İslam dinin esası tevhid, nübüvvet, ahiret ve adalettir.
Tevhid; Allah’ın birliğine inanmak ve yaşamını bir olan Allah’ın emir ve yasaklarına göre tanzim etmek, Allah’ın rızasını kazanmak için yaşamaktır.
Nübüvvet; Peygamberlere ve vahye inanmak, Allah’ın rızasını kazanmak için yaşarken Peygamberi örnek almak, dini Allah’ın peygamberinden öğrenmektir.
Ahiret; yeniden dirilişe inanmak, bu dünyada yaptıklarından dolayı ölümden sonra hesaba çekileceğini bilmektir.
Adalet; her hak sahibine hakkını vermek, zerre miktarı haksızlık yapmamaktır. Kuran bunun ölçüsünü “birilerine olan kininizde sevginizde sizi adaletten şaşırtmasın” diyerek ortaya koyar. İşte bu evrensel ilke gerçek adaletin ölçüsüdür.
Ey iman edenler! Allah için adaleti ayakta tutacak şahitler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten ayırarak günaha sürüklemesin. Adil olun. Çünkü bu, Allah`a kulluktaki samimiyetin en iyi göstergesidir. Allah`a kullukta samimiyetinizi sürdürün. Çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Maide 8)
Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanızın veya akrabalarınızın aleyhine bile olsa, – şahitlik ettiğinizde – Allah için şahitlik ederek adaleti ayakta tutun; haklarında şahitlik ettiğiniz kimseler ister zengin olsun ister fakir adaletten ayrılmayın.Şunu bilin ki, Allah her iki tarafa da sizden daha yakındır. Bu yüzden adaletten ayrılarak nefsinizin arzularına uymayın. Hakikati çarpıtıp doğru söylemektenkaçınırsanız, belki insanları aldatabilirsiniz; ama Allah’ı asla aldatamazsınız;çünkü Allah her şeyden haberdardır (Nisa 135)
İslam insanın hayatının her yönünü tanzim eden, hayatın her alanına dair hükümler ortaya koyan bir din. İslam bu hükümlerinde öncelikle adaleti, sonra insanın mutluluğunu esas almıştır.
Adaletin olmadığı yerde zulüm vardır. İnsanlık tarihi ne yazık ki adaletin hakim olduğu bir tarih olamamıştır. Bunun en büyük nedeni tevhidin insan hayatında pek fazla hakimiyet şansı bulamamasıdır. Güç ve hakimiyet insan oğlunun zaaf noktasıdır. Güce sahip olanlar iktidarlarını korumak adına eşsiz zulümler işlemişlerdir.
Nübüvvetin topluma yön verdiği çok kısa dönemler, tevhidin hakim olduğu toplum yapısı içerisinde, gerçek adaletin yaşandığı dönemler olmuştur. İşte Peygamberimizin kurduğu ve yaşattığı Medine İslam toplumu, Tevhidin ve adaletin hakim olduğu böyle bir dönemdir.
Müslümanlara ne yazık ki tarihleri boyunca böyle bir toplumu, böylesine adil bir yönetimi bir daha gerçekleştiremediler. Müslümanlar bireysel yaşamlarında İslam’ı güzel bir şekilde yaşayan örnek birçok şahsiyet yetiştirdiler. Ama ne yazık ki yönetim noktasında Müslümanların çokta başarılı olduklarını söylemek pekte mümkün değil. Yönetime sahip olmak, güç ve hakimiyeti beraberinde getiriyor. Güç ve hakimiyet insanoğlunun en zayıf noktaları. Sahip olduğu gücü Kuran’ın ortaya koyduğu adalet ölçüsü ile kinin ve sevgisinin etkisinde kalmadan kullanan yöneticilere insanoğlu o kadar az şahit oldu ki.
“Demek, iş başına gelip yönetimi ele alırsanız hemen yeryüzünde fesad çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparıp parçalayacaksınız, öyle mi?” (Muhammed 22)
Rabbimizin bu uyarısına rağmen Müslüman idareciler yönetim başına gelince sahip oldukları gücü kaybetmeme adına, kimi zamanda devletin ve milletin maslahatı için eşsiz haksızlıklar yapıp zulümler işleye bildiler.
Güç ve yönetime sahip olmak, insanın öyle bir zaaf noktası ki, İnsanı kendi kardeşinin, hatta oğlunun katili haline getirebilir ki, getirmiş tarihimizde bunun örnekleri bir hayli var.
Güç ve yönetime hakim olma zafiyeti Peygamberimizin ashabını bile, Allah’ın resulünden otuz yıl sonra kardeş kavgasının içerisine düşürdü.
Peygamberimizin vefatından sonra Müslümanlar Hz. Ebubekir’e biat ettiler. Hilafetin kendi hakkı olduğunu düşünen İmam Ali ve eşi Hz. Fatıma Hz. Ebubekir’e biat etmediler. Hz. Ebubekir, Hz. Fatıma’ya göre Fedek arazisini elinden alarak adil olmayan bir uygulama ortaya koymuştu.
İmam Ali ümmetin birliğini, Müslümanların maslahatını düşünerek hiçbir zaman hilafet davası gütmedi. Hz. Fatıma’nın vefatından sonra Hz. Ebubekir’e daha sonra diğer halifelere biat etti. Onları Kuran ve sünnet noktasında hep uyarıcı oldu.
Üçüncü Halife Hz. Osman’ın akrabalarına olan düşkünlüğü, ehil olmayan akrabalarını vali olarak ataması, atadığı bu valilerin adil olmayan uygulamaları, Müslümanlar arasında fitne ve fesadın çıkmasına sebebiyet verdi. Ve bu fitneler üçüncü halifenin mazlum bir şekilde şahadeti ile sonuçlandı. Bu fitne döneminde halife olan İmam Ali, Peygamberimizden sonraki en adil yönetimi ortaya koymasına rağmen, yaşanan iç kargaşadan dolayı bu adil yönetim Müslümanlarca gereğince anlaşılamadı.
Müminlerin annesi Hz. Aişe ve Hz. Talha ve Hz. Zübeyr gibi önemli sahabeler ne yazık ki İmam Ali’ nin gösterdiği duyarlılığı göstermemiş, ehli sünnete göre içtihat farklılığından dolayı, halifeye İmam Ali’ye biatlarını bozmuşlar ve ayaklanarak iç savaş çıkmasına vesile olmuşlardı. Bu çıkış Şam valisi Muaviye’yi cesaretlendirmiş oda halifeye karşı isyan bayrağı açarak asi ve baği olmuştu.
İmam Ali’nin yönetim anlayışında adaletten zerre miktarı şaşma olmamıştı. Beytülmalın imkanları tüm Müslümanlara eşit bir şekilde dağıtılıyordu. Ama olan kardeşi Akil’e bile hiçbir ayrıcalık gösterilmemişti. Maslahat adına adaletten taviz verilmemiş, Allah için doğrusu ne ise o yapılmıştı. Muaviye’yi bir süre valilikten azletmemesinin maslahata uygun olacağını Abdullah ibni Abbas söylediğinde, Doğru tavrın Muaviye’nin yönetimde kalmaması olduğunu söylemişti. Çünkü Muaviye adil bir yönetici değildi ve Bizans sultanları gibi yaşıyordu.
Muaviye çeşitli hilelerle Şam’daki etki alanını genişletmeye başlamıştı. Amr b. As’ın hilesi ile Sıffın’da yenilgiden kurtulmuştu. Ve insanlar Muaviye’nin çok iyi bir siyasetçi olduğunu, İmam Ali’nin ise siyaseti bilmediğini söylüyorlardı. İmam Ali İse Allah’tan korkmasaydım insanlar benim nasıl iyi bir siyasetçi olduğumu görürlerdi diyordu. İmam Ali hiçbir siyasi hesap yapmadan sadece adaleti esas alıyordu. Rakipleri ise Adaleti değil maslahatı ve her türlü siyasette hile ile başarıyı esas aldıklarından zahiren başarılı olmuş İslami hilafet saltanata dönüşmüştü.
İmam Ali’den sonra Müslüman idareciler ya kendi yada devlet maslahatı için hep adaletten taviz verdiler. Suçsuz insanları, kendi kardeşlerini, hatta kendi çocuklarını maslahat adına saltanatlarına feda ettiler, katlettiler. İşin kötüsü bu tavır İslam adına meşruiyet kazandı. Bugün devlet yöneticileri değil İslami cemaatler bile adaleti değil cemaatin maslahatını ve menfaatini esas alır hale geldiler.
Bediüzzaman hazretleri siyasetten, şeytandan kaçar gibi uzak durulması gerektiğini söylerken, Müslümanların tarafgirlik anlayışı ile kendi partilerindeki takvasız birini, karşı partideki takva sahibi Müslüman’a tercih edeceklerini söylüyor. Bugün aynı tavrın cemaatlerde olduğunu görseydi acaba ne derdi doğrusu merak ediyorum. Bugün cemaatlerde siyasi partiler gibi tarafgirlik anlayışı ile hareket ediyor, adaleti hakkı, hukuku dikkate almıyorlar.
Bir Müslüman’ın en bariz vasfı adil olmasıdır. Bizler ya şahsi menfaatimiz ya cemaat menfaati, yada parti menfaati mantığı ile hareket ediyoruz. Allah bize ne olursa olsun adaleti emrederken, biz adaleti değil maslahatı, ve mefaati tercih ediyoruz. Onun içinde örnek İslam toplumları, İslam cemaatleri oluşturamıyoruz.
Ne yazık ki bugün İmam Ali’nin takipçileri olduklarını söyleyenlerde bu zafiyetten kurtula bilmiş değiller. Onlarda adalet adına değil maslahat adına politika belirliyorlar.
Sözün özü adalet İslam’ın esasıdır. Ve ne olursa olsun Müslüman’ın adaletten ayrılmaması gerekir.