldırmalarının yanında yaşadıkları bölgenin zorluk ve imkânsızlıkları da onları bunaltmış, mücadelelerini daha da zorlaştırmış.

 

Ancak onları, coğrafyanın zorluğundan çok, aynı şehirde, aynı mahallede aynı köyde birlikte yaşadıkları arkadaşlarının, akrabalarının tutumları, tutuculukları, anlayışsızlıkları, inatçılıkları, önyargıları, hakaretleri, düşmanlıkları daha çok mağdur etmiş. Çünkü bölgenin tutucu ve muhafazakâr egemenleri ve bu egemenlerin dümen suyundaki aynı anlayıştaki sıradan insanlar, kendilerinden farklı bir söze, farklı bir teklife farklı bir yaşam biçimine kapalı oldukları için kendileri gibi olmayanları hemen ötekileştirip düşmanlaştırmışlar. Hele bunlar aileden birileri olunca tepkiler daha da sert olmuş. Çünkü inançlı bir muhafazakâr için, mevcut halin ve mevcut yaşam biçimlerinin, öteki ile ilişkilerinin eleştirilmesi kabul edilebilir bir şey değildir. Bu nedenle mevcudu, söz ve davranışları ile eleştirenlerin, değiştirmeye kalkanların müsamaha ile karşılanması olacak şey değildir. Bunun için kendileri gibi düşünüp yaşamayanlar, her şeyden önce topluma kötü örnek oldukları için behamahal toplum dışına sürülmeli, her tür ötekileştirici eyleme ve mali/ticari boykota maruz bırakılmalıdır.

 

Zaten öyle de yapılmış. İnananlar da baskılar dayanılmaz hal alınca hicret etmek zorunda kalmışlar. Ancak şehri, ülkeyi terk etmeleri de onları baskı ve düşmanlıklardan kurtaramamış. Zorluklar gittikleri yerde de onların yoldaşları olmaya devam etmiş.

 

Bir de konunun çevre boyutu var. Yaşadıkları coğrafya zor bir bölge, ekonomik imkânları kıt, doğa acımasız, hayatta da ancak acımasız olanlar kalabiliyor. Sosyal, ticari, kültürel ve dini yapı da buna göre şekillenmiş. Karşılıklı ilişkiler tepkisellik ve zorbalık üzerine kurulu. Dil de bu yapıdan nasibini almış.

 

Ancak ilginçtir ki, her biri o coğrafyanın ve o kültürün çocuğu olan yeni söylemin sahipleri için, tepkisel davranmalarını, ötekileştirici bir dil kullanmalarını haklı çıkaracak her şey varken onlar böyle bir üsluba yeltenmediler, böyle bir dil kullanmadılar. Veya tersi olarak, özür dileyici, alttan alıcı ve yaltaklanıcı bir dil de kullanmadılar. Aynı şekilde hep efendisinin ağzına bakan, kendisini yok sayan bir azınlık psikolojisinin yansıması da yoktu dillerinde. Dillerinde bir özgüven ve bu özgünenin bir yansıması olan hoşgörü ve rahmet vardı. En sıkıntılı süreçlerde bile dillerindeki bu üslup değişmedi.

 

Bu yeni söylemin genç ve orta yaşlı savunucularının, tepkisel davranışlar sergilemelerini haklı çıkaracak bir toplumsal yapı varken, bir dilin, ötekileştirici, dışlayıcı, tepkisel ve tehdit edici olmasının bütün unsurları mevcut iken niçin böyle bir üsluba yönelmediler? Her şey onları böyle olmaya zorlarken onların böyle olmamalarının temel bir sebebi olmalıdır.

 

Bu sebep, Kur’an’ın ve onun Resulünün tepkisel ve ötekileştirci bir dil ve üsluba değil, bir rahmet, sevgi ve bağışlama diline, üslubuna sahip olmasıdır. Resulullah’ın ağzından dökülen ilahi kelamı dinleyenler bu rahmet dilinden başka bir şeyi duymuyor, Resulullah’ın pratiğini, uygulamalarını görenler de başka bir örneklik görmüyorlardı da ondan.

 

Kur’an’ın dili, üslubu, nüzul süreci takip edilerek ilgili sureler özelinde takip edildiğinde görülecektir ki, Mekke’deki insan doğasını zorlayan boykot süreçlerinde ve Medine’de var olmak ile yok olmak arasında gidilip gelindiği çok kritik süreçlerde bile bu özel dilden taviz verilmemiştir. Yine görülecektir ki, ilahi vahyin rahmet dili, her ayet ve kelimesine, onların anlam dünyasına öyle bir nüfuz etmiştir ki, muhataplarını da sarıp sarmalamış, bir süreç içerisinde onların da zihinlerine ve yüreklerine sirayet ederek, onların dili de rahmet diline evirilmiştir.

 

Nüzul seyri boyunca yaşananlara göre sözün/hitabın duygusallık tonu değişse de dilin rahmet olma özelliğinde herhangi bir kayma olmamıştır. İnananlar da bu üsluba uygun olarak sayısal ve ekonomik güçlerini hesaba katmadan ve karşısındakini de aşağılamadan onları kucaklayan bir söylem ile yollarına devam etmişler. Güçsüz veya güçlü olmak, fakir veya zengin olmak onların söylemini değiştirmemiş. Karşıtların ne yapmak istediği veya yapılmak istenen şeyin ne tür sonuçlar doğuracağı da aynı dil çerçevesinde ortaya konmuş. Kişilerden çok olgular üzerinde durulmuş.

 

Ancak üzülerek görüyoruz ki bu dil devam ettirilemedi. Zalimin söylemi/dili kendi söylemimiz/dilimiz oldu. Tarihteki, hatta günümüzdeki örneklerine baktığımızda, geleneğe veya kurulu düzene karşı çıkan, onu yıkmak veya değiştirmek isteyen grupların dili, yıkmak istedikleri egemenlerin dili oldu. Çok geçmeden onlar da muhatapları gibi tehditkâr ve ötekileştirici bir söyleme kaydılar. Öyle planlamasalar da şartlar onları böyle bir noktaya getirdi ve bir daha da geri dönemediler.

 

İslam tarihinin ilk siyasi grupları olan Harici ve Şia da böyle bir dile sahip olduğu için mazlumları zalim karşısında bir araya getiremediği gibi onları zalime razı olma durumunda bırakmıştı. Bu tepkisel ve ötekileştirici dilin tüm sorumluluğunu Emevi sultanlarının zalimliği ile izah etmek bizim bugün yaşananları anlamamamızı ve zulme karşı mücadelemizi maalesef imkânsız kılıyor. Bunun içindir yüzyıllardır aynı kısır döngüyü yaşayıp duruyoruz.

 

Çünkü zalimler, zulümlerini, mazlumlar böyle davransınlar ki, toplumda bir meşruiyetleri kalmasın diye kesintisiz sürdürürler. Amaçları bir kargaşa ve kaos ortamının egemen olmasıdır. Rahmet dilini ıskalayan tepkisel özellikli yapılar ise tepkisel söylemleri sayesinde istemeseler de bu kargaşa ve kaos ortamına benzin taşıyarak veya dökerek egemenlerin ömürlerini uzatırlar. Böylece ne söyledikleri, neye karşı çıktıkları, ne yapmak istedikleri de bu kargaşa ve kaos içinde kaybolup gider.

 

Oysa Kur’an’ın ifadelerine ve Resulün örnekliğine baktığımızda tepkisel ve ötekileştirici bir üslubun kullanılmadığını, hasbelkader bir şekilde Resulullah’ın, bir beşer olarak tepkiselliğe düştüğünde veya öyle bir haleti ruhiye içine girdiğinde vahiy tarafından hemen düzeltildiğine veya uyarıldığına şahit oluruz.

 

Kur’an’ın bu rahmet dilinin temelinde, Allah’ın insana güvenmesi ve onu sevmesi yatsa da, söylemin içeriğini de yabana atmamak gerekir. Kur’an’ın söylemindeki gerçeklik/hakikilik, uygunluk ve uygulanabilirlik bu rahmet dilinin devamlılığını sağlıyor. Öyle ki, Kur’an’ın insana mutlu olması için sunduğu öneriler veya mutlu olmasının önünde engel olarak gördüğü şeyler, insan aklının en makul olarak görüp kabul ettiği şeylerdir. Aslında o şeyler kendisinin çok yabancısı olduğu veya hiç duymadığı şeyler de değildir. Bunlar, hayatın içinde bulunan ve bilinen, ancak bir şekilde üstü örtülmüş ve gündemin gerisine itilmiş insani ve hayata dair şeylerdir.

 

Güven ile fikirsel tutarlılık ve sağlamlık arasında doğrudan bir bağ vardır. Bu hem sizin kendinize olan özgüveniz hem de muhatabınızın fikirlerinize güveni açısından hayati bir önem arz eder. Fikrine güvenen, kendine güvenir: bu nedenle karşısındaki ile herhangi bir pazarlık içerisine girmez. Söyler ve geçer. Doğru bildiği şeyleri kınamacının kınamasını önemsemeden yerine getirir. Bunu yaparken de çevresini kırıp dökmez. Doğruların sadece kendisi için doğru olduğunu düşünmediği için onları saklama gereği duymaz. Aksine onlara başkalarının da sahip olması gerektiğine inandığı için, muhataplarına tepeden bakmaz, onu/onları öteki ve düşman olarak görmez. Aksine onları muhtemel fikir ortağı/ortakları olarak görür. Ve onlara, fikir ortağına yakışır bir söylem ve üslupla yaklaşır.

 

Günümüz müslümanlarının söylemlerindeki tepkiselliğe ve ötekileştirici, ayrştırıcı üslüba bir de bu açıdan bakmak gerekir.

Share
#

SENDE YORUM YAZ

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.