Resim_1315607840TİME TÜRK Mustafa Yıldız ile SON MESAJ isimli Kur`n-ı Kerim melini konuştu

-Hocam bildiğiniz gibi Kur’an meallerini anlamakta sıkıntı çekiliyor. Sorun Kur’an’ın kendisinden mi kaynaklanıyor, yoksa mütercimden mi? Bunların asıl sebebi nedir?

-Kur’an meallerinin zor anlaşıldığı, okuyucuyu yorduğu, hatta zaman zaman yanlış anlaşılmalara yol açtığı doğru. Bunun tabi ki birçok nedeni var. Bir kısmı Kur’an’ın kendine özgü özelliklerini dikkate almamaktan kaynaklanıyor. Bundan kaynaklanan bir yöntem problemi var. Bir kısmı ise mütercimin Türkçeyi yeterince doğru ve güzel kullanamamasından kaynaklanıyor.
-Yöntemden kaynaklanan sorunlarla neleri kastediyorsunuz?
-Kur’an’ın nasıl bir metin olduğu konusunda mütercimin zihninde net bir düşünce oluşması lazım. Her şeyden önce Kur’anın “sözel” bir metin olduğunun unutulmaması gerekir. Kur’an konuşma diliyle nazil olmuştur. Sözel metinlerde anlam sadece cümlede tebarüz etmez. Anlamı tamamlayan bir bağlam vardır. O bağlamı göz ardı ederseniz anlam soyut kalır. Her tarafa çekilebilir çok farklı çağrışımlar yapar. Oysa hitap varsa bir muhatap da vardır. Bir zaman, bir mekân vardır. Ve o sözün de bir amacı var. Dolayısıyla mütercimin o bağlamı çeviriye yansıtması gerekir. Bir de zaman zaman konuşma dilinde cümle yarım bırakılır, muhatap onu zihninde tamamlar. Ya da cümleden cümleye geçişlerde arada olması gereken bazı bağlantı cümleleri zikredilmez, muhatabın anlayışına bırakılır. Muhatap o bağlantıyı mantıksal olarak kurar. Mütercimin çeviride bu durumu hesaba katması ve bunu çeviriye yansıtması gerekir.
-Yani sözel bir metin olan Kur’an’ın bu özelliğine Türkçe çevirilerde yeterince dikkat edilmiyor, öyle mi?
Maalesef öyle. Kur’an’ın ilk muhatapları bunu Peygamber efendimizden dinledikleri için anlamada ciddi bir sıkıntı yaşamamışlardır. Çünkü muhatap açısından anlam yalnızca sözün kendisinde değildir. Bir misal vereyim: Ben ”Şu an”, “burada”,”ben”,”şu konudan bahsediyorum” diye bir cümle kursam siz ”Şu an”ı biliyorsunuz, “beni” biliyorsunuz, ”burayı” biliyorsunuz, “bu konu”yu biliyorsunuz… Fakat bunu cümleye aktardığınızda başka biri bunu anlamakta zorluk çekecektir. Neden? Çünkü “ben” diyen şahıs kimdi? Kime diyordu “şu an” denilen zaman dilimi ne zamandı, vs… Başka bir örnek vereyim. Bilindiği gibi soru cümleleri konuşmacının niyetine göre anlam kazanır. Muhatap o soru cümlesi ile ne kastedildiğini bilir. Çünkü muhatap olayın bağlamına tabidir. Ama bu soru cümlesini yazı diline olduğu gibi çevirmek bazen soru soranın amacını doğru yansıtmaz. Bu soru ile bir şey mi öğrenilmek isteniyor? Alay mı ediliyor? Bir istekte mi bulunuluyor? Sorulan şeyi inkar etmeyi mi amaçlıyor? Vs. Bütün bunların Türkçeye – imkan nispetinde – soru soranın amacını yansıtan bir formda çevrilmesi gerekir.
-Başka ne tür sorunlar var?
Bir diğer sorun da Kur’an’ın temel kavramlarını korumaya dönük yapılan çeviriler. Bilindiği gibi bazı Kur’ani kelime ve kavramlar Türkçeye geçmiştir. Ancak burada göz ardı edilen bir durum var. Türkçeye geçen bu kelimelerin bir kısmı anlam kaymasına uğramıştır; bir kısmı ise tek anlamı ile geçmiştir. Mütercim bu kavramı “nasıl olsa Türkçede anlaşılıyor” mantığı ile olduğu gibi çeviriyor. Bu kelimenin anlam kaymasına uğradığını hesaba katmıyor. Ya da kelimenin Arap dilinde birçok anlamı var. Kur’an’da bu kelime her bağlamda farklı bir anlamda kullanılıyor olabilir. Bu yüzden kavramsal yapı gözeterek yapılan çeviriler bir takım yanlış anlamalara yol açabiliyor.
-Bununla ilgili bir örnek verebilir misiniz?
Tabii ki bu konuda birçok örnek verilebilir. Mesela “secde” kelimesi… Türkçeye “yere kapanma” olarak anlamıyla geçmiş. Özelliklede namaz esnasında yere kapanma anlamında kullanılan bir kelime. Ancak kelimenin Kur’an’da başka anlamlarda da kullanıldığı yerler var. Arapçada bu kelime bildiğimiz “yere kapanma” anlamının yanı sıra “saygı ile eğilmek” “emre amade olmak”, “boyun eğme” vb. anlamlar taşıyor. Mealde “secde” kelimesini sadece “secde” olarak kullandığınızda o bağlam içerisinde onun farklı anlamlara gelebileceği ihtimalini göz ardı etmiş oluyorsunuz. Doğal olarak okuyucu da “secde” kelimesini her gördüğü yerde Türkçedeki anlamıyla “yere kapanma”nın kastedildiğini düşünüyor.
-Mütercim burada ne yapmalı o zaman?
Yapılması gereken şey; o kelimenin orada taşıdığı anlamalardan hangisine tekabül ettiğini tespit etmesi gerekir. Mütercim tespitinde yanılabilir. Hata edebilir. Fakat Allah aynı anda bütün anlamları kastediyor olamaz; bu anlamlardan birini kastediyordur. Çünkü bir söz birden fazla ileti veriyorsa bir şey söylemiyor demektir. Onun hangi bildirimde bulunduğunu doğru tespit etmeye gayret edeceksiniz. Yanılabilirsiniz, fakat en azından yöntem açısından böyle olması lazımdır.
-Meallerde Türkçe dil mantığı açısından çok kötü örneklerle karşılaşıyoruz. Sizce bunun nedeni nedir? 

Mütercimlerimizin büyük bir kısmı ya lâfzen, ya da Arapça dil mantığıyla Kur’an’ı Türkçeye çeviriyorlar. Birçok Arapça deyim yahut cümle Türkçede böyle bir kullanım olup olmadığına bakılmaksızın olduğu gibi Türkçeye aktarılıyor. Ortaya Türkçede ne anlama geldiği bilinmeyen garip deyimler yahut cümle kalıpları çıkıyor. Oysa her zaman lafzın çevirisi anlamın çevirisi anlamına gelmeyebiliyor.
-Lâfzî çeviri bazen anlam bozukluklarına mı yol açıyor?
Elbette. Bunun Türkçe meallerde pek çok örneğiyle karşılaşmak mümkün. Mütercim “Çevirdiğim bu cümle Türkçede ne anlama gelir?” diye düşünmüyor. Bu yüzden çevirilerde bazen anlamı tersyüz eden çeviri örnekleriyle karşı karşıya kalıyoruz. Birçok ayetin çevirisi ayette kastedilen anlamı vermiyor. Mütercim size o ayeti uzun uzun anlatsa bunun anlamını belki doğru bir şekilde anlatacaktır. Ancak kurduğu Türkçe cümle kesinlikle düşündüğü anlamı doğru bir şekilde anlatmaya yetmiyor. Yoksa hangi mütercim “Ey iman edenler öldürmelerde kısas size farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın” diye bir cümle kurar. Ne yani, şimdi Kur’an bir hür öldürüldüğünde yerine hür birisinin öldürülmesini mi emrediyor? Varsayalım hür bir kişiyi köle biri öldürdü. Ne olacak? Mütercimlerin bu çevirisine göre biz öldüren köleyi değil de hür bir kişiyi mi öldüreceğiz. Oysa müterimlerin hangisine sorsan ayette “Öldüren kişi hürse bizzat o hürün kendisi, öldüren kişi köleyse bizzat o kölenin kendisi, öldüren kişi kadınsa bizzat o kadının kendisi öldürülür” denilmek istendiğini söyleyecektir.
-Yani, meallerde Türkçenin imkânlarından yeterince yararlanılmadığını düşünüyorsunuz?
-Evet. Maalesef Türkçeyi hafife almak gibi bir yanlışa düşülüyor. Bu tür durumlarda Türkçenin yeterince gelişmiş bir dil olmadığı ileri sürülüyor. Oysa hiç bir dilin bir başka dile üstünlüğü yoktur. Sadece her dilin kendi mantığı vardır. Türkçe de Arapçadan farklı bir dil mantığına sahiptir. Bazen Türkçe bize artı imkânlarla da sunabilir. Örneğin siz Kur’an’daki “imraa” kelimesini Türkçeye “hanım” yahut “karı” diye çevirebilirsiniz. Hanım kelimesi daha zarif, karı kelimesi ise daha kabadır. Ama “imraatü Firavn”ı “Firavun’un hanımı” diye “imraatü Lut”u “Lut’un karısı” diye çevirirseniz okuyucu iki kadın arasındaki saygınlık farkını çeviriden anlayacaktır. Zira Firavun’un hanımı müslümandır; Lut’un karısı kâfirdir. Kısacası Türkçenin imkânları yeterince kullanılırsa çok daha güzel çevirilerin yapılabileceğini düşünüyorum. Son Mesaj’da okuyucu bu tür çevirilerin pek çok örnekleriyle karşılaşacaktır. Yine örneğin Bakara 223. ayet “Kadınlar sizin tarlalarınızdır” diye çevriliyor. Arap toplumu ve dili açısından kaba olmasa da bu şekildeki bir çevirinin günümüz Türkçesi ve kültürü açısından kaba bir çeviri olduğu ortada. Kadınlarımız sanırım böylesi bir benzetmeden hoşlanmayacaklardır. Oysa Türkçede daha güzel ifade biçimleri bulmak mümkün. Bilindiği gibi ayette yapılan teşbih kadının doğurganlığına diğer bir ifade ile üretkenliğine yapılıyor. Türkçede tarlaya en yakın benzetme unsuru bahçedir. “Tarla” teşbihinde vurgulanan şeyi “bahçe” de önemli ölçüde ifade eder. Yani tarla gibi bahçe de ürün verir. Ayrıca bahçenin estetik olması, dinlendirici olması gibi artı özellikleri de vardır. Buna bir de Türkçede kullanılan “çocuk evliliğin meyvesidir” deyimini eklersek bu ayeti “kadınlar sizin (meyve veren) bahçelerinizdir” şeklinde çevirmemiz mümkün olur. Görüldüğü Türkçenin imkânlarından yararlanarak “kadınlar sizin tarlalarınızdır” çevirisine göre daha estetik ve daha güzel bir çeviri yapmak mümkün olabiliyor.
-Siz, Son Mesaj’ın Kur’an’ın kendine özgü özelliklerini hesaba katan ve bunu Türkçeye en güzel şekilde anlatmayı amaçlayan bir meal olduğunu söyleyebilir misiniz?
-Meal zaten mütercimin Kur’an’dan anladığını anladığı şekilde Türkçeye aktarabilmesidir. Mütercim yanlış anlamış olabilir. Hepimiz insanız. Ben de bazı ayetleri yanlış anlamış olabilirim. Ama anladığım şeyi, doğru bir şekilde Türkçeye aktarma konusunda elimden gelen çabayı gösterdim. Türkçenin dil mantığına aykırı bir cümle kurmamaya gayret ettim. Bu meali okuyan hiçbir kimse “Mütercim şimdi burada ne demek istedi?” diye düşünmesin istedim. Bunu yaparken Kur’an’ın kendine özgü dil ve üslup özelliklerini hesaba kattım. Sözün lafzından ziyade kastını anlamaya ve aktarmaya çalıştım. Anlamı her zaman cümlede aramadım. Anlamın bazen bağlamda olabileceğini göz ardı etmedim.
-Çevirinizde edebi kriterleri dikkate aldığınız kadar ilmi kriterleri de dikkate aldınız mı?
-Elbette. Biz bu çeviriyi yaparken ulaşabildiğimiz Tefsir, Hadis, Lügat Kur’an ilimleri vb. kaynakların yanı sıra Türkçe meal sorunlarını tartışan çalışmaları da dikkatle değerlendirmeye çalıştık. Çeviride verdiğimiz anlamları kaynaklardan test ettik. Mealimizde 2000’e yakın dipnot var. Bunlar tefsir amacıyla düşülmüş dipnotlar değil. Genellikle yaptığımız çeviriyi gerekçelendirmek yahut ayetin alternatif çevirisi mümkünse onu vermek, ya da lafzi çeviriyi tercih etmediğimiz durumlarda lafzi çeviriyi vermek için dipnot düştük. Böylece aynı zamanda ilmi kriterlere de uygun bir çeviri olmasına gayret ettik.
-Son olarak bu meali okuyacak olan okura söyleyeceğiniz bir şey var mı?
-Okuyucularımıza önerim lütfen önsözü okusunlar. Yani çeviri okunmadan önsöz okunursa çok daha sağlıklı olur ve bazı tercümeleri niçin o şekilde yaptığımız daha iyi anlaşılır.Timetürk  / N.Esen Gök