Çok sevdiğim bir dostumdan hediye geldi. Sıradan şeyleri taşıyan kargo görevlisi, sıradanlaşmış birkaç cümlesinden sonra onu masamın üzerine bıraktı ve gitti. Sanki yanında açmamı beklermiş gibi oyalandı biraz. Gülümsedim içimden ona; dostumun elleri değdiği, içine içinden gelenleri koyduğu paketi öylesine sıradan bir ürünmüş gibi yanında açacağımı sandı zavallı. Sonra gitti, gidecekti elbette, adamın işi gücü vardır. Ben de tam bunu anlatıyordum içime; paketi açma sahneme zaten çekip gidecek birinin gözlerinin, yapmacıklarla dolu gözlemlerinin bu mutlu sahneme şahit olmasını istemedim.

Sıradanlaşmış hayat ve insanların içerisinde asla sıradanlaşmayan dostlarımın ayrı yeri olmalıydı. Değil onların, paketlerinin bile özel ilgiye tabi tutulmaları gerekirdi. Ki, kargo görevlisine bile her zaman yanıma uğrayan diğer görevliler gibi bile davranmamıştım. Ona en sıcak gülüşümü takınıp, daha önce hiç görmediği sıcaklıkta tebessüm edip, teşekkürümü de bir pul zarifliğinde yanına eklemiştim.

Neyse ki gitti görevli, “çabucak gitsin.” derken içimden.
Paketi elime aldım, onu elime aldım ve biraz durdum öylece. Gözyaşlarımın asi yüzü yine kendini göstermeye o kadar can atıyordu ki, beni daha önceleri de takmamış, başına buyruk tavırlarıyla rezil etmişliği vardı ama bu sefer haklıydı o. Kendini bırakmamasına “dur” diyemezdim elbette.
Demedim de…

Paketi açmak için uzanan ellerimin şaşkınlığını izlemeye başladım. Zavallı parmaklarım, içimin elleri olduğunu o kadar belli ediyorlardı ki; titriyorlar…

Nasıl açtım tam olarak hatırlamıyorum şimdi.
Açtım, açabildim sadece…

Özenle sarılmış ayrı ayrı paketlerin içinde, beni bekleyen hediyelerin kollarına bırakacaktım kendimi, tutunmak o kadar zordu ki; hem etrafta kimselerde yoktu, kendim bile. Sadece can dostumun duyguları ve benim pek de alışık olmadığım bir şey vardı paket etrafında.

Ona dokundum ve elimi paketinin içine uzatıp gözlerimi yumarak dışarı çıkardım. Birden görmemeliydim; bunca duygu yoğunluğuyla bana gönderilmiş ve içimin kenarlarına keskin dokunuşlar yapan bu hediyeyi hemen görmemeliydim.

Ona özel sahneler hazırlamalıydım öte yanlarımda.

Ağır mı hızlımı, birden mi sonra mı artık tam olarak o kısmı hatırlamadan açtım gözümü.

Karşıma o kadar güzel, o kadar masum bir hediye çıktı ki beni yüksek tepelerin arasındaki çok sayıda çam ağaçları ve en berrak oksijen kokusunun birleşerek içime hücum edişi kadar sarstı.

Yemin ederim bıraktım kendimi o ağaç kokularına, oksijen huzuruna, bıraktım…

Ellerime aldım; bana hediye olarak, benimle kalsın, yaşasın ve anlam bulsun diye gönderilen ajanda ve kurşun kalemi, yüreğime aldım. Sanki içime hemen girdi zorlanmadan, hemen girdi.

Allah’ım senin yarattığın her şey güzel de, daha önce sade bir ajandanın ve kurşun kalemin bu kadar güzel olabildiğine hiç şahit olmamıştım.

Bembeyaz kâğıdının içine ne de güzel serpiştirilmişti kareler, iki kapak arasında ne kadar da güzel duruyor kareli yapraklar…

Hele kurşun kalem, sanki yüreği varda elini uzatmış bana, “haydi” diyor,” gel içime..”

Bu güzel hediyelere benim vereceğim en güzel karşılık elbette o kalemle o deftere en güzel kelimeleri yazmak olacaktı.

Fakat ona yazacak güzel kelimelerim şuan yoktu içimde ve asla da o kadar güzel cümlecikleri bulamayacaktım.


Ve onları bir ömür öyle saklamaya karar verdim.

Onlara dokunacak, onlarla konuşacak, belki de dertleşip ağlaşacak ama asla onlarla bir şey yazmayacaktım.

21.06.2013