Resim_1305549589VAHİY MERKEZLİ DÜŞÜNCE BAĞLAMINDA İSLAMIN MODERNİTEYE İTİRAZI – MODERNİZMİN KISKACINDA İSLAM

 

Anteppress – Makale

İktidar olmanın en bariz vasfı, soru sorma gücünü elinde bulundurmaktır. Soru sorma hakkını elinde bulundurmak,gerçekte egemenlik hakkını elinde bulundurmaktır.Bu hakkı elinde bulunduranlar sadece ne sorulacağını değil,aynı zamanda ne tür cevaplar verilmesi gerektiğine de karar verirler.

İslam coğrafyasında 200 yıllık bir mazisi olan modernite ve onun yaşamı pratize eden şekli olan modernizm batıda ekononik ve toplumsal koşulları itibariyle 16.yy.da filizlenen, felsefi gücünü 18.yy .Aydınlanma felsefesinden alan, aklı ve insanı hayatın merkezine koyan yapısıyla yaşamı rasyonalize eder.Dini toplumsal yaşamda arka plana iterek laikliği ilke olarak benimser.

Kısaca modernite düşünsel olarak aydınlanma çağına, politik olarak Fransız Devrimine ekonomik olarak da Sanayi Devrimine bağlıdır.

Bu düşünsel, politik ve ekonomik süreçlerin hiç birisini yaşamamış olan İslam toplumunu, kendi içindeki batıcı aydınların halkı yönlendirmesi ve siyasal iktidarın modernleşmeyi bir devlet politikası olarak benimsemesi dolayısıyla ,sivil alana mekanik müdahaleyle ve tepeden inmeci yöntemlerle topluma yabancı olan bu düşünce,inanç ve hayat biçimini “medenileşme”,”muasırlaşma” adına kabule zorlamıştır.

Maalesef bizde yaklaşık 200 yıllık bir geçmişi olan modernizm; İslam toplumunu başta İslam olmak üzere tüm değerlerinin rasyonel sorgulamalarına muhatap olmuş,sorgulayan da cevap veren de kendisi olmuş bu yolla kendi iktidarını oluşturmuştur.

Bu uğursuz dönem, Kitabın anlamının modern akılla yozlaştırıldığı, aklın vahyin önüne alındığı tabiri yerinde ise aklın vahye hakem tayin edildiği ve bu suretle de hikmetin yitirildiği bir dönemdir.

Hikmeti yitirdiğimiz bir dönemde yaşıyoruz. Modern düşüncenin eli kalbimizi avucunun içine almış, bütün kirlerini oraya boşaltmakla meşgul. Tuzaklarını ayaklarımızın altına seriyor aklımızı ve kalbimizi müşevveş hale getirerek istikametimizi değiştirmeye çalışıyor. Ne yazık ki, bunda da başarılı olmuş, İslam toplumunu birbirlerinin dillerini anlamayanlardan oluşan babil kulesine dönüştürmüştür.

Batılılaşmayla birlikte dinsel, tarihsel ve kültürel anlamda geçmişi ile epistemolojik bir kopuş yaşayan İslam toplumu değersizliğini 1839 Tanzimat Fermanıyla ilan ederek batıdan demokrasi, laiklik, liberalizm, hümanizm gibi içi batılılarca doldurulmuş, bizde maddi,siyasi ve hukuki karşılığı olmayan ve batının tarihsel ,siyasal,dini ve kültürel tecrübesinin ürünü olan “değerleri” sorgusuz sualsiz alarak hayatı şekillendirmeye,bu kavramlarla hayatı anlama ve anlamlandırmaya çalışmıştır.Ancak rasyonel aklı esas alan modern düşünce bilimin öncülüğünde insanlığa vaat ettiği yeryüzü cennetini gerçekleştirememiş, bilakis insanlığı güvensizlik,kuşku ve kaosa sürükleyerek onun hayatını cehenneme dönüştürmüştür. Bilimsellikle övünen ve pozitivizmi yeni insanlık dini olarak ilan eden A.Comte yaşamış olsaydı, modern hayatın insanlığı bunalıma sürüklediği, yalnızlaştırdığı şu yaşadığımız çağdaki insanlıktan her hal de özür dilerdi.

İslam’ın moderniteye ve onun yaşanma şekli olan modernizme ciddi itirazları vardır. Şöyle ki; Modern düşünce hayatın merkezine insanı ve onun aklını koyar, akılla izah edemediği,deney ve gözlemle doğrulanamayan ve doğrulanması bu yöntemlerle mümkün olmayan kutsalı ve onun hakikatlerini reddeder ,İslam ise hayatın merkezine yüce yaratıcı olan Allah’ı ve onun insana en büyük ikramı olan vahyi koyar,aklı bir nimet olarak kabul eder,akla mutlak bir otorite nazarıyla bakmaz,insanın sınırlı bilgisiyle iş gören ve vahyin yol göstericiliğine muhtaç bir araç olarak görür.Aklı göz’e vahyi ise güneş’e benzetir ve ışığın olmadığı yerde göz görmez ve göremeyince de vehimlere dalarak karartılara hakikat nazarıyla bakar.   

Modern düşüncenin mutlaklaştırdığı akıl, çivisi düşmüş pergel gibidir çoğu zaman heva ve hevesin güdümünde çalışır. Öyle ki, heva’sını tanrılaştırır.Hevanın tanrılaşması,nefs’in diğer bütün ahlaki erdemlerini kaybedip “ben (ego) “şeklinde kendini mutlaklaştırması,varlığın merkezini işgal ve istila etmek üzere bütün her şeyi istek ve tutkuları doğrultusunda egemenlik altına almaya yönelmesiyle olur.Ben’in bu hali nesneleri seçen gözün görmemesi – ki buna basiretin yerini basarın alması denir-sesleri alan kulağın işitmemesi ve olağanüstü koordinasyonlar kurma becerisini gösteren aklın düşünmemesidir.Casiye Suresi,45/23 te Allah (cc) şöyle buyurur: “Şimdi sen,kendi hevasını ilah edinen ve Allah’ın bir bilgi üzerine kendisini saptırdığı,kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne perde çektiği kimseyi gördün mü?”

Avrupa’nın aydınlanmacı filozofları,ilahi menşeinden kopardıkları aklı kendi başına ve kendinde özgürleştirici misyonla tanımlayıp mutlaklaştırırlarken ,aklın kendi başına ve kendinde tamamen özgür ve bağımsız olabileceğini tasarladılar.Bu ise büyük bir yanılgıydı.Çünkü ilahi menşeinin aslı olan ruhun nuruna yada nefsin formlarına bürünmüş olan heva’nın aslı olan nar’a yakınlığı ve yatkınlığı nisbetinde akıl bağımlıdır.Akılla ilgili tartışmalarda aklın bağımsız olup olamayacağına bakmaktan çok,onun bağımlılığının niteliğine ve menşeine bakmak daha uygun olur.Kur’an da tasvir edilen Hz.İbrahim (a.s) ile puta tapıcı kavmi arasındaki mücadelenin (bkz.Enbiya,59- 67) anahtar terimleri bağımlı akıl ve vicdan konuları etrafında dönüp dolaşır.Bu kıssada mantık ve akıl bakımından hakikatin bilgisine ulaşan ve üstelik bu hakikat vicdanları (enfüsihim) tarafından da teyid gören kavim,bir anda ve bütün bunlara rağmen eski hallerine dönüşün trajik örneğini sergilerler.

Modern düşünce ontolojik ( varlıkbilim-varlık felsefesi) sorunlara cevap bulamaz, bu sorunu akılla izah edemediği için görmezden gelir ve epistemolojik(bilgi felsefesi) sorunlara sınırlı aklın ölçüleriyle çözüm bulmaya çalışır. Oysa İslam önce kainatın ve insanın yaratılışını,onun anne karnındaki embriyolojik gelişimini(bilim bu konudaki bilgiye asırlar sonra ulaşmıştır.)insanın yaradılış gayesini ve öldükten sonra nereye gideceğini izah ederek bu konuda insan aklını ve vicdanını sürekli meşgul edecek sorulara cevap vererek ona istikamet tayin eder.

Modern düşünce genelde dini özelde ise İslam’ı sadece inanç ve ibadete indirgeyerek onu toplumsal hayattan dışlamaya çalışır. Oysa İslamiyet kendisini ed-Din olarak nitelendirir. Yani kendisini hayatın ta kendisi olarak insanlığa takdim eder.İslam, bazı entelektüel derinlikten yoksun,modern kavramlara aklını esir etmiş sözde aydınların (aslında kendilerini bile aydınlatamamış) kişilerin söylem haline getirdiği gibi sadece şeriattan ibaret de değildir,şeriat sadece islam’ın bir yönüdür. İslam dininin ed-Din terimini,insan hayatının bütün boyutlarını,dışarıda hiçbir şey bırakmamacasına kucaklayacak şekilde kullanmasının sebebi de budur.Din genel anlamda ; insanın inanç,düşünce ve hayat alanlarında hüküm vazeden,bu alanları tanzim etme iddiasında olan bütün sistemlerdir.Bu açıdan modernizm ve onun felsefi alt yapısını oluşturan ve hayatı anlamlandırma iddiasındaki materyalizm,sekülerim, rasyonalizm pozitivizm,siyasal alandaki yansımaları olan laisizm ,faşizm kapitalizm,sosyalizm vs.bütün izmler hatta ateizm birer dindir.Bu itibarla dinsiz toplum olmadığı gibi dinsiz devlet de yoktur.Bu nedenle dini toplum-dinsiz toplum,dini devlet-dinsiz devlet gibi ayrımsal tanımlamalar yukarıda en genel anlamıyla verdiğimiz din tanımıyla açıkça çelişmektedir.

Modern düşünce islam’ı da rasyonelleştirerek onu salt akılla anlamaya çalışır. İslam’ın akıl dini olduğu safsatasını kendine ilke edinerek aklını Kur’ana ve sünnete hakem yapar.Maalesef din eğitimi almış bazı modern ilahiyatçılar da bu söyleme İslam’ı savunma adına iştirak ederler.Oysa yaygın ve yanlış kullanımıyla İslam akıl dini değildir.Bilakis aklı inşa eden bir dindir.Aklı vahiy ve sünnetle inşa edilmemiş bir insanın islamı gerçek manada anlaması mümkün değildir.Allah (c.c)’ın gör dediği yerden görebilmesi için aklını ve kişiliğini vahiyle inşa etmesi gerekmektedir.Aksi halde heva ve hevesini akla uydurup (rasyonelleştirip) şeytanın gör dediği yerden görür de doğru gördüğünü zanneder.

Küfür ehli yüzyıllardır içi boşaltılmış, çağa hitap etmeyen bir İslam sunma çabasındadır.İçini boşalttığı İslam’ın içini modernitenin sunduğu müflis değerlerle doldurarak sahih islama karşı sahte bir İslam sunmanın uğraşısını vermektedir.Modern insanın kolay aldanabileceği zayıf noktaları tespit edip oradan nüfuz etmeye çalışmaktadır.Çoğu zaman bunu islam’ın önüne veya arkasına bir takım sıfatlar ekleyerek Müslümanları manipüle etmekte ve sunduğu değerleri İslam adına meşrulaştırmaktadır.

Bu gün İslam dünyasının içine düştüğü duruma bakarken utanç duymamak işten bile değildir. Kendi köklerinden uzaklaştıkça uzaklaşmış,geleceğini ve kurtuluşunu batının tefessüh etmiş değerlerinde aramaya başlamıştır.Müslüman aydınların bir kısmı İslam’ı reforma tabi tutarak sanki İslam’ın artık modern dünyaya vereceği bir cevabı yokmuş gibi davranmaya çalışıyorlar.

Oysa İslam sunduğu evrensel mesajla dipdiri ayakta durmakta ve kendisi dışındaki tüm sistemlere ciddi itirazlarda bulunarak onların karanlığından kendi aydınlığına insanları davet etmektedir.

İstikametinizin Kur’an ve Sünnet olması duasıyla… Av.Hüseyin KURŞUN