Mahallenin en masum yüzüdür Emine.
Bedenlerin çok ve kirlenmiş yüzlü suretleri gezdirdiği ahir zamanda, “surete ve şekle değil kalplere bakılır ” kelamının tam oturduğu, anlamını bulduğu, onu her gördüğümde beni içerimden vuran bir halin adıdır Emine.
Küçük ve toparlak avuç içlerine bırakılan elli kuruşun sevincini utangaç yüzüne alıp, insanı ciğerinden vuran, yanından çekilip gitsen de aklını yanına rehin alan; garip, imalı, masum, ama içli ama sorgulayıcı, kapanan göz kapağının ardındaki sancılı bakışın adıdır Emine.
Öylesine akıp giderken hayatın meşgalesinde, Rabbinin önüne çıkardığı bir dakikalık tefekkür duruşunun adıdır Emine.
Her mevsim gelen bahara inat, yeşeren mevsimlerin ortasında kalmış, ince, kırılmış bir gül dalıdır Emine.
İşte bu hikâye, mahallenin sırlı kızı, belki de şehrin üzerinde ki afetlerin engelleyicisi,  ailesinin fazlalığı, gülmeyi öğrenememiş bir yüzün, Emine’nin hikâyesi…
İşte bu hikâye, hâlâ yaşanan, ama kimselerin farkında olmadığı, hayatta zaten unutulmuş burada da okununca hemen unutulacak, hikâyenin kahramanı olabilmiş ama hayatın figüranı bile olamamış kırık bir türkünün, Emine’nin hikâyesi.
Yalnız bir farkla, kimse bu hikâyenin kahramanının yerinde olmak istemeyecek, belki hüzünlenilecek, belki acınacak ama kimse kendisini onun yerine koymak istemeyecek. Zaten Emine kimseye benzemiyor, kimse de Emine’ye.
 
Kaldırım kenarlarında oturur hep. Hayatın kıyısında, kenarında kaldığı yetmezmiş gibi kaldırımlarında kenarında geçer zamanı. Bahçe duvarlarından dışarı sarkan sarmaşık gibidir Emine, sığamaz evine, daralır ve soluğu, hep kaldırım kenarında bekler onu.
Güneşi ve sıcağı bilmez Emine, yazın en yakıcı güneşini alnının çatında karşılayıp yüreğinde serinletir, yanaklarından tomurcuk tomurcuk dökülen terleri ıslatmaz kimseleri, içinin kenarlarına damlar her dem.
Kimse karışmaz ona. Kimse selam vermez, kimse yüzüne bakmaz, kimse nasılsın demez.
Orada öylece duruyordur Emine, sebepsiz, amaçsız, öylesine…
Bir tek kaldırım kenarında üzerine oturduğu taşa fazla gelmiyor, sıkılmıyor ondan, usanmıyor susuşundan.
En sesli sükûtunu, en içli serzenişlerini, anlaşılmaz konuşmalarını bir tek üzerine oturduğu siyah leçe taşı dinler, anlar, anlamış gibi yapar.
Bu hayatta onun en yakını, tek arkadaşıdır o,siyah, şekilsiz kaba taş. Emine’nin sırrıdır, dert ortağıdır. Üzerine oturup kenarlarına hüzünlerini döktüğüdür.
Kimse onu yürürken görmese de yürüyüşü, bir yaban kekliğinin ürkeksi adımları gibidir, yaşamanın üzerinde eğreti duran.
Kimseler onun hassas yüreğinin farkında olmasa da gözleri, önünde akıp giden hayatın farkında aslında.
Bakmıyor ama görüyor, dinlemiyor ama duyuyor hayatı. Yaşayamıyor ama her şeyin farkında.
Her şeyin farkında Emine, her şeyin…
Belki de benim yaşlarımda, ama bir çocuk masumiyetinde lekeli yüzü. Küçük bir şekere sevinip, dilindeki anlaşılmaz kelimeleri müsrifçe dökebiliyor bu sevince.
Beklide yaşıtız onunla. Ama başındaki yarım eşarbından sarkan bozuk kesimli saçları, ikimizden de yaşlı. Tam açarak bakamadığı gözleri, göz bebekleri, kirpikleri ikimizden de yaşlı.
En çok da yüreği yaşlı Emine’nin ikimizden de.
Aynı rahatsızlıkları olan çeşitleri gibi kendine has tavırları, hareketleri, kelimeleri var.
“Yok” der sürekli “Yok”. Ardı ardına sürekli…
Çevresinde olan bunca fazlalıklara karşı Emine hep “yok” der, “yok…”
Olmayan ne Emine? Olmayan kim !?
Olmayan insanlık mı?  İnsanlar da. Olmayan biz miyiz Emine, içerimizde.
Onun neye niçin yok dediğini sürekli düşünmüşümdür, acaba gözlerine bizim görmediğimiz şeyler görünüyor da, “hadi Emine, sana ne istiyorsan verelim ve sen şu masumluğunu, saflığını bize geri ver” diyorlar da, Emine, onlara mı yok diyor.
Aklından vazgeçme pahasına, saflığını, edebi mi tercih ediyor.
Her neye yok diyorsan; tüm yüreğimle bende yok diyorum Emine.
Sen neyi kabullenmiyorsan, inadına inadına yok diyorsan bende diyorum.
Senin yok’unu insanların varına tercih ediyorum.
Haklısın Eminem, yok.
İnsanlık yok, izan yok ahde vefa yok, yok işte yok…
 Bazen onu mahallenin yaşlı teyzelerin yanında görüyorum. Aralarında değil ama öyle bir kenarlarında.
Uzaktan bakıldığın da bedeni tıpkı onlar gibi, ama biraz daha yaklaşıp yüzüne baktığınızda, kocaman bir çocuk Emine, büyümüş ama küçük bir çocuk. Eilne nerden aldığını bilmediği çöpüyle yerlere bir şeyler çizip, kendisine verilecek selamı hak etme gayretinde. Kulağı teyzelerin sohbetinde, gözleri yumuk ya da yerlerde,”yok”unun peşinde.
Yalnızlığından kurtulup görüntüde de olsa herkes gibi olduğu anlardan bir dem bu an. Ben Emine’yi öyle gördüğüm de, ben Emine’yi onlar gibi gördüğümde…

28.06.2012