Kürdistan adı ile ilgili yaygın ve sıradan bilgileri derleyen bir kaynaktan aldığımız şu alıntıyla söze başlayalım:
“Kürdistan” tabirini idari bir terim olarak ilk kullanan Selçuk Sultanı Sencer`dir (1117-1157). Sencer İran`daki Hamedan şehrinin batısındaki Bahar kalesini merkez alan eyalete Kürdistan adını vermiştir. Bu eyalet Zagros dağlarının doğusunda ve batısında olmak üzere Hamedan, Kirmanşah, Dinever, Sincar ve Şehrizor şehirlerini kapsıyordu. Bu coğrafya I3. yüzyıl kaynaklarında Cibal (İran tarafı) ve Cezire Diyarbekirden oluşmaktaydı. 14. yüzyılda Hamdullah Mustafa Kazvini`ye ait Nüzhet`ül Külub adlı eserde Kürdistan 16 kasaba olarak tanımlamıştır.” http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BCrdistan
Çözüm sürecine girdik ama hala zihinler müşevveş! Durulması için zamana ihtiyaç var!
Doksan yıldır önyargılara kurban edilen ve sağlıklı düşünme yeteneğini kaybeden insanların çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Hâlbuki bu topraklarda insanların normal olduğu, düşünme, akletme yetilerini kaybetmedikleri dönemler de vardı. O zaman kendilerine ait kavramlarla şekillendirdikleri bir dünyada yaşıyorlardı.
Kürtler, Anadolu’yu yurt edinmek için giriştikleri mücadelede Müslüman kardeşleri olarak gördükleri Türklerin yanında yer aldılar. Alpaslan’ın komutasındaki orduda Türkler için savaşmakta, yani ölüme gitmekte bir sakınca görmediler. Türklerin davasını Müslümanların davası diye sahiplendiler, onları ayrı gayrı görmediler.
Türkler de Kürtlere aynı duygularla yaklaştı. Irkçılığın henüz dünyanın ve ülkenin başına bela olup bütün insan topluluklarını birbirine düşman etmeden yüzyıllar önce bir Türk, Kürtlerin yaşadığı yere; gocunmadan, kompleks duymadan, kıskançlığa kapılmadan, saygı duyarak, hem gerçekçi hem doğal davranarak, son derece insanî ve İslamî bir tutumla ‘Kürdistan’ adını takmıştı.
O gün başlayan bu birliktelik sayısız sınavdan geçti ve her seferinde tam not aldı.
En son, Osmanlı Türklerinin yaşadığı Anadolu’yu ve Kürdistan’ı birlikte korumaya‘Misakı Milli’ ile yemin ettiler. Bu uğurda birlikte savaştılar. Ama cephede kazandıklarını masa başı tezgâhlarında kaybettiler.
Kürtler ihanete uğradı ve Kürdistan dörde bölündü. Türkiye’de Türk Irkçılığı, Suriye ve Irak’ta Arap ırkçılığı Kürtleri canından bezdiren uygulamalara imza attı. Üç devlet birbirinden kopyaladıkları sayısız kötülük, haksızlık, zulüm, işkence ve cinayet işledi. Kürtlerin tüm hakları red ve inkar edildi. Buna karşı gelenlere her türlü kötülük reva görüldü. Toplu katliamlar gerçekleştirildi. Köyler boşaltıldı, yakıldı, yıkıldı, tahrip edildi. Kitleler uzun yıllar baskı ve dayatmalara maruz bırakıldı.
Sömürgeci Batılı Devletlerin Afrika’da, Asya’da, Latin Amerika’da ve Ortadoğu’da yaptıklarının benzerleri Müslüman Türk ve Arap kardeşleri tarafından Kürt kardeşlerine reva görüldü.
Ama tahrip edici bunca fitne, fesat ve kötülüğe rağmen halkların birbirine düşman olmasını başaramadılar. Olumlu ilişkiler kesintiye uğramadan hala sürüyor.
Akıllara durgunluk veren bu sonuç, modernitenin ürettiği sosyal bilimlerin öngörülerini tuzla buz eden bir duruş ve direniştir. Sanalla hakikat arasındaki muazzam farktır.
*****
Habur Sınır Kapısından Irak tarafına geçince sizi Kürt görevliler karşılıyor ve Kürtçe konuşmaya başlıyorsunuz. Geçiş için gerekli belgeleri Arap harfli Kürtçe formları doldurarak hazırlıyor ve görevlilere teslim ediyorsunuz. Gümrük ve güvenlik görevlileri ile Kürtçe anlaşıyorsunuz.
Devlet görevlilerinin Kürtçe konuşması, yazması, muhataplarıyla aynı dilde anlaşması, Türkiye’de yaşayanların yabancısı olduğu, hatta ilk etapta yadırgadığı bir durum. ‘Vay be! Oluyormuş demek!’ şaşkınlığı… Türkiye’de red ve inkar politikalarını savunanların Kürtler ve Kürtçe için söyledikleri yankılanıyor zihninizde: ‘Kürtler diye bir topluluk, Kürtçe diye bir dil yok’ diyorlardı ya!
Girişte ‘Irak Kürdistan’ına Hoş Geldiniz’ yazısı ile karşılaşıyorsunuz. Şaşkınlık yerini meraka bırakıyor. Nasıl bir yere geldiğinizi anlamaya çalışıyorsunuz. ‘Kuzey Irak’ adlandırmasının doğru ve yeterli olmadığını hemen hissediyorsunuz. Çünkü Irak’tan, Araplardan, Arapçadan eser yok!
Gümrük salonunda Mesut Barzani ve Babası Melle Mustafa Barzani’nin genç yaşlarda çekilmiş fotoğrafları var. İkisi de içinde görmeye alışık olduğumuz yerel Kürt kıyafetleri dışında baş açık, ceket, gömlek ve kravatlı halleriyle adeta karşınıza geçmiş size şu mesaj veriyorlar: ‘Biz de Türkler ve Araplar gibi medeni dünyanın üyeleri arasındaki yerimizi aldık. Kürtleri tarihten silmek isteyenler bunu görsün ve utansın!’
Bunun gerçek anlamı da yıldırım hızıyla bir şerit gibi zihnimiz yalayıp geçiyor: ‘Dün modern dünya, Türkleri ve Arapları sömürgeleştirmiş, Kürtleri de onların baskı ve düşmanlığına terk etmişti. Bugün ise Kürtleri de onların konumuna çıkarmış. Kaynaklarına ve pazarına doğrudan onları muhatap alarak el atmış. Ortadoğu’daki stratejileri içinde Kürtlerin yeni bir rol almasını kararlaştırmış.’
Kürtler bu duruma çoktan razı olmuşlar. Ulus devletlerin ve başlarındaki bölgesel diktatörlerin zulmü altında inim inim inlemektense küresel kapitalizmin patronuna bağlanmayı evla görmüşler. İki kötü arasında kalınca, onlara ‘Halepçe’ ve ‘Enfal’i yaşatanlardan uzaklaşmayı seçmişler.

Bölgenin âlimlerinden Melle Nevzat şu cümleyle durumu özetliyor: ‘KDP dağdayken Din’e bağlıydılar, şimdi dinden uzaklaşıyorlar, modernleşiyorlar. ’

15.05.2013