Budizm, Konfüçyanizm, Zerdüştlük, Hinduizm, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi bilinen birçok dinin kaynağı ve ilk hali tevhit, yani İslam’dır. Şirk inancının, tevhid dininin bozulmuş, tahrif edilmiş şekli olduğu hatırlanmalıdır.

Bunun inanç sahipleri için ne anlama geldiği üzerinde düşünmek, payımıza ne düştüğünü görmek ve ibret almakla yükümlü olduğumuz son derece açıktır. Özellikle temel kaynakların konuyla ilgili uyarılarına kulak kabartmamız şarttır. Zira geçmiş ümmetlerin başına gelen sapmalar günümüz Müslümanlarını da bekleyen çok önemli ve hayati bir tehlike haline gelmiştir. Aslında tehlikenin yaşanmakta olduğunu belirtmek daha doğru olur. Bu durum, Müslümanlar açısından basite alınacak, küçümsenecek bir konu değildir.

Yeryüzündeki her ülkeyi, her toplumu, her evi, her kişiyi yönlendirme ve denetleme kapasitesine erişmiş olan küresel saldırıyı dikkate aldığımızda söz konusu tehlikenin çok daha büyük olduğu söylenebilir. Tarih boyunca hiçbir uygarlık, imparatorluk, dünya görüşü ve sistem günümüzdekine benzer yaygınlığa, güce ve kapasiteye ulaşamamıştır. Bundan dolayı; İslam başta olmak üzere ‘öteki’ kategorisi içine giren her farklı inanç, düşünce ve dünya görüşü risk altındadır. Modern Uygarlığın kendine benzemeyenleri, uymayanları etkisizleştirdiği, asimile ettiği, hatta yok ettiğini sayısız örnekle biliyoruz.

Müslümanlar açısından yapılması gereken birçok şey arasında ilk ve öncelikli olan, elbette meselenin farkına varmaktır. Risk ve tehlikeyi görmek ve anlamaktır. Farkındalık oluşmadan tehlikenin boyutu anlaşılamaz ve tedbiri düşünülemez.

Öte yandan; dışarıdan gelenlerden ayrı olarak aynı amaca hizmet eden içeriden müdahaleler ve saldırılar da bulunmaktadır. “Bidat ve Hurafeler, “Saltanatın Etkileri, Mal ve İktidar Hırsı” bunların başta gelenleri olarak sayılabilir.

Küçük ve azken çok etkili olmayan Bidat ve Hurafeler, süreç içinde katlanarak önemli bir yekûn tutunca hakikatin üstünü örten bir perdeye dönüşmüştür. Yanıltıcı, özsüz ve sahte bir din, gerçeğinin yerine geçmiştir.

Öte yandan; yönetimin saltanata dönüşmesi ile Din de dünyevi sistemin içine girdiği çıkmazlara düşmüştür. Orijinalitesinden ve gerçek kimliğinden uzaklaşmıştır. Beşeri zaaflardan, ihtiraslardan azade olmasıyla hak ve adaleti egemen kılabilen Din bu vasfını yitirmiştir.

Saltanat; maddi güç, çokluk, gösteriş, hiyerarşi, ayrımcılık gibi dünyevi sistemlere özgü pek çok hastalıklı unsuru yönetimin vazgeçilmezleri haline getirmiştir. Böyle olunca; siyaset dışı alanlar da siyasetin yol açtığı olumsuzlukların etkisine girerek dünyevileşmekten kurtulamamıştır: Sivil toplum, kültür, ilim, eğitim, ekonomi, hukuk, tasavvufi hayat siyaset karşısında bağımsızlığını koruyamamış ve kaçınılmaz olarak gücün egemenliğine girmiştir.

Sonuçta kitleler, gücü elinde bulunduranlara tabi olmuş ve onların çizdiği doğrultuda hareket etmişlerdir.

Yaşamakta olduğumuz dönemde Müslümanlar dışarıdan ve içeriden gelen çift yönlü yozlaştırıcı, tahrif edici gücün baskısıyla ana doğrultudan kopmuşlardır. Küresel egemen güçlerin dışarıdan; Bidat ve Hurafeler eşliğindeki Saltanatçı yaklaşımın içeriden beslediği birçok dini söylem zihinleri iğfal etmeyi sürdürüyor.

Bundan önceki yazıda anlatmaya çalıştığım Resmi Din veya benzeri anlayışlar, kendini Müslüman olarak tanımlayan büyük çoğunluğun zihnini kuşatmış bulunuyor. Birçok grup ve kişi farklı yerlerden kırparak bütünlüğünü zedelediği indirgemeci bir din anlayışını öne çıkarıyor. Yani hayatın belli alanlarının dışına çıkamayan, ancak tamamlayıcı bir rol üstlenen, kendi dinamikleriyle ayakta duramayan parçalanmış bir Din algısı oluşturuyorlar.

Kimisi; İmanı kurtarmak zamanı diyerek Mekke’den bir türlü çıkamadı ve tamamlanmış bir Din ile bağ kuramadı. Küresel sistem ve milli devletle paralel, eklemlenmiş ve eksik bir din anlayışı üreterek kitleleri uyuşturmayı sürdürüyor.

Kimisi; sanki Peygamber (as) ve onun en yakın arkadaşları hayatın kendisi demek olan siyaseti dışlamışlar gibi, Müslümanın siyasetten uzak durması gerektiği tezini tekrarlayıp duruyorlar. Ama devletin imkânlarından, iktidarın nimetlerinden yararlanmak için türlü yollara başvurmaktan da vazgeçmiyorlar. İslam’ın siyasi görüşlerinin bir projeye dönüşmesini çıkarcı yaklaşıma feda ediyorlar.

Kimisi; Şeyhin, Üstadın, Ağabeyin, Liderin dediklerinden başka bir şey yapılmamasını, akıl ve iradenin onlara teslim edilmesini kurtuluşun tek çaresi olarak gösteriyor. Üsttekiler Allah’ın karşısında mükellef, diğerleri de onlara bağlı kullarmış gibi. İnsanları sorumlu ve sorumsuz iki kategoriye ayırıyorlar. Bir ruhban sınıfı kurarak Dini ihtiraslarına alet ediyorlar.

Kimisi; ‘benim gibi düşünmeyen Müslüman değildir ve ölümü hak etmiştir’ diyor. Dini vahşetle özdeşleşen bir kimliğe sokuyor.

Kimisi; Devletin başında bir Müslümanın olması yeter, gerisi önemli değil’ diyerek, Dinin hükümlerinin anlamsız olduğunu zımnen dillendirmiş oluyor.

Kimisi; ‘Müslümanlık vahşi kapitalizmin emrinde olmayı, küresel projelere hizmet etmeyi gerektirir. Müslümanlar asla inisiyatif kullanıp düzeni bozmamalı, bağımsız hareket etmemelidir’ tezini işliyor.

Kimileri; Müslüman Sol, Türk İslam, Kürt İslam, Modern İslam,  mestdan    Geleneksel İslam ve benzeri tanımlar yapıyor.

Bütün bunlar; bilerek veya bilmeyerek Dini, yani İslam’ı; kimliğinden, bütünlüğünden, özgünlüğünden, özünden, kaynaklarından ve gücünden uzaklaştırma çabalarıdır. İndirgemeciliktir ve tahriftir.