Resim_1368571693Mehmet Alkış, `İnsan Hakları`nda referansın kim olması gerektiğini yazdı.

 


Modern çağın kavramı olarak karşımıza çıkan “İnsan Hakları” ile ilgili olarak Batı`da önemli bir birikimin oluştuğuna kuşku yok. Bunun nedenlerinin başında Batı tarihinin bu konuda çok sorunlu olması ve modern dönemde, bu kamburdan kurtulmak için güçlü bir çözüm arzusunun ortaya çıkması sayılabilir. Ancak, uygulamada bu birikime paralel bir mesafe alındığını söylemek mümkün görünmüyor. Dahası, Batılı toplumlar kendi bünyelerinde ortaya koydukları olumlu örneklere karşılık, sıra egemen oldukları dünyanın öteki toplumlarına gelince, sistematik ve kitlesel ihlalleri bizatihi kendileri hayata geçirmişlerdir. Günümüzde de bu paradoksal tutumlarını sergilemekte sakınca görmemektedirler. Bunun değişmesi de zor görünüyor. Çünkü Batı`nın; tarih boyunca insan algısına kaynaklık eden felsefi arka planı, günümüzde farklı kavramlar ve görünümlerle varlığını sürdürüyor olsa da temelde bir farklılık taşımıyor.
Birçok konuda olduğu gibi, Müslümanların bu kavramla tanışması da sorunludur. Çünkü Müslümanlar genel olarak Batı karşısında mağlup psikolojisi içindedirler. İçinde bulundukları pozisyon; savunmacı, tepkici, önyargılı, savrulmuş, aşağılık duygusu içinde bir ruh halini yansıttığından; duruş, algılama ve değerlendirmelerinde isabet kaydedememektedirler.
ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ
Müslümanların insan hakları ile ilgili teorik yaklaşımı çoğunlukla eklektiktir. Yani, kararsızlık içinde hangi referansa bağlı kalmaları gerektiğini kestirememektedirler. İslami referanslara gönderme yaptıklarında bile çoğu zaman kendinden emin bir duruş sergileyememektedirler. Bazen de muhteva İslami olduğu halde, yöntem ve yaklaşım modernist bir tavrı yansıtabilmektedir.
İnsan hakları ile ilgili teorik çerçeveyi oluştururken, her şeyden önce, olabildiğince, kendinden emin, özgüvene sahip, inandığının arkasında duran ve savunabilen, tarafsız, baskıları reddeden, çıkarcılığa yönelmeden düşünce geliştiren bir ruh hali içinde olmak gerekir.
Sosyal bilimlerin deney alanı ve referans kaynağı olduğu için öncelikle tarihi doğru okumak ve önyargısız değerlendirmek de büyük önem taşır. Dahası, ideolojik yaklaşımı, oluşmuş yargıları, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayı destekleyecek cımbızlama yöntemiyle tarihi arkamızdan sürüklemeye de kalkışmamalıyız.
Bu bağlamda tarihi, siyasi alana hapseden ön kabulden sıyrılmak da şarttır. Yani tarihi, hükümdarlar ve savaşlardan ibaret görmek ve bu açıdan değerlendirmek siyaseti, toplumsal hayatın tek belirleyici gücü saymakla eşdeğerdir. Bu da, siyaset dışı sivil alanın birikimini ve kalıcı etkisini sürdüren kültür ve medeniyetin rolüne gölge düşürür. Batı`da; Aristo, Luther, Da Vinci, Mozart, Descartes, Marks gibi isimler veya Protestanlık, Romantizm, Realizm, Pozitivizm, Sosyalizm, Liberalizm gibi akımlar, İslam tarihinde; İmam Hanefi, İmam Şafii, Buhari, İbni Haldun, İmam Gazali, Mevlana, Yunus Emre, Mimar Sinan, Fuzuli, Muhammed İkbal, Said Nursi gibi sivil şahsiyetler ya da fıkhi ve itikadi mezhepler, tasavvuf ekolleri ve diğer felsefi-fikri akımlar anlamsız kalır. Halbuki, toplumu ve tarihi gerçek anlamda belirleyen, dönüşümü sağlayan sivil alanın temsilcileridir. Asıl, sivil alanın muazzam birikimini dikkate almak lazım.
Sıralanan bu düşünceler ışığında, insan hakları ile ilgili bir kanaat oluşturabilmek amacıyla, dini düşüncenin temsilcisi olan İslam ile beşeri-seküler düşüncenin temsilcisi Batı`nın tarihine insan hakları açısından bir göz atmak yerinde olur. Böylece, yerleşik kimi yanlışlardan sıyrılmak da mümkün hale gelebilir:
Allah`ın son elçisi Muhammed (a.s.)`in, Medine`de kurduğu toplumsal modelde Müslümanlar, başta Yahudiler olmak üzere Müşrikler ve Hıristiyanlarla bir arada yaşamanın esaslarını tarihte ilk kez ortaya koymuştur. Ayrımsız insan hakları, sonraki dönemlerde Müslümanların örnek alacağı biçimde uygulanmıştır. İslam`ın yayıldığı süreçte, Müslümanların egemenliği altına giren yerlerde yaşayan farklı inanç mensuplarının haklarına yönelik olumsuzluklara rastlanmaması bir yana, haklarının korunması dini bir vecibe olarak kabul edilmiştir. Bireysel ve lokal ihlallere rastlamak mümkün olabilir, ama sistematik ve kitlesel ihlaller söz konusu olmamıştır. Bunun içindir ki; tarih boyunca, Müslümanların egemenliğinde olan ve toplumsal ilişkilerin yoğun olduğu şehirlerden, başka inanç gruplarının, sözgelimi, kitlesel bir göçüne rastlamayız. Tam tersine, Endülüs Yahudileri ve benzeri örneklerde olduğu gibi, Müslümanların arasında yaşama tercihinde bulunanları görebiliriz. Geriye dönüp baktığımızda, Kudüs, İstanbul, Bağdat, Şam, Kahire, Tahran gibi sembol şehirler başta olmak üzere, İslam Dünyası`nın her yerinde, özellikle üç dinin mensupları, kimi zaman marjinal inanç grupları ile birlikte sorunsuz biçimde yaşamışlardır. Yaşadığımız coğrafyanın bir uçtan diğer ucuna medeniyetin aynası hükmünde olan şehirlerin geçmişinde de bunu gözlemleyebiliriz. İşte; Diyarbakır, Edirne, Trabzon, Erzurum, Mardin, İzmir, Gaziantep, Hatay, Bursa ve daha niceleri. Son dönemlerde meydana gelen birtakım olumsuzluklardan hareketle bütün tarihi karalamak, ancak bilgisizlik veya önyargılı olmakla açıklanabilir.
SİSTEMATİK HAK İHLALLERİ
Bu noktada sorulması gereken can alıcı soru şu olsa gerektir. Batı tarihinde böyle bir manzarayla karşılaşma imkânımız var mıdır? Buna evet demek mümkün değil. Batı`da bir arada yaşama ve mücadelesiz, bedelsiz insan haklarına sahip olma gibi bir tecrübe yaşanmamıştır. Aksine, sistematik biçimde yapılan ihlaller, soykırımlar, kitlesel göçlerle karşılaşırız. Örneğin; Müslümanların kucak açtığı Yahudileri Batı, Endülüs (İspanya)`te ve Hitler Almanyası`nda soykırıma tâbi tutmuştur. Müslümanlara karşı yapılanları saymak, başlı başına kitaplık bir çalışmaya ancak sığdırılabilir. Endülüs`te eşi görülmemiş kıyım, Haçlı Seferleri sırasında ve Kudüs`te yapılanlar, tarihin değişik dönemlerinde Müslümanlardan Batılıların egemenliğine giren hemen bütün coğrafyalarda işlenenler (Cezayir ve Bosna gibi), bir kanaatin oluşması için yeterlidir.
Bunun ötesinde, Hıristiyanlığın mezhepleri arasında yüzyıllara yayılan savaşlar, Batı`nın bir arada yaşama kültürüne ve İnsan Hakları`na ne kadar yabancı olduğunun gösterir.
Ya etnik temizlik anlamında olanlara ne demeli? Coğrafi Keşifler adı altında, öteki dünyayı talana yönelen Batılıların gittikleri her yerde, orada yaşayan yerli toplulukları kıyıma tâbi tuttuklarını, Batı bizzat çeşitli kaynaklarında, kitaplarında ve ürettikleri sinema filmlerinde dünyaya ilan etmişlerdir. Kızılderililer ve Zencilere yapılanlar bu halkanın ayyuka çıkmış örnekleri olarak karşımızda durmaktadır.
Peki, İslam Tarihi`nin herhangi bir döneminde böyle bir etnik temizlik örneği var mıdır? Tarih bilgisine sahip hiçbir insaf sahibi buna evet diyemez.
Tarihte Müslümanlardan kaynaklanan birtakım olumsuz uygulamalar elbette olmuştur. Ama Batı`yla karşılaştırıldığında devede kulak kabilinde olduğu da bir gerçekliktir. Bunun nedeni, din (İslam), insanların inançlarından, renklerinden, dillerinden, güçsüz olmalarından dolayı baskı ve zulme uğramalarını kesin bir dille yasaklamıştır. Siyasi sistem bakımından dine aykırılıklar taşısa da, toplumsal düzeni İslami referanslara göre oluşturan İslam devletleri, sistematik ve kitlesel ihlallere yönelmemiştir. Olumsuz uygulamalar, kişilerin veya küçük gurupların dini yasakları hiçe sayarak yaptıklarından ibarettir.
Batı`da ise; belirleyici olan din dışı düşünce olduğu için, kötülükleri tanımlayan ve yapılmasından alıkoyan bir otorite ve yaptırım gücü yoktur. İnsan zihni süreç içinde birtakım sınırlar belirlemeye çalışmıştır. Bununla ilgili hukuk, böylece ve deneme yanılma yöntemiyle uzun zamana yayılarak ve toplumların hafızasında derin izler bırakan çatışmalar, göçler, soykırımlar, istilalar, dünya savaşları gibi büyük olayların ardından oluşmuştur. İkinci Dünya Savaşı`nın ardından İnsan Hakları Evrensel Bildirisi`nin kabulü konunun anlaşılmasına uygun bir örnektir.
Birtakım mücadelelerle elde edilen hakların bu mücadeleden önce var olduğu iddia edilemeyeceğine göre, Batı`nın, birçok şeyin farkına varması oldukça geç zamanlarda mümkün olmuştur. Yakın zamanlarda gelişen olaylar, Batı`nın bu konuyu çözecek yeterliğe, iradeye ve niyete sahip olmadığını bir kez daha ortaya koymuştur.
22.11.2007 (YENİ ŞAFAK)