Birinci Dünya Savaşı ile elli iki devlete bölünerek Batılı sömürgeci devletler arasında paylaşılan Osmanlı Devletinden geriye Türkler ve Kürtlerin yaşadığı topraklar kalmıştı. Bundan ötesi yoktu, olamazdı. Artık verilecek bir karış yer kalmamıştı.
Yirmi dört milyon kilometre kareden oluşan topraklar yaklaşık bir milyon metrekareye düşmüştü. Bunun ötesi, yok olmak ve tarihten bütünüyle silinmekti.
Son Osmanlı Meclisi, nihai sınırı, ‘Misakı Milli’ yeminiyle geri dönüşü olmayacak şekilde tescil etmişti.
Bu sınırları ihlal ve işgal eden Batılı Devletlere karşı işgal altında olduğu için İstanbul’dan mücadele yürütmek mümkün değildi. Bu nedenle; Halife ve Sultan sıfatıyla Vahdettin, Anadolu’dan bir hareket başlatması için Mustafa Kemal’i görevlendirmişti. Olağanüstü mülki ve askeri yetkilerle Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal, harekete önderlik etti.
Erzurum ve Sivas Kongresinde söz konusu yemin doğrultusunda kararlar alındı.
Alınan kararları hayata geçirmek üzere Ankara’da, Meclisi Mebusan’ın devamı niteliğinde Bir Meclisin toplanması hükme bağlandı.
Mustafa Kemal’in görevlendirilmesi, Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi, Heyeti Temsiliyenin seçimleri organize etmesi, Meclisin Ankara’da Toplanması, İşgallere karşı halkın direnmesi, 1921 Anayasası ve diğer yasaların kabulü, Yunanlılarla Savaş gibi tüm aşamalar Misakı Milliyi hayata geçirmek için başlatılan sürecin parçalarıdır.
Resmi Tarih bize farklı anlatsa da aslında yapılanların tümü Osmanlı Devletinin hem imkânları ile hem de onayı ile yürütüldü.
Bir Osmanlı Paşası olan Mustafa Kemal bütün gücünü, yetkisini devletten almıştı ve aynı Devletin imkânlarıyla çok geniş çapta hareket kabiliyetine ulaşmıştı.
Aksi olsaydı; Devletin tahsis ettiği gemiyle Samsun’a gidip Anadolu’ya geçmesi bile söz konusu olamazdı. Askeri, Mülki yetkileri ve lojistik imkânları kullanamazdı. Örneğin; Devletin elinde bulunan tek haberleşme aracı olan telgrafı kullanamasaydı, Anadolu’nun dört tarafıyla irtibat sağlaması bile aylar alırdı. Mülki ve askeri erkân harekete geçmeseydi, seçimlerin yapılması ve Meclisin toplanması söz konusu olamazdı.
Aslında İstanbul ve Ankara dışarıya fazla yansıtılmayan bir eşgüdüm içinde hareket ediyor ve görünmez tarafından birbirlerini destekliyorlardı.
İstanbul’un onayı ile hareket edildiğini gösteren en önemli gelişmelerden biri; Anadolu Hareketini gerektiği şekilde desteklemeyen Damat Ferit Hükümetinin değiştirilmesi ve yerine daha uyumlu olan Ali Rıza Paşanın göreve getirilmesiydi.
Diğer bir konu da; Ali Rıza Paşa Hükümetinin ilk iş olarak Bahriye Nazırı Salih Paşa’yı Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla görüşmeye göndermesi ve Anadolu Hareketinin hedef ve gayelerini yazılı bir mutabakata ( Amasya Protokolleri) bağlaması idi. Böylece iki taraf aynı çizgide hareket etmeyi taahhüt etmiş oluyordu.
Mustafa Kemal, Nutuk’ta bu işbirliğinden duyduğu sevinci ve İstanbul’un tekliflerini itirazsız kabul ettiğini şu şekilde ifade ediyor: “Biz de Amasya’da bizzat pek büyük tezahüratla kendisini(Salih Paşa’yı) istikbal ettik(karşıladık). … Protokol içeriği, denilebilir ki hemen tümüyle Salih Paşa’nın teklifleri olup kabulünde sakınca görülmeyen bir takım maddelerden ibarettir.”
Ne yazık ki; bunca işi yapanlar Lozan’daki dayatmalar sonucu bir Ulus Devlet kurmaya karar verdiler. Milli Mücadelenin bütün aşamalarında, 1921 Anayasası ve kurucu yasalarda teyit edilen esas ve sözleri yok saydılar.
Savaşı kazanan Müslümanların İnancını ve Kürtlerin Haklarını red ve inkar ettiler. Karşılarında savaşan Batılıları dost, savaşı yürütenleri düşman konumuna oturttular.
Bu durumu ortaya koyan bilgi ve belgelere toplumun ulaşmasını engellediler.
Bu bağlamda, Amasya’da imzalanan protokollerin Kürtlerle ilgili şu bölümünü de uzun yıllar gizli tuttular:
“1- Beyanname’nin [Sivas Kongresi Beyannamesi] birinci maddesinde Osmanlı devletinin düşünülen ve kabul edilen hududunun Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılması imkânsızlığı izah edildikten sonra bu hududun en asgarî bir talep olmak üzere sağlanması lüzumu birlikte kabul edildi.
“Bununla birlikte Kürtlerin gelişme serbestilerini sağlayacak tarz ve surette örfî ve toplumsal hukuka kavuşmaları dahi yerinde görülüp yabancılar tarafından görünüşte Kürtlerin bağımsızlığı maksadı altında yapılmakta olan yalan dolanın önüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi hususu uygun görüldü.”
Yakın tarihin karartılmış noktalarının gün yüzüne çıkarılarak ödenen devasa bedellerin hesabı ortaya dökülmeli ve herkes yaptığının bedelini ödemeye hazırlanmalıdır.
Kürt Meselesinin çözülme ihtimali arttıkça, birilerinin feveranı bu yüzden artıyor.
Daha Müslümanların Sorunları gündeme girmedi. Onun da sırası gelince bu feveran edenler herhalde ağlama krizine girer ve “Keşke toprak olaydım” da bugünleri görmeseydim derler.
Ama korkunun ecele faydası yok!

 

 
 
 

14.04.2013

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here