Din ile seküler akıl arasındaki en temel ve belirleyici fark;  birincisinin dünyayı başlangıç, diğerinin son saymasıdır.

Dünyayı son saydığı içindir ki seküler akıl; hayatın en önemli değer ve amacının haz (zevk) olması gerektiğine hükmetmiştir. Bundan dolayı, hazcılık (hedonizm), dindışı modern-postmodern düşüncenin temelidir.  Hazcılığı besleyen en temel araç da tüketimdir. Formül şöyle: Sınırsız tüketim=sınırsız haz!

Felsefi arka planı hazcılığa dayanan sömürgeci küresel kapitalizm, ürettiği bu formülle bir dünya cenneti kurma iddiasında bulunuyor. Ama dünyada cennet kurmanın, fikir olmanın ötesine geçmesinin mümkün olmadığını on binlerce yıllık insanlık tarihi de kadim kaynaklar da gösteriyor. Ayrıca, insan doğasının ve hayatın geçiciliğinin, ölümlü olmanın buna izin vermediği gerçeği de orta yerde duruyor.

Kalıcı, sonsuz ve herkesi içine alan bir cennetin kurulamayacağını fark eden güç sahipleri hiç değilse geçici ve sadece kendilerinin yararlanacağı bir cennet kurma arzusuna kapıldılar. Tarihin her döneminde olduğu gibi günümüzde de güç sahiplerinin bu çabasına şahit oluyoruz. Öyle ki, güçsüzleri bu fantezileri uğruna köleleştirmekten, vahşi muamelelere tabi tutmaktan da geri durmadılar.

Ama nafile! Tek başarıları, başkaları için dünyayı cehenneme çevirmek oldu. Üstelik, cehenneme çevirip yaşanmaz hale getirdikleri dünyayı yönetirken ateşin kendilerini de yakmasına engel olamadılar.

Buna karşılık Din; hayatın gerçeğine uygun bir formülasyondan hareketle insanın içinde taşıdığı cennette sonsuz yaşama arzusunun öteki hayatta gerçekleşebileceğini bildiriyor. Oyalayıcı ve geçici olan dünya, ölümden sonraki asıl hayata hazırlık ve imtihan yeridir. Allah, hayatı ve ölümü imtihan için yaratmıştır. Doğal olarak, ölümlü ve geçici olan bir hayatın mutluluk yeri olması düşünülemez. Olsa olsa mihnet ve sıkıntı yeri olabilir. İnsanın öncelikli görevi, mutluluk yurdunu elde etmeye yarayan sınavı kazanmak için çalışmaktır. Bunun için hayatını, Allah’ın Kitap ve Peygamber aracılığıyla bildirdiği şekil ve ölçüye göre düzenlemesi şarttır. Böyle yaparsa, sürdürmek zorunda olduğu hayatın daha yaşanılır ve daha az sıkıntılı olması mümkün olabilir.

Kitap ve Peygamber; insanların kulluk, yani ibadet için yaratıldığını ve görevlerini gerektiği şekilde yerine getirmekle yükümlü olduğunu hatırlatıyor. İbadet/kulluk; namaz, oruç, zekât, hac gibi belli davranışlardan ibaret değildir. Bunların da yardımıyla hayatın, yaratıcının belirlediği doğru bir çizgide yaşanmasıdır.

Her bir ibadetin yönlendirici, iç denetimi sağlayıcı, motivasyonu arttırıcı, savrulmayı engelleyici, empati ve paylaşmayı teşvik edici çok sayıda özelliği vardır.

Kuran, orucu da bu çerçevede anlamlandırıyor:

“Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi,  sakınmanız (takvaya ermeniz)  için oruç sizin üzerinize de farz kılındı.” (2/183)

“Ramazan, içinde insanlara doğru yolu gösteren, doğru ile yanlışı birbirinden ayırıp açıklayan, bir rehber olmak üzere Kur’an’ın indirildiği aydır.” (2/185)

Buna göre orucun birinci amacı, iyiliği emredip kötülüklerden sakındırmak; ikincisi,Kur’an’a yönlendirmektir.

Kötülüklerin başı,  Kuranın “Nefsin arzusuna uyarak adâletten ayrılmak”(4/135) şeklinde tanımladığı heva ve hevese, yani hazlara tabi olmaktır.

O halde orucun “Sınırsız tüketim=sınırsız haz” çıkmazına girmek için değil, bundan kurtulmak için bir fırsat olduğunu, özellikle yaşadığımız şartlarda bir an bile hatırdan çıkarmamak gerekir.

Aksi halde; orucu emri olduğu için tuttuğumuz Allah’ın; “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden sakının. Bilerek hakkı batıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin”(2/41-42) uyarılarını dikkate almamış oluruz. Orucu hazlarımızın, heva ve hevesimizin aracı haline getirme tehlikesine düşmüş oluruz.

Lüks ve israfa dayalı tüketimin geçici hazzına düşmeden, paylaşmanın sonsuz hazzına varmanın fırsatına dönüştürmek orucun asıl hedefi olmalı.

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here