Hüzünlü bir ayrılık yaşadım. İçerisinde hüzün olmayan, iç burkmayan bir ayrılık var mıdır, bilmiyorum ama “ayrılık” kelimesinin yazılışı, okunuşu bile hüzünlü.

“Allah kimsenin başına vermesin!” temennisinin en çok yakıştığı yerlerden birisi.
Bir araya gelmiş, bütün olmuş, varlığı varlığınızın bir parçası olmuş şeylerden kopmak ve artık eskisi gibi bir arada olunamayacak durumlara verilen addır ayrılık.
Alışkanlık edinmek, kabullenmek ve de yaşamınızda onunla ilgili zamanlar, alanlar oluşturmak elbet zor da olsa, artık bu aşamadan sonra “ayrılmak” tüm bu alışmalardan daha zor bir hâl alır.
Alışkanlıklarımızdan taviz vermek bir yana, onlarsız yaşantımızın bir yanı hep eksik kalır.
Ayrılık kelimesini ve bu kelimenin başa geldiğinde tattırdığı duyguyu yaşamak işte vazgeçemediğimiz tüm o alışkanlıklarımızın giderayak bize tattırdığı en büyük tatsızlıktır.
 Hele de bu ayrılık, yokluğunu görüp, ellerinizle baş vermesi için sakladığınız topraktan acaba ne zaman gözlerini açacak, yüzüme gülecek, sorularıma sessizce süzülüp, her rüzgâr esişinde hışırtı çıkarıp istediğim cevapları bana fısıldayacak diye beklediğiniz bir bitkiyse, eminim bu daha da bir ayrılık olur.
İnsansız hava sahasına duyulan ihtiyacın artık daha da bir arttığı, kalabalık yalnızların cadde sokak baş gösterdiği, kimilerinin bu yalnızlığı ellerine uzun zincirlerle bağlayarak gezdirdiği finolarla doldurmaya çalıştığı ama aslında kendi kafalarındaki yaşayamamakları gezdirdikleri bir modern çağda, bir bitkiye gönül vermek elbette tasvip edilecek bir yöntem değildi.
 Ama sözün ağırlığını ve kalitesini kaybettiği bir dönemde, en güzel susmaların ustalığını yaparak, ses yerine sıkıştırılmış ve her zevke ayrı rayihalar salan, gözü köklerine döktüğünüz suda olan, elinize bakan, sesinize yaprak kıpırdatan, her anını gözlerinizle gördüğünüz bir bitkiyi sevmek de yadırganacak bir durum değil aslında.
 Düşünebiliyor musunuz, hayatın içerisindeki en saf ve doğal şey olan şeyi bekler sizden, yani suyu. Saflığı ve doğallığı yitirmiş bir zamanın elimizdeki en arıtılmamış şeyinde gözü. İsteğin masumiyeti isteyeni daha da yeşillendiriyor gözünüzde ve işte tam o isteğin açtığı sadelikle doluyor içinize. Sizi bağlıyor kendisine. Köküne her damlattığınız su da daha bir büyüyor, gözünüzün önünde gerçekleşen bu hacim değişikliği yüreğinizin içindeki alanını da daha da bir farklılaştırıyor.
Birkaç kuruşa kıyıp, iyi bir de boş zeytin tenekesine terleyerek doldurduğum bol tezekli toprak ile başlamıştım onu imar etmeye. Ellerimle üzerini örtüp can suyunu usulca zeytin tenekesinin kenarlarından bıraktığımda, bu durumdan nasıl etkilendiğini, ıslanıp, nasıl yeşeren umutlar hissettiğini tahmin etmeye çalışmıştım.
Havaların güneşli olduğunda kuruyan toprağına alın kırıştırıp, yalnızlığın kuru toprağında onun ve duygularının da çatlaklık hissi ile dolduğunu sanmıştım.
Koyulaşan gökyüzünün ardından gece olduğunda, şiddetli şimşek sesleriyle giden elektriklerin karartısında pencereye yüzümü usulca dayayıp, buğulanan cam aralığından onun tenekesine, yani evine, gözlerimle dokunmaya çalışmış sıcak nefesimi hissettirmeye çalışmıştım.
“Korkma! Ben buradayım.” demiştim içimden.
Aramızdaki duygusal yakınlık işte böyle değişen mevsim ürünü havalarda kendisini daha da yoğunlaştırmıştı. Anormal hava şartları duygularımızı anormal bir şekilde yoğunlaştırıyor bizi birbirimize daha köklü bağlıyordu.
Güneşli bahar ve yaz günlerinde ise sokak aralığında oynaşan çocukların sesi ve görüntüsü nasıl tuhaf bir görüntü arz etmiyorsa bizim aramızdaki diyalog da öylesine olurdu.
“İyisin iyi” mırıltısını, köküne düşürdüğüm hayatın en doğal ürünü suyu bağrına aldığında kenarlarında oluşturduğu tomurcuklanmaları bana verilmiş bir cevap olarak alır ve bu şekli gamzeli bir gülüşe benzetirdim. Gözlerimi kısar, yüzümün kenarından bakardım ona sonra, “Seni seviyorum.” diye fısıldardım içimden, beni duymayacağını asla düşünmeden.
Aramızdaki bu adı konulmamış şey gün geçtikçe onun boyuyla birlikte büyümüş, bağlılık mı, bağımlılık mı yoksa ihtiyaç mı olduğunu kestiremediğim onu her gün görme isteğim son haddine ulaşmıştı. Onu görmek istiyor, görünce mutlu oluyor ve beni görünce renklerinin daha da koyulaştırdığını, esen rüzgârlarda yapraklarını daha bir içten hışırdattığı duyuyor bundan da ilgi ve sevgimin karşılıksız olmadığını bana anlattığını hissediyordum.
Bana cevabı hep böyle olurdu zaten, yeşilin en tatlı halini alırdı yüzü ve içinin en derin köşelerinde sakladığı sadece benim hissettiğim deruni kokuları gelirdi burnuma.
Ona gösterdiğim ilgi onu gün geçtikçe daha da geliştiriyordu. Gövdesi kalınlaşıyor, dalları daha da güçlenmeye başlıyordu. Ben onu seviyor o ise bunun karşılığına büyüyordu.
Gün geçtikçe aramızdaki sevgiyle birlikte hacmi de büyüyor, benim yüreğime sığmayan sevgi onun da kabına sığmıyordu.
Bu durum gözlerimden kaçmasa da olacakları düşünmek istemiyordum. Toprağın derinliklerinde küçücük bir tohumken baş verip, gün yüzüne çıkması ve büyümesi için verdiğim sevgi onu istediğim şekle getirmişti. Ama bugün çok farklı bir tercihle baş başa kalmıştım. Onun daha da büyüyüp gelişmesi için ondan vazgeçmek…
Bir zamanlar onu büyütmek için verdiğim sevgiyi şimdi onun daha güçlü, kuvvetli olması için vermem gerekiyordu. Ondan vazgeçmem…
Bir çırpıda söylenen ama yudum yudum içilen bir cümle bu: vazgeçmek… Tıpkı acı gibi…
Sevmek bazen de vazgeçmekti zaten. Ama vazgeçtiğin sevdiğin değil kendindir aslında.
Onun iyiliği için özlemlerini içinin en derinlerine gömüp orada beslemektir. Onu artık göremesen de, görünmez yerlerinde sevgini büyütüp, onun böyle daha iyi olduğunu
düşünüp bundan mutlu olmandır.
Sevdiğim için kendimden vazgeçtim. Tanıdığım bahçe sahibi birine onu alıp toprağa dikmesini söyledim. Daha çok büyüsün, gelişsin, yeşersin diye.
Eve gittiğimde onu her zamanki yerinde göremeyecektim. Yoktu, gitmişti ama bendeki yeri daha da büyümüştü, tıpkı şimdiki mekânında daha da büyüdüğü gibi.
Artık onu görmek için gözlerimi yumacaktım. Çünkü gözlerimi yumunca görüntüsü daha da berraklaşıyordu içimde…
Ve kendimi teskin edeci bir ayetin serinliğine bıraktım
“Gözümün önünde büyütülesin diye senin üzerine benden bir sevgi bıraktım.” (20/39)

17.09.2012