Resim_1322735331Her düşünce sisteminin/ideolojinin kendi içinde tutarlı olmak gibi bir zihinsel zorunluluğu vardır.Aksi taktirde kendisine inanacak ve uğrunda mücadele sarf edecek akıl sahibi kimse bulamayacaktır

Anteppress – Gaziantep

Her düşünce sisteminin/ideolojinin kendi içinde tutarlı olmak gibi bir zihinsel zorunluluğu vardır.Aksi taktirde kendisine inanacak ve uğrunda mücadele sarf edecek akıl sahibi kimse bulamayacaktır.Ve yine her düşünce sistemi kendi dünyasını inşa ederken diğer düşünce sistemleri/dinler/ideolojileri çürütecek ve kendisini savunarak haklılığını ispatlayacak argümanlar geliştirir.Bu bağlamda dayandıkları dünya görüşünün/hayat nizamının kurucusu başta olmak üzere,o nizamın yada dünya görüşünün temsilcileri olan selef ve haleflerin görüşlerini kendi görüşleriymiş gibi algılayıp pazarlamaya çalışırlar.

Bir süre sonra belirli oranda bir “mümin” kitlesine ulaşan bu toplumsal kümenin zihni,sahipliğini yaptığı düşüncenin ve bu düşüncenin kaynaklık ettiği hayat tasavvuru tarafından blokajlanır.Yani düşünsel anlamda kendi dünyasının içine hapsolur.Davasının ütopik ideallerinin ayağını basacağı gün olan “ altın çağını” bekler.Zira beklenen altın çağ , hem mümin kitleye hayat enerjisi pompalayan bir tüp , hem de umutlarını yeşerten bir ışık vazifesi görür.

Felsefeler çağının sona erip ideolojiler çağının başladığı 19 yy. Liberalizmin ,Komünizmin,varoluşçuluğun ve faşizmin birbirleriyle “hakikat” yarışına girdiği ve hepsinin de ortak rakip olarak seçtiği din ile mücadele ettiği ,kendilerini onun yerine ikame etmeye çalıştıkları bir çağ olmuştur.Ancak bu ideolojiler 20.yüzyılın daha ilk yarısında iflas etmiş,sundukları “hakikat” in ölümcül birer aldatmaca olduğu hayatın pratiğinde ortaya çıkmış bu nedenle de yok olmuşlardır.Ama dine karşı zihinlerde geliştirdikleri tasavvurlar varlığını farklı versiyonlarla devam ettirmektedir.”Akıl” ve “bilim”i esas alan hayat anlayışı (pozitivizm), darvinizm eksenli ırk anlayışı ve etnisite odaklı ulus anlayışı gibi daha bir çok dine karşı kendisini konumlandıran anlayışlar, insanları dinin ruh ve mana köklerinden ve sunduğu mesajlardan uzaklaştırmıştır.

Batıda aydınlanmanın kaynaklık ettiği reform ve Rönesans hareketleri ile Hristiyanlık bilim karşısında yenilgiye uğramıştır.Bilim karşısında itibarı zedelenen Hristiyanlık bir süre sonra siyaset felsefecilerinin ( J.J.Rousseau,Thomas Hobbes,John Locke,Machiavelli vs.) de hedefi haline gelmiş ve nihayetinde siyaset/devlet yönetimi üzerindeki etkinliğini de yitirmiştir.Bu gün Hristiyanlık, kendi bağlılarının dünyasında inanç ve ahlakın dışında söz söyleme konumunda olmayan bir din haline gelmiştir. Hristiyanların İsa (A.S) atfederek söyledikleri “Sezar’

Modern dönemle beraber,batının aydınlanmacı akılla inşa ettiği medeniyet diğer medeniyetler karşısında maddi anlamda hızla gelişmiş ve güçlenmiştir. Demirin ve kömürün sanayide etkin ve çok amaçlı kullanımı, bilimsel keşif ve icatlar baş döndürücü bir gelişme göstermiş ve nihayetinde sahip olduğu teknoloji ile doğaya hakim olup onu kontrol altına alırken bu gelişimin kaynağı olarak gördüğü aklı ve bilimi yücelterek putlaştırmıştır.Aklı kendinden bağımsız ( İ.Kant’

Bu dönemde İslam toplumunu içine kapanmış,üretkenliğini yitirmiş deyim yerinde ise bir uyku döneminde olduğunu tarihi kaynaklardan müşahede ediyoruz. Askeri,ekonomik,siyasal ve entelektüel anlamda batıdan geri kaldığını fark ettiğinde ise onunla yüzleşip kendisini yeniden ihya edeceğine “ötekini” kör bir şekilde her yönüyle taklit etmeye başlamıştır.Gelinen noktada batının ve doğunun kalbi birbirine benzedi.Daha ileri giderek onları kendimize veli edindik.Halbuki,onlar birbirlerinin velisidirler.

Modernitenin kaynaklık ettiği modern hayat batı tarafından , genelde dünyaya özelde ise İslam ülkelerine ihraç edildi ve adına da modernizasyon denildi. Maalesef ,moderniteyi İslami perspektifte sorgulayacak entelektüel birikim ve mirası şiddetle reddeden ve adına “irtica” diyen , geçmişle olan ontolojik ve epistemilojik bağı koparmayı bir modernleşme politikası olarak dayatan “batıcı” devlet otoritelerinin hakimiyeti moderniteyi bir yaşam tarzından ibaret görmemizi sağlarken,onunla entelektüel hesaplaşmamızın önünü tıkamıştır.

Postmodern dönemi yaşadığımız şu zaman diliminde,din ile dost bir ilişki içinde olduğu izlenimini veren postmodern düşünce ,dine karşı olma tutumunu daha sofistike yöntemlerle icra etmekte,dinin sunduğu hakikatin içine kendini var eden kavramları yerleştirerek onun içini boşaltmakta ve kendi hayat tasavvuruna uygun bir dönüşüme uğratmaktadır.

Postmodernizmin izafileştirici ve indirgemeci mantığı, dinin mutlak olan iman hakikatlerini ve ahkam yönünü izafileştirerek belirsizleştirmekte, amelleri de görüntüye indirgeyerek kamusal alanda iç dünyası fakirleşmiş teşhirci bir dindar tipi oluşturmaktadır.

Postmodernizmin dönüştürdüğü “ Müslüman” , dönüştürülmüş olan dinini yorumlarken artık “insan hakları”,demokrasi,çoğulculuk,hoşgörü,liberalizm,ortak akıl,dinlerin aşkın birliği,hümanizm(insan merkezcilik) gibi kavramları “evrensel (leştirilmiş)” anahtar terimler olarak dinin yorumunda kullanmaktadır.

Varoluşçu ekolün önde gelen isimlerinden Heidegger insanın dilde ikamet ettiğini ifade eder.Bu yerinde bir tespittir.Yukarıda belirttiğim kavramları üreten dil ve bu dilde ikamet eden insan bize ait olmadığı gibi, bu insanların dini,tarihi ve kültürü de bize ait değildir.Bize ait olmayan dil,onun ürettiği kavram ve bu kavramların inşa ettiği kültür kendi dinimize,kültürümüze ,geleneklerimize yaklaşımımızın aslında kendi yaklaşımımız olmaktan ziyade onların yaklaşımı olduğu sonucunu doğurmaktadır.Aslında bu durum eleştiregeldiğimiz “oryantalist bakış açısının” postmodern versiyonundan başka bir şey değildir ve maalesef hastalık düzeyinde yaygındır.Başta ilahiyatçılarımız olmak üzere kendilerine müslümanlarca kanaat önderi payesi verilmiş bazı “aydınların” bu hastalığı müslüman topluma medya ve sair kitle iletişim araçlarıyla yaydığı acı bir gerçektir.Bu acı gerçek ; küresel düşünce ve kültür merkezleri tarafından ( ABD başta olmak üzere batı ) üretilen yukarıda saydığımız kavramlar vasıtasıyla inşa edilmiş verili hayatın merkeze alınmasına, dinin ve onun inşa ettiği dünyanın ise periferiye atılmasına neden olmaktadır.Dolayısıyla yaşadığımız hayata din (Kur’an , sünnet ve icmanın temel çerçevesini çizdiği din) ne diyor sorusunu artık sormuyoruz.Bunun yerine hayatımızı ve yaşam tarzımızı dine nasıl doğrulatırız sorusunu sormak suretiyle tabiri yerinde ise arabayı atın önüne koşuyoruz.

Batının küreselleştirdiği medeniyet ve onun inşasının yapı taşı olan kavramlar müslüman zihnini ve hayatını dönüşüme uğratmıştır/uğratmaktadır. Müslümanlar bir zamanlar sahip oldukları, temelinde vahyin / hikmetin olduğu medeniyeti yeniden inşa etmek zorundadırlar. Zira küresel medeniyet iflas etmek üzeredir ve küreselleştirilen medeniyete meydan okuyan tek mümkün medeniyet İslam medeniyetidir.

Bunun için ilk yapılması gereken şey, medya ve Pazar ekonomisiyle propagandası yapılan ve pazarlanan bu medeniyetle ilgili “blok tasavvurlarımızı” bir tarafa bırakıp vasfına haiz olduğumuz, kalbimizin merkezinde bulunan mümeyyiz aklı kullanarak onunla sahici anlamda yüzleşmektir. Müslümanlar kendilerine miras kalan ,başta Kur’an ve sünnet olmak üzere bu iki kaynaktan süzülmüş kültür ve medeniyet dilini yeniden inşa etmelidirler.Örneğin modern sosyal teorinin ürettiği “birey” yerine “şahsiyet “ ,”sivil toplum” yerine “cemaat” ,”demokrasi “ yerine “şura” ,”ulus” yerine “ümmet” kavramlarına işlerlik kazandırmalılar. Postmodern kültürün dillere pelesenk olmuş ,hikmetten kopuk,laik ve seküler bir anlayışla tanımladığı “adalet” , “özgürlük”, “insan hakları” gibi kavramları bu kültürün ürettiği paradigmanın dışına çıkıp kendi medeniyet köklerine inerek tanımlamalı ve Kur’an ve sünnet merkezli paradigmayı oluşturup onu hayatın içine taşımalıdırlar.

Hüseyin KURŞUN

 

Anteppress