Resim_1369180679Mustafa Yıldız `İnsan Haklarında Yeni Model Arayışları`nı yazdı.

 İNSAN HAKLARINDA YENİ MODEL ARAYIŞLARI

– BU ELBİSE HER BEDENE UYMUYOR –

MUSTAFA YILDIZ 

 

          İnsan haklarının göreceliliği

İlkin bir yanılgının altının çizilmesi gerektiğini düşünüyorum. Tırnak içerisinde “aktüel” insan hakları kavramının evrensel olduğuna ilişkin düşünce yaygın bir yanılgıdan ibarettir. Hiç bir kavram rahminde şekillendiği kültürel ortamdan bağımsız düşünülemez. Şu an tedavüldeki insan hakları kavramının kültürel arka-planını Batı kültür ve düşüncesinin oluşturduğu zaten herkes tarafından kabul edilmektedir. Nitekim kavramın tarihsel ve felsefi arka-planına bakıldığında bu açıkça görülecektir.

Eğer evrensellikten kasıt dünya kültür mirasından yararlanmaksa şu anki kavramsal modelin oluşmasında böyle bir şey olmadığını söylemek mümkün. En azından yeterli düzeyde olmadığı söylenilebilir. Nitekim ne B.M. İnsan Hakları Bildirgesi’nin yazılmasında, ne de AB kapsamındaki insan hakları belgelerinin şekillenmesinde Batı kültür havzası dışında herhangi bir kültür ve uygarlığın dahli olmuştur. Dünya devletlerinin bu bildirgelere imza koymaları bu metinlerin dünya kültür mirasının ortaklaşa şekillendirdiği metinler olduğu anlamına gelmez. Zaten bu da, tamamen, küresel ekonomik ve siyasal gücün dayattığı bir durumdur. Batı, modernitenin dünya ölçeğindeki gücü ve etkisi sayesinde kendine ait olan bir tasavvuru evrensel bir tasavvur olarak sunabilmektedir.

Tarihsel ve felsefi arka-planı itibarıyla batı kültür havzasının ürünü olan aktüel insan hakları modeli farklı kültür ve uygarlık havzalarındaki toplumlara uygulanabilirliği açısından ciddi sıkıntılar oluşturmaktadır. Tanrı, insan, eşya, tarih ve zaman tasavvuru farklı uygarlıkların kendi insan hakları modeline sahip olmaları zaten kaçınılmaz bir şeydir. Kaldı ki kadim dönemlerden bu yana her toplum kendi insan hakları modelini üretmiştir. Ancak, kendi modelini evrenselleştirmek / evrensel olarak lanse etmek sadece Batı’ya nasip olmuştur. Ancak bazı olumlu yanları olsa bile (çünkü hikmet bir toplumun inhisarında değildir), Batılı terzilerce dikilen bu elbisenin her topluma uyacağını iddia etmek bir yanılsamadan ibarettir. Zaten bunun böyle olmadığı yerlerde modern toplum mühendisleri devreye girerek o toplumu bu elbiseyi giyecek hale getirmeye çalışmaktadırlar. Ayrıca Batı uygarlığı, toplum mühendisliğinin yetmediği yerlerde gerektiğinde bu elbiseyi giydirmek için askeri güce başvurmaktan da geri durmamaktadır. İşte bu durum, insan haklarının yerelliğine işaret eden söylemin güç kazanmasına yol açmıştır. Son yıllarda Batılı olmayan aydın ve entelektüeller tarafından gündeme getirilen “İnsan haklarının göreceliliği” söylemi işte böylesi bir vasatın ürünüdür.

Dolayısıyla insan haklarına ilişkin bu algı değişimi kaçınılmazdı. Kısacası insan hakları modelindeki yerellik vurgularının artması ve son yıllarda kavramın git gide yerelliğe doğru evrilmesi zorunlu bir durum olarak ortaya çıkmıştır. Her ne kadar bu söylemin güçlenmesinin ve kavramın yerelliğe doğru evrilmesinin doğuracağı bir takım handikaplar olsa da, aktüel / Batılı insan hakları modeli evrensellik iddiasından vazgeçerek dünya kültür mirasından ve Batı dışı uygarlıkların birikiminden yararlanarak yeni bir model oluşturma konusunda adım atmaya yanaşmadığı sürece bu evrilme hızından bir şey kaybetmeyecektir.

Elbette Batı’nın kendi modelini evrensel bir model olarak dayatmasına karşın tepkisel olarak gelişen yerellik söylemi, kavramın -olması gereken – evrensel yanını görmezden gelen bir anlayışın güçlenmesine yol açacaktır ve açmaktadır da. Ancak evrensel yanı dediğimizde kastedilen evrensellikle neyin anlaşılması gerektiği de ayrı bir sorundur. Yerel olanı görmezden gelen, merkezin terzilerince dikilen bir elbiseyi herkesin giymesini zorunlu kılan bir evrensellik söz konusu olamaz. Çok ironik bir teşbih yapacak olursak; herkesin karnının doyması bir insan hakkı ise, evrensel olan demek, herkesi domuz eti yemeye mecbur etmek değil, herkesi kendi inanç, kültür ve damak tadına uygun olarak doyurmak demektir. Tabi ki meselenin bu derece basit olmadığının farkındayım; ama söylemek istediğim şudur ki, aktüel insan hakları modeli Batıya özgü olanı evrenselleştiren / evrensel olarak lanse eden bir yaklaşıma yaslanmaktadır. Bu durum da Batı dışı kültür ve uygarlıklarda ciddi sorunlara yol açmaktadır. Bu sorunların günbegün artması insan haklarının yerelliği söylemine hız katmaktadır. Yapılacak olan şey dünya kültür ve uygarlık mirasının büyük bir kısmını oluşturan İlahi dinlerin öncülüğünde, diğer din ve uygarlıkların da katılımıyla bir üst kavramsal çerçeve oluşturulması; yerel olanla evrensel olanın alanlarının doğru tespit edilmesi ve herhangi bir uygarlığın kendine özgü tasavvurlarının evrensel bir tasavvur olarak dayatılmamasıdır.

Bunları söylerken kavramın hiçbir evrensel yanının olmadığını söylemek istemiyorum. Elbette herhangi bir uygarlık tüm insanlık için evrensel bir model önerebilir. Ama bu model insan haklarını korumak için tabir caiz ise her beden için standart dikilmiş bir “elbise model” olmamalı; tam tersine bir “çadır model” olmalı. Bütün insanlık insan hakları ihlallerinin yol açtığı kara, yağmura ve doluya karşı bu “çadır”ın altına girmeye ihtiyaç duymalı. Ama hiç kimse onları, kendi elbisesini istediği renk biçim ve şekilde dikmekten ve giymekten alıkoymamalı. Bir “çadır model” herkese uyabilir. Herkes bu “çadır”ın altında kendine yer bulabilir. Ama hiçbir elbise modeli bütün insanlığa uymaz.
          STK’ların insan haklarındaki alternatif arayışlardaki rolü

Sivil toplum kuruluşları insan haklarının sadece söylem düzeyinde değil aynı zamanda eylem düzeyinde de taşıyıcılığını üstleniyorlar. Belki daha ziyade eylem düzeyinde taşıyıcılığını üstlendikleri bile söylenilebilir. Ancak onların insan hakları alanındaki rollerini tek başına olumlamak ya da olumsuzlamak doğru olmaz. Daha dün denilecek kadar yakın bir geçmişte bazı sivil toplum kuruluşlarının askeri müdahaleye ne denli çanak tuttukları hala hafızalardadır. Son yıllarda insan hakları alanında pek çok ihlalin yapılmasında bazı sivil toplum kuruluşlarının rolü azımsanmayacak kadar önemlidir. Bir kuruluşun şeklen STK (Sivil Toplum Kuruluşu) olması onun fiilen SDK (Sivil Devlet Kuruluşu) gibi çalışmasını ve böyle bir misyon üstlenmesini engellememektedir. Bu yüzden bir genelleme yaparak sivil toplum örgütlerinin insan haklarının taşıyıcılığında mutlak olumlu bir rol üstlendiklerini söylememiz doğru olmayabilir. Bir sivil toplum kuruluşu, salt formel anlamda bir sivil toplum kuruluşu olduğu için değil, yaslandığı dünya görüşü ve felsefi düşünceleri gereği böyle bir alanda olumlu roller üstlenmektedir.

Bu tespitten sonra STK’ların insan hakları alanındaki alternatif arayışlara katkıları üzerinde durabiliriz. Elbette STK’ların insan hakları alanında alternatif arayışlar konusunda da önemli bir rolü olacaktır ve olmalıdır da. Ancak bu alternatif arayışları iki noktada ele almak gerekir:

Bunlardan birincisi, yeni bir insan hakları tasavvuru, yeni bir insan hakları anlayışı, yeni bir felsefi arka-plan, diğer bir ifadeyle insan hakları için yeni bir model arayışı…

İkincisi ise, insan haklarını korumak için yeni enstrümanlar aramak…

STK’ların büyük bir kısmı insan hakları alanında teorik/felsefi düşünce üreten kuruluşlar olmaktan ziyade daha çok insan hakları alanında belli enstrümanlarla bu hakların korunmasına katkı sağlamaya çalışan, yeni enstrümanlar üretmeye çalışan kuruluşlar olarak şekillenmişlerdir.

Kuşkusuz birçok STK mevcut enstrümanlarla insan haklarının korunmasının mümkün olmadığını fark etmiştir. Bu da onları yeni enstrümanlar aramaya itmiştir. Her geçen gün STK’ların yeni enstrümanlar bulduklarını, bunları etkin bir şekilde kullandıklarını, tıkandıkları yerlerde yeni enstrüman arayışlarını sürdürdüklerini söylemek bir kadirşinaslık olacaktır. Ancak bu enstrümanların değişmesi insan hakları alanında yaşanılan problemleri çözmeye yetmemektedir. Asıl sorun insan hakları alanında yeni bir model arayışı içinde olan STK’ların olmaması, – hadi daha yumuşak bir ifadeyle söyleyelim – yeterli düzeyde olmamasıdır. Herhangi bir STK’nın böyle bir rolü olmalımıdır, belki bu da tartışılabilir. Doğrusu bunu toplumun alimlerinin, aydınlarının, entelektüellerinin ve düşünürlerinin yapması gerekir. Belki bu noktada STK’lara düşen rol, bu düşüncelerin zemin bulmasına katkı sağlamak, bu düşüncelerin belli platformlarda konuşulup tartışılmasına imkan tanımak, bu tür insanları zaman zaman bir araya getirerek bu alanda düşünce üretilmesinin önünü açmak olmalıdır. Ancak bunun olabilmesi için de, her şeyden önce sorunun insan hakları alanındaki enstrümanların yetersizliğinden mi yoksa mevcut insan hakları modelinin yetersizliğinden mi kaynaklandığının doğru tespit edilmesi lazım.

Ben şahsen bu alanda ciddi şekilde kafa yorulmadığı kanaatindeyim. Örneğin, siz, devletin bazı aygıtlarının yol açtığı insan hakları ihlallerini bu aygıtlarda bazı düzenlemeler yaparak değiştirdiğinizi ve giderdiğinizi düşünebilirsiniz. Ama sorun bizzat aygıtın kendinden değil de devletin yaslandığı felsefi düşünceden kaynaklanıyorsa ve siz bu sorunu görmezden geliyorsanız kısa vadede ve şeklen bazı iyileştirmeler sağlamış olsanız bile bu sorun ortadan kalkmayacak, belki gün be gün daha da derinleşecektir. Bu binanın insani olmadığını, insan onuruna yakışan bazı düzenlemeler yapılması gerektiğini düşünerek binada tadilatlar yapanlar, bu binanın hangi temele oturduğunu düşünmüyorlarsa, bunun üzerine kafa yormuyorlarsa, bu alanda köklü çözümler önermiyorlarsa onurunu koruduklarını düşündükleri birey ilk depremde bu binanın içinde hayatını kaybetmek durumunda kalacaktır.

Kısacası, günümüzde STK’lar – belki de yapıları gereği – uygulamanın yol açtığı sorunları izale etmek yahut asgari düzeye indirmek gibi bir işlev üstlenmektedirler. Mevcut uygulamaları gerçekleştiren yapıların yaslandığı felsefi arka-planı, paradigmayı, dünya tasavvurunu hesaba katmamaktadırlar. En genel anlamıyla aktüel / Batılı insan hakları modeline alternatif bir arayışın içinde değiller. Bu alanda kafa yoran muhtemelen az sayıdaki STK de alternatif model üzerinde ya yeterince düşünce üretemiyor, yada bu düşünceler yeterince yankı bulmuyor. Ortada insan haklarının yerelliği/göreceliliği bağlamında tamamen şovenist, hiçbir insani ve ahlaki zemini olmayan bir söylem dolaşıyor. Bu söylemi dillendiren STK’lar tamamen bir SDK (Sivil Devlet Kuruluşu) gibi çalışıyor. Bu tip STK’ların tutundukları bu söylem aktüel modelin tüm insanlık için ciddi sorunlara yol açmasından değil, bazı yerel güç ve çıkar odaklarıyla kurdukları ilişkiden kaynaklanmaktadır. Uluslararası bazı belgelere ve hukuk normlarına karşı tutunulan “Türkiye’nin kendine özgülüğü” söylemi işte böylesi bir anlayışın ürünüdür. Elbette yukarıda da belirttiğimiz gibi insan hakları alanında her kültürel çevrenin, her medeniyet havzasının “kendine özgülüğü” vardır ve olmalıdır da. Ancak bu, belli güç odaklarının ülke ve toplum üzerindeki hegemonyasının sürdürülmesi için bir argüman olarak kullanılamaz ve kullanılmamalıdır.

Sonuç itibarıyla, STK’lar yeni arayışlarını sürdürmeliler; ancak bu arayışlar sadece enstrüman düzeyinde kalmamalı. Bir yandan uygulamanın yol açtığı sorunları asgari düzeye indirmek için çabalarını sürdürürlerken, öte yandan aynı düzeyde model arayışlarını da sürdürmeliler. Her medeniyet havzasının STK’ları toplumun alim, aydın entelektüel ve düşünürlerinin birikimlerinden yararlanarak, hem insanlık için ortak bir “çadır model” hem de kendi toplumunun insanlarına herkesin kendi inanç, kültür ve güzellik tasavvuruna uygun esnek “elbise model”ler önerebilmeli.

 

Kaynak: Sivil Toplum Dergisi

www.anteppress.com