Az şekerli bir kahvenin beni boğazımdan yakan kekremsi tadını hissederken hücrelerimde, dumanı benden ayrılıp bilmem hangi hava sahasını işgal ettiğinden habersiz kurduğum düşlerin gerisinden bakıyorum debdebeli hayatın kenarına.

Hayatın potansiyel kaybedenlerini oynamaktan yorulmuş mimiklerim, jestlerim ve bilumum yerlerim artık figüranca duruşları kanıksamış ve bir başrole ayıracak zamanı kendisinde bulamayacak kadar özgün duruşu takınıyor kalabalık yerlerde.

İki dakika efendi duracağını bilsem, başına iş açmadan eve döneceğine güvensem piyasanın en ağır şiirini yazacağım mesele yok orada, vakti zatında bir omzu düşük kelimeler, son baskısı daha şimdiden tükenmiş umutların yazıcısı olmuşuz kitap kataloglarında. Arka yüzüne en sevdiğimiz sözü değil iki nokta üstüste gelecek cümleler kurup ardından büyük harflerle başlayacak fiyakası sağır isimler yazmışızdır, iyi mi?

Bir ağacın yapraklarını döküşünü ve arkasına bakmadan kafasını göklerin dibine dikip, bahara göz kırpışını bir yazı konusu etmek de mesele değil. Lakin gövdesine yakıştırıp dallarına anlatamadığı bu gayri resmi eylemini; köküne düşüp, üzerine basılınca ses çıkartan bunu da yukarılarda gezinenlere romantizm olarak sunan bir düşmüş yaprağa vefamızdan yapmayız.

Bizim tarafımız ezelden belli. Habil olmuşuz kabillere, yazgının adını koymuşlar değil mi?

Kaç yanlışın bir doğrumu geberttiğinin canı cehenneme. Hayat bize yanlışlarımı iç cebime koyup doğruların cakasını satanların yüzüne bakmamayı öğretti. Yanlışına sahip çıkmayan, birilerinin yerlerinde görünce üzerine çıkıp tepinen, bu arada da üzerine sinmiş hata, kusur ve bilumum günahlarının kokusundan kurtulamamış camekân parlaklarının yedi ceddine sövmeyi de.
Siyah beyaz bir filmin renkli kahramanı olmaz. Ama ormanların güneş ışıklarına alabildiğince engel olduğu, sıkça döşeli bodur ağaçların arasından ince bir şakıyışı besteleyen serçenin hakkını yedi düvel inkâr edemez. Tepelere çıkıp bizimkilere el sallayan adaya düşmüş bir yalnız, bulunup kalabalıklara karışsa n`olur, kalabalık olmaktan gayrı. Bu yüzdendir; en nemli cümleleri rutubetli, damı akmış, sobası akşam ezanından sonra sönmüş odalara yara bandıyla asıp gözlerimizin çatına dayamamız.
Hiç kimseye okumadan bir ömür saklayacağımız şiirler büyütmedikçe, kralın soytarısı olmaya hevesimizi bir ömür kaybetmeyeceğiz, tartışmaya gerek yok.
Yazgının kararını sevmek, bir nafile ibadetin secdesinde ağlamaktan daha sevgilidir, bunu gözümüz olsa da görsek sağ omzumuzda.
Birkaç cümle susmanın fasiküller boyu anlatmaktan daha evla olduğunu da.
Uzaktaki annesine sesini duyurmak için ağlamasının dozajına arttıran ufaklıklar hep gözüme girmiştir, “işini biliyor kerata” tabirini uygun bir dille sunmuşumdur her zaman.
Ama biz artık büyüdük, değil mi Henna? Buradaki Henna da, sadece olaya hava katmak için yapılmış manevra cümlesi.
Fiyakalı cümlelere bir ömür kesiğiz biz, keşke olmasak. Ama din de keşke de yok değil mi?
Aslında olay şu abiler, ablalar; kitabımız piyasada. Duasına adımızı katanlara ithafla yüreklere sunuldu.
Musa`yı beşiğine koyup nehre bırakan anne gibi bıraktık emaneti.
Musa`yı koruyup gözeten sahibi elbet kendisine emanet edilene sahip çıkacaktır.
Yola koyacaktır, yolda tutacaktır…
İstediğiniz bir kitap evine ya da   http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=635921   gibi kitap satışı yapan sitelere başvurup, Bengisu Yayın evinden çıkan, “Yazının Şahitliği” isimli kitabımızı temin edebilirler.
Rabbim hesabın belimizi bükeceği o günde, yazının şahitliği ellerinden tutanlardan eylesin.

17.12.2012