Dilimize giydirdik hicreti de
Hâla açıkta kalan yerlerimiz var
Mus’ab gibi değil ama bizimkisi, fazlalıklarımızdan kaynaklanan açıklık

Hiç bir şeyimiz benzememişti zaten. Sadece aynı kelimeleri konuşuyorduk o kadar…

Mesela şu zenci köle! Bilal mı ne!
Adam Müslüman olduktan üç gün sonra, gövdesi büyüklüğünde ki taşları takıyor göğsüne de Ahad Ahad diye can verecek nerdeyse…
Her şey üç günde oluyor. Üç günde… Bizim gibi beşik Müslüman’ı bile değil üstelik.
“La İlahe” dedikten sonra Allah’ın kulu gelse “Allah çok” dedirtemiyor!

En çok da Ebu Zer’i kıskandım laf aramızda.
Herif! Hurma ile doyurup bedenini İllallah’ı kuşanıyor yüreğine.
Bir eşkıya iken iman ediyor ve bu imana yüreğindeki kalbi dayanamıyor fazla; çıkıyor Kâbe duvarına tüm zikrini cezbelere salıyor; Ölümüne ya hem de ölümüne!

Ali’yi hiç sorma, O’nun boş yatağına yüreğini koymadı mı?

Aklımın almadığı mesele çok. Biriside şu mesela:
Aynı ayetler değil mi yüreğimize inen
Aynı sorulardan sorulmayacağız mı?
Cevaplar aynı olmayacak mı?
Aynı sırat değil mi yolumuz
Aynı Cennetin karşısında değil mi Cehennemimiz
Aynı işte her şeyimizde, aynı olmayanımız ne?

Şimdi tam ortasındayken bunca sorunların
Çözüm için en başa gitmeli diyor içimden bir ses
Hicretimiz en başa…

Mevzu derin, akıl az. Öyleyse az olana değil yüreğe düşüyor iş biraz da…
Aynı olan kelimelerimizi kuşanıp yine
Aynı olan sahibimize yöneltmeli


Âdem’e dönmeli
En başa
Arafat’a:
“Rabbimiz! Biz kendi kendimize zulmetmişiz eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan kesinlikle kaybedenler arasına gireriz!” (Araf 23)

Bismillah ey İmanım bismillah…

Ya da tut yüreğimizden
Yâr da tut.

30.11.2011