0UTcx0IQgoM1gR-TZXbPWCUZ6VEEEA1N9qfGhEBuVzvsgnzlquLcqI2lUxAHQVdUpp65BwSU2Vm68VOrPW-pShP0IQuUYZKxEOgnWNRAIiTVpSNz_1XN=w180-h250-ncİslamcılık; halkı Müslüman olan ülkelerde, ilk kez İslam dışı yönetim anlayışının uygulanmasına karşı bir tepki olarak ortaya çıkmış olan hareketlerin, toplumsal, kültürel, ekonomik, siyasi vs. yaşamın tüm alanlarında İslam’ın ilkelerinin yeniden hayata geçirilmesini savunan yaklaşımını ifade eden bir kavramdır.  Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde, imparatorluğun yıkılmasını engellemek amaçlı bir siyaset tarzı olarak gündeme gelmiş ve özellikle II. Meşrutiyet döneminin en güçlü akımı olmuştur.

Cumhuriyet döneminde İslamcılık düşüncesi ve hareketi, Cumhuriyet kadrolarının batılılaşma ve modernleşme projeleri çerçevesinde bir kırılma yaşamış ve uzunca bir süre geri çekilmiştir. Özellikle 1923-1950 arasında tek parti uygulamalarının baskıları altında bir ölüm-kalım savaşı veren İslamcılık, 1950 sonrasında demokrasiye geçişle birlikte yeniden siyaset sahnesine dönmüştür. Ancak tevhidi bir siyasal hareket olarak İslamcılık, 1970’lerden sonra ortaya çıkmış ve bu tarihten sonra gittikçe güçlenmeye başlamıştır. En güçlü dönemi 1980’lerin ortalarında 1990’ların sonuna kadar olan dönemdir. Bu dönemde İslamcılık, Sudanlı düşünür Abdulvahhab El-Efendi’nin ifadesi ile “gittikçe homojenleşen dünyada tek farklı ses” olarak ifade edilmiştir. İslamcılar tarafından sorunların tek çözüm adresi ve insanlığın son sığınağı olarak gösterilen İslam, bir toplumsal hareket olarak bu dönemde en güçlü muhalif hareket olmuştur. 28 Şubat gibi çeşitli engellemelere rağmen, İslamcı kadrolar 2000’lerin başında işbaşına geçmiş ve ülkede görece başarılı bir yönetim göstermiştir.

Ancak bu başarının temeli İslam ve İslamcı görüşler değildir. Liberal bir başarı öyküsüdür. İslamcı kadroların işbaşına gelmesi ve 12 yılı aşkın bir zamandır ülkenin yönetiminde kalmaları İslamcılık için hem bir takım fırsatlar, hem de bazı tehditler yaratmıştır. Tehditlere baktığımızda, öncelikle imtihanın farklı bir aşaması karşımıza çıkmaktadır. İktidarla imtihan, İslamcıların ilk kez karşılaştıkları bir zorlu bir imtihan türüdür.

Fırsatlar açısında bakıldığında ise İslamcı kadrolar, Müslümanların dinlerini daha rahat bir ortamda yaşamalarının önünü açmıştır. Ancak daha önemli bir fırsat, İslamcılığın iddialarının test edilmesidir. İslamcılar, bu iktidar döneminde önceki iddialarıyla yüzleşecek ve savunduklarını pratiğe dökme imkânı bulacaklardır. Eğer İslam insanlığın son sığınağı, bütün sorunların çözüm kaynağı ise (ki bütün Müslümanlar buna iman ederler, İslamcılar başarısız bile olsa) İslamcılar, sorunlara somut çözümler üreterek bu topluma, İslamcılığın projelerini ikna yolu ile kabul ettireceklerdir.

İşte bu nokta, İslamcıların en büyük sorunudur. İslamcılar bugüne kadar kendi projeleri çerçevesinde işler yapıp, İslamcılığın başarısını ortaya koyamamışlardır. Hatta günümüz şartlarında yüzleşmeleri gereken birçok konu vardır. İslamcı söylemlerin içi boş sloganlar olmaktan çıkması için çok ciddi bir çaba sarf etmek gerekmektedir. Örneğin “zekât verilen bir toplumda yoksulluk olmaz” söylemi, günümüz için geçerli değildir. Bu toplum zekât veren bir toplumdur ve yoksulluk problemi, çözülmek şöyle dursun, anlaşılamamıştır bile. Çünkü modern yoksulluk, İslam fıkhında yer alan yoksulluktan çok farklıdır. Günümüzde, “mutlu azınlık” olarak ifade edilen üst düzey gelir sahipleri dışında, hemen herkes yoksul durumundadır. Ancak bu yoksulluk, göreli yoksulluktur, mutlak yoksulluk değil. Mutlak yoksulluk, temel ihtiyaçlarını karşılayamamak anlamına gelir. Oysa göreli yoksulluk, tüketim toplumunun ürettiği ihtiyaçlar çerçevesinde, lüksün yoksulluğudur. Ayda 5000 TL kazanan bir kişi de yoksulluk çekmektedir. Fakat bu, lüksün yoksulluğudur. Kapitalizm, insanın zaaflarına hitap ederek, herkesi yoksul konumuna düşürmektedir. Lüksün yoksulluğu, zekât ile çözülemez. Aylık 5000 TL kazanan bir kişinin, bu para ile geçinemez bir durumda olması, asgari ücretle geçinen kişiye “kanaat et” demesini anlamsız kılmaktadır. Bu durum bize, modern yoksulluğu anlayarak, olguya farklı bir yaklaşımla yaklaşmamız gerektiğini ifade eder.

Sadece yoksulluk değil, birçok konuda durum aynıdır. İş ve işçi güvenliği, sosyal haklar, gelir dağılımı eşitsizliği, güvenlik meselesi, kültürel politikalar vs. konularında İslami çerçevede pratikler ortaya koyabilmek için İslamcıların, somut çözümler üretmeleri gerekmektedir. İslam’ın en temel özelliği, ütopik kurgular ortaya koymak değil, yaşanabilir gündelik pratikler ortaya koymasıdır. Eğer, gündelik hayatta yaşanabilir pratikler ortaya koyamazsa, İslamcılığın vaatleri, altı doldurulmamış sloganlar olmanın ötesine geçmeyecektir. İslam’ı diğer din ve ideolojilerden ayıran en önemli boyut, yaşanabilir olmasıdır. Bugün İslamcı kadroların işbaşında olmaları, kendilerinden beklenen hak, hukuk, adalet merkezinde yukarıda sayılan sorunlara çözümler üretmeleri İslamcılık açısında bir fırsattır. Ancak İslamcıların, modern dünyanın gerçekleriyle, kapitalizmle, tüketim toplumu olgusu ile ciddi bir biçimde yüzleşmeleri gerekecektir. Aksi takdirde Sabancı ve Koç gibi isimler üzerinden kapitalizm eleştirisi yaparken, Ülker gibi pratik açıdan farkı olmayan ve İslami bir toplumda ortaya çıkmaması gereken Müslüman kapitalistler ortaya çıkar.

Dolayısıyla İslamcılık, geleceği açısından önemli bir noktada bulunmaktadır. Ya kendi dinamikleri ile bir gelecek tasavvuru oluşturacak, ya da umutlar bir başka bahara kalacaktır…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here