İslahiye’nin – şehir olarak – tarihi çok eskilere gitmez. Kuruluşunu, 1865 yılında asayişi sağlamak üzere bölgeye gönderilen “Fırka-ı Islahiye”’ye borçludur. Dönemin Halep Valisi Cevdet Paşa ve “Fırka-ı Islahiye”nin Komutanı Derviş Paşa civardaki göçebe aşiretleri şu anki şehir merkezinde iskana mecbur kılar. Ardından civardaki küçük yerleşim yerleri (köyler ve nahiyeler) ile birleştirilerek kaza haline getirilir. Başlangıçta Maraş Mutasarrıflığına bağlı bir kaymakamlık olan İslahiye, daha sonra Cebel-i Bereket (Osmaniye) sancağına bağlanır. 1933’ten itibaren de Gaziantep Vilayetine bağlanan İslahiye 1950’lere kadar küçük ölçekli bir ilçe olarak kalmış, daha sonra İslahiye ovasının tarıma açılmasıyla birlikte yeni göçlerle nüfusu artmaya başlamıştır. Dolayısıyla bu gün şehir halkının yüzde sekseni son elli yıldır diğer illerden yahut çevre köylerden şehre göç etmiş olan kimselerden oluşmaktadır. Bu yüzden şehir halkında şehre karşı bir aidiyet duygusu ve manevi bağ yoktur. Dedesinin çocukluğu bu şehirde geçmiş orta yaşlı herhangi bir insana rastlamak zordur. İnsanların şehirle ilişkisi tarihsel ve kültürel değil ekonomiktir. Şehrin ortak bir kimliği yoktur. Bunun oluşması için de bu zamana kadar herhangi bir çaba gösterilmemiştir.
Şehirdeki en eski bina olan ve Derviş Paşa tarafından yaptırıldığı bilinen merkezdeki “Derviş Paşa Camii”nin tarihi 1866’dır. Buna çok olsa bir de, yaklaşık yüz yıl önce II. Abdulhamit döneminde inşa edilen Hicaz Demiryolu üzerindeki “İslahiye Tren Garı” eklenebilir. Çok fazla tarihi geçmişi olmasa da, şehrin ortak hafızasını oluşturmada etkisi olacak “Eski Hükümet Konağı”, “Kız Sanat Mektebi” ve birkaç tarihi konak çarpık şehirleşmeye kurban edilerek yıkılmaktan kurtulamamıştır. En son ise 70 yıllık“Cumhuriyet İlkokulu” bütün hatıralarıyla yıkılarak yerine hiçbir estetik değeri olmayan sıradan beton bina yapılmıştır. Şehirdeki tek tarihi bina olan Derviş Paşa Camiinin etrafının apartman adı verilen ucube beton bloklarla kapatılmasına göz yumulmuştur. Üstüne üstlük bir de, normalde restore edilerek otantik yanı korunması gerekirken, dönemin işgüzar müftüsü tarafından Kültür Bakanlığı`nın tarihi eser envanterinden çıkarttırılarak sıvatılıp, boyatılıp sıradan berbat bir beton yığını haline getirilmiştir. Yine aynı şekilde bu gün, ciddi bir su kaynağı olması hasebiyle muhtemelen şehrin burada kuruluşunun temel nedeni olan ve bu şehirde doğup büyüyen yaşı kırkı aşmış olan herkesin hafızasında mutlaka bir hatırası olan otantik bir “Gözbaşı” artık yoktur. O artık beton yığınları ile kapatılmış bir “Belediye Su Deposu”dur. Artık, bir kuşağın, çocuğunun elinden tutup, götürüp, “Bak oğlum / kızım, biz çocukken burada yıkanırdık” diyeceği bir otantik bir su kaynağı kalmamıştır.
Şehrin ortak hafızasını oluşturacak yok denecek kadar az tarihi ve coğrafi mekanı olan İslahiye’nin bu konularda çok daha fazla hassasiyet göstermesi gerekirken, kültürel sürekliliği sağlayacak hiçbir mekan bırakılmamıştır. Bütün bunlar olurken kimsenin itiraz etmemiş olması da gösteriyor ki, şehirde (şehrin insanında ve şehrin yöneticilerinde) bir tarih bilinci yoktur. Bu konuda en büyük sorumluluğu taşıması gereken belediye başkanları bütün dönemlerde belediyeyi salt bir rant aracı olarak görmüşlerdir. Bu yüzden, bırakın şehrin tarihsel geçmişini koruyarak kültürel kimliğini inşa etmek için çaba göstermeyi, şehrin en temel sorunlarını çözerek şehri yaşanılabilir bir mekan haline getirmeyi bile başaramamışlardır.
Herkesin bildiği temel bir kural vardır: Şehir salt belediyenin vaziyeti kurtarmak adına yaptığı üç beş park ve bahçeyle yahut, hiçbir estetik kaygı gözetilmeden üstünkörü döşenmiş parke taşlarıyla şehir olmaz. Şehir, o şehir halkının şehri sevmesi, yaşadığı şehre karşı duygusal, tarihsel ve kültürel bir aidiyet duyması ve dolayısıyla şehrin güzelleşmesine bilfiil katkıda bulunması ile güzelleşir. Bu şehirde yaşayan insanlarda yaptığınız herhangi bir hizmeti sahiplenecek ve koruyacak bir aidiyet duygusu üretememişseniz, olay, insanlar için, alınacak yahut verilecek bir “ihale” düzeyini aşmaz.
Belediyelerimizin kültürel işlerden anladıkları tek şey, birkaç şarkıcı – türkücü, birkaç illüzyonist yahut komiklik yapacak birkaç şaklaban getirmekten, ya da “dostlar kültür işlerinde görsün” kabilinden birkaç konuşmacı getirmekten ibaret olmamalı. Belediyelerimizin, resmi yahut sivil diğer kurumlarımızın ve sivil toplum örgütlerimizin muhtemelen “daha mühim” işleri olduğu için bu güne kadar böylesi işlere kafa yormadılar.
Hiç kimse, bu güne kadar bu şehrin tarihi, sosyal ve kültürel mirası konuşacak herhangi ciddi bir etkinliğin (bir panelin, bir sempozyumun, bir bilimsel çalışmanın, vs.) yapılmamış olmasındaki utancın farkında değil. Birçok şehir, sırf kendisine tarihsel-kültürel bir geçmiş inşa etmek ve bunlar üzerinde bir şehir aidiyeti oluşturmak için kendi şehirleriyle en küçük bir ilişkisi olan herhangi bir tarihi şahsiyeti kendi şehir tarihine eklemlerken, bu şehrin insanı için, şehrin kuruluşunu borçlu olduğumuz “Cevdet Paşa” ve “Derviş Paşa” gibi şahsiyetler bir “mahalle adı” yahut bir “okul adı” olmanın ötesinde bir anlam taşımıyorsa, bu utancın herkese yetmesi gerekir. Bu şehir, aslında sadece, dünya çapında bir hukukçu, dünya çapında bir tarihçi, dünya çapında bir siyaset adamı ve dünya çapında bir ilim adamı olan Cevdet Paşa üzerinden bile kendine bir kimlik inşa edebilirdi. Sırf,Cevdet Paşa ile ilgili yapılacak bilimsel ve kültürel etkinlikler bile Türkiye’nin ve Dünyanın saygın bilim adamlarının, entelektüellerinin, aydınlarının, yazarlarının, gazetecilerinin, sanatçılarının ilgisini çekmeye yeterdi.
Herkesin etnik kökeni ve geldiği şehir ile anıldığı, köksüzlük duygusuyla kendini şehre ait hissetmediği bu şehrin, bir medeniyet perspektifiyle yeniden ortak kimliğinin inşa edilmesi gerekir. Yeni kuşaklarda ortak bir ahlak, kültür ve gelenek çerçevesinde bir şehir aidiyeti oluşturulması gerekir. Yaşadığımız ve ait olduğumuz için huzur duyacağımız bir şehir ancak böyle oluşur. Dolayısıyla, ister burada yaşıyor olsun ister bir başka yerde; bu şehrin çocuğu olan aklı selim herkesin (entelektüeliyle, akademisyeniyle, ilim adamıyla, siyasetçisiyle, bürokratıyla, sivil toplum öncüsüyle) bu şehrin kimliği üzerine kafa yorması gerekir.

09.11.2009