Güneş, ince işlemeli perdenin gerisinden bir yolunu bularak içeri girip, gözlerime değerek uyandırdı beni. Kırpışan kirpik uçlarımın çabası yetmedi onun ışığını görmek istemememe ve belli bir süre sonra da uyandırdı ister istemez.
Oysa tüm pencere perdelerle kapatılmış ve onun içeri girip beni uyandırma ihtimali neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştı. Ama ne kadar da tatlı değiyordu yüzüme, kirpik uçlarıma.
Kararan gecenin ardından gelen en taze günü, hoş bir dokunuşla sunuyordu sanki bana. Kapıda beklemeden gelir gelmez içeri girmenin telaşıyla usulca sokulmuştu yanıma. Bunun bana özel bir ikram olduğunu düşünüp, süreyi uzatmaya çalıştığım yerden doğrulup kalkmak zorunda kaldım. Yüzüm de belli belirsiz bir sevinç…
Odanın kapısını açmama bile gerek yoktu, sonuna kadar açık ve kolayca kendimi salonda bulmam birkaç saniyemi aldı. Gözlerimin kendinden habersiz bakışlarından yerdeki terliklerimin tam önümde ve bana doğru çevrilmiş olduğunu görmem, içimdeki neşenin altını çizdi nerdeyse. Mutluluk bu sabah bizzat kendisi gelmişti odama. Önce yüzüme, sonra kirpik uçlarıma yoğunlaştırdığı taze gün ışığıyla uyandırmıştı beni. Terliklerimin ayağıma ne zaman giyildiğinden haberim bile olmadan uyku mahmuru gözlerimi, çeşmeden akan serin sularla yıkarken buldum. Su, ikram edilen sabahın ilk serinliği olarak geride kalan uykumu da alıp beni pencereden gelen kuş seslerine doğru adımlarımın hızlanmasında iyi bir aracıydı.
Yüzümü kuruladığım sanırım lavanta kokulu havluyu kendisi için konulmuş yere tekrar bırakıp pencere kenarına gelmem dakikaların aklının ermeyeceği bir süre de gerçekleşmişti. Açılan pencereden içime usulca sokulan temiz havanın kaynağına ulaşma isteğimle birkaç adımdan sonra kendimi yine kapısı benim için açıldığını düşündüğüm balkonda buldum. Beni uyandırıp buralara getiren güneş, beyaz bir bulutun ardına gizlenmiş ve oradan gizlice beni izliyordu. Soluk gri renkli apartman duvarlarının ardından her zaman arayıp bulduğum mavi yamaçlı tepelere diktim yine gözlerimi. Oradan daha da uzaklarda olan dağ başlarındaki rüzgar enerjisinden elektrik elde etmeye yarayan pervanelere. Bugün bana ikram olarak daha bir ahenkli dönüyorlardı onlarda.
Balkonda ki kanepeye oturduğumun farkına vardığımda gözlerim komşu evlerin çatılarına konmuş kumruların birbiri aralarındaki o kendilerine has konuşmalarındaydı. Kulak misafiri olmamak elde değildi sessiz bir sabahın çevresinde ki bu konuşmalara. Bu kadar uzun durmazlar ve kısa bir süre sonra hemen uçup giderlerken bu sabah onlarda bana özel bir sunum olarak dakikalarını uzatıp, kendilerince gösteri düzenliyorlardı sanki tek kişilik izleyicilerine.
Bu sabah her şey benim içindi, buna zorda olsa inanmış ve bunun içimde oluşturduğu neşeyi abartılı bir şekilde sabahın bu mahmur saatinde yaşamaya bırakmıştım kendimi. “Sırada ne var acaba?” türü soruları bile sorma ihtiyacı duymadan gösterime girecekleri bekliyordum sadece. Beklemeye de fırsat vermeden gelişiyordu gerçi olup bitenler. Sonra bir bağ kur emeklisi olan komşumuzun penceresi açılmış evlerinden gelen uzak çay kaşığı sesiyle karışık frekansı karıncalı bir radyo türküsü, bu sunumun sıradaki fonu olarak bulmuştu beni.
Ne güzeldi işte her şey…
Bunları hak edecek bir şey yapmış olmamam bile beni şaşırtmıyor ve bu sabahın seçilmiş kişisi olarak akıp giden zamanın ahenkli gösterimine bırakmıştım kendimi. Birbirinden farklı çekimlerin usta bir montajla içime sunulan sunumunu izliyordum tüm keyfimle.
Uykusuz bir gecenin ardından gelen bu hediyeyi sanki zaten hak etmişim gibi bir hisle yadırgamadan kabul ediyordum.
Bütün bunlar benim içindi buna kimsenin bir itirazı olmazdı. Birçok hak etmeyen kişilerde gördüğüm güzel tevafukların ardı ardına dizilişini bu sabah kendimde görüp “en sonunda işte sıra bana da geldi” tadında yaşıyordum.
Bu sabah hiçbir enteresan ve beni üzen olay olmayacak ve bunun tekrarını neden beklemeyecektim ki.
Sabahın doğal esintisi şimdiden üşütmüştü bile beni. Üzerime beni biraz daha ısıtacak bir şeyler alıp kaldığım yerden devam etmek için içeri girip çabucak dışarı çıkmam gerektiğini düşünerek geldiğim odadan geri döndüğümde, uzaklarda sarı bir toz bulutunun kıvrım kıvrım dönerek bir hortum şeklinde bulunduğum tarafa geldiğini görmem, ayağımı kanepenin köşesine çarpmama sebep olmuş ve “olamaz” diye bu sabah kuracağım, kurmayı aklıma bile getiremeyeceğim cümleyi kurduracaktı bana.
İşte gelmişti bile bulunduğum yere. Ardı ardına çarpan açık kalmış pencereden düşen cam kırıkları sanki içimden düşmüş kadar ses çıkartıyordu. Oysa kırılmış tüm seslerden sonra gelmişti sabah ve güneş ve kumru sesleri. “Olamaz”ların olmadığı, hazırlıksız ve ikram edildiğini düşündüğüm bir sabah elimden alınıp kendini cam kırıkları arasında tuz buz olarak ev sahibinin küçük kürekleri arasına bırakmıştı bile.
Yaşadığım ikramlardan vazgeçmek istemeyen içim, ayaklarını sürüyen mızıkçı bir çocuğun huysuzluğuyla beni yine balkona doğru çekiştirme gayretindeyken, bütün bunların bir hayal olduğuna kendimi çoktan inandırmış ve gözlerime değen güneş ışıklarıyla ilk buluştuğum yere kendimi içi boşaltılmış bir yığın olarak bırakmıştım bile.
Kulağımda kalan cam kırıklarının sesi, üzerini daha dün geceden zoraki örtmeye çalıştığım başka kırıklıkların sesini tümüyle kaldırıp beni yine onların kucağına atmıştı.
Kırılmıştım, hem de çok. Bunun ne anlama geldiğini kimselere anlatamasam da, içimde kalan tek his buydu.
Kırılmak, başka sebeplerin oluşturduğu ama yalnız başına yaşanan bir duygu olarak tüm hislerimin üzerindeydi yine…

18.07.2013