Yüzü apak,  gönlü de. Kıvrımlı sakallarında beyazlar yeterince. Yüreğinde de öyle.
Elinde bastonu gelir birazdan
“Memedim” der yine.
“Selamun Aleyküm” der , “Nasılsın”ı dedirtir yüreğine. Gözlerinin karasıyla süzüp, kendince dualarla süsler her seferinde.
Onun dilinden adını duymak, kararmış dağlarının üzerindeki karlarının çığ olup içine düşmesi, içinde erimesi, içini eritmesi kadar sıcak.
Ona çay ısmarlamak düpedüz bir ibadet. Onun “sohbet olsun” diye başlayan kıssalarını dinlemek düpedüz yüreklerin ılımasına sebep. Onu dinledikçe içinde çoğalan fazlalıkların gözlerden akması düpedüz bir hicret. İçinin kuruyan derelerinin yeryüzünün çöllerine düşüşü, düpedüz bir bereket. Uzaklarda olduğu zamanlarda telefondan gelen boğuk sesi, hal hatır soran kelimeleri bir bilincin kisvesi, bir eylem. Yürekleri yerinde söküp ellerine bıraktıran bir infial.

Kayıp olan onca şey içinde onu bulmak, insanı şaşırtan bir şımarıklığı da yanında getiriyor hemen. Onu yanında gören insanların hareketlerini düzeltişi, ellerini öpmeye çalışması şırıl şırıl akan bir ırmağın yanında durmak kadar faydalı.
Damlası düşse gönle kâfi. Serpintisi değse yüreğimizin camlarına, asırlık kirleri süzüp de yerlerimize düşürecek. İçimiz berraklaşıp, kelimelerimizin duaya yüzü olacak.

Cümleleri dilinden düşmeden gözlerinden düşen bir dolu bulut gibi. Düşen her damlasına eteklerini açıp ne toplayabilirsen heybene dolduracağın bir hazine,  bir mücevher, bir değer.

Letaiflerinin üzerine konmuş melekler ne kadar da belirgin; al yanağında, ak alnında, sakınan bakışlarında, saran, sarmalayan omuzlarında.
Hayır hayır bir abartı cümlesi değil hiç biri.
Bir yarım cümlenin yalnızlığına sığınmış birkaç kelam sadece.
Loş şehir gecelerinin, ışıkları yanan teheccüd evlerinin sürekli misafiri kendisi.  Birçok şeyin değerini yitirip anlamını kaybettiği çağımızın; dili dualı, gözleri nemli, yüreği nasıl da imanlı bir dervişi. Tek kişilik cennet kahramanı değil. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” türü söylemleri bilmeyen bir bilinci var. Dualarına “kardeşlerim” diye başlayıp, ümmet coğrafyasının hiçbir yanını eksik bırakmayıp yakarışlarına katan şuuru…

Bir insanın özel zevki; gördüğüne yemek ısmarlamak, çay içirmek olabilir mi Allah’ım?
Bir insanın hidayetine vesile olmayı, dünya tüm malına tercih eden kulların kaldı mı Allah’ım?

Dünya, eteğindeki taşlar gibi. Bir kalkışı, bir yürüyüşü yükten yana ne varsa yerlerine döküyor.

Dizlerinin ağrısı, sızısı, ağır adımları dökülmüş günahlarının üzerinde yükselişi resmen. “Bu acıya alıştık” demesi, yardan gelene sahiplik etmesi, aitlik resmen.

Gayri resmi duyguları da var görünmeyen, sezilen içli yakarışlarının gerisinde. Virdinin şahidi tesbih tanelerinin her birine, bir dost ismi yazıp da Rabbine sunduğu dua dilekçelerine ekliyor muhtemelen.

Yürekten konuşuyor boğuk ses tonuyla. Bunca gürültü içinde sesinin seçilmesi, dinleyeni etkilemesi, yaşanmış amellerin tavsiyesi değil de nedir? Sohbetinin muhabbetini kendisinden bilmeyip de kelimelerin sahibinden bilmesi bir alçak gönüllülük, mütevazı bir yaşamın eseri değil de nedir?

İçli bir ilahisi var birde; sesine yakışıp, gönüllere değen: “Ey Rahmeti bol padişah, cürmüm ile geldim sana” diye başlayıp, kendine özgü yorumladığı. Onu ve sesini bu ilahiyle duyup, dinlemek; Medine şehrinin yeşil kubbelerinin gözlerinden akıp bulunduğunuz ortama değmesi gibi, siyah elbiseli Beytullah’ın, yüreklerinizde canlanması, çöl kumlarında el ele yürüyen Sahabe-i Güzin’in yanı başınızda olması gibi bir şey…

Yaşadığı şehrin Semerkant durağı. O durağın en taze çay sesi, o durağın bize ait müjdesi.

Şah-ı Nakşibendi görmedim, Abdulkadir Geylani’yi görmedim, Abdulhakim-el Hüseyni’yi görmedim. Ama Seyda’yı, ama Abdul Baki’yi gören bu gözleri, onların ellerinden tutan elleri, vekilini gördüm.
Bunun için teşekkür derim Allah’ım
“Memedim” diyen dilleri, yüzümüze hep gülen sureti, dualı kelimeleri, sımsıcak yüreği için teşekkür ederim Allah`ım.
Bir adam, bir insan, bir vefalı dosttan daha fazlası Mustafa Yılmaz Ağabey için teşekkür ederim Allah`ım.
Onu sevmelerimizi sevap heybelerimize koyup azığımız kıl Allah`ım…
04.11.2013