DSC08251Mazlumder GYK üyesi Mehmet Alkış ile Kürt Sorunu ve İslami camianın yaklaşımları üzerine konuştuk.

ANTEP PRESS – Söyleşi / Elif Korkmaz

Kürt Sorunu ve İslami Kesimin yaklaşımı
 
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ülkede kanayan bir yara olarak yerini almış Kürt sorununu ve bu konu hakkında İslami kesimin tutumunu Mazlumder GYK üyesi ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eski Genel Sekreteri Mehmet Alkış’la konuştuk.
 
– Bilindiği gibi “Kürt Meselesi”nde ortaya çıktığı gibi, Devlet halkla hep sorun yaşıyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri Devlet’le toplum arasında bitmeyen bir kavga var. Nereden kaynaklanıyor, altında ne var bu kavganın? Neden Ülkenin enerjisi hep iç kavgalarla tüketiliyor?
Sorunun kaynağına inmeden ve doğru bir teşhisle işe başlamadan yapılacak yorumlar havada kalmaya mahkumdur. Bunun için konuyu baştan ele almak, kökenine inmek gerekir. Bundan korkmamak, çekinmemek şarttır. Bu yapılmadığı sürece, her defasında yeniden başa dönme mecburiyeti doğar. Harcanan zaman ve emek telafi edilemez kayıplara dönüşür.
Daha gerilere de göndermeler yapmak kaydıyla, en azından Osmanlı sonrası dönemin başlangıcı sayılabilecek ve resmi tarih teziyle de örtüşmesi mümkün olan bir zaman diliminden, yani 1919 yılından itibaren meydana gelen gelişmeleri doğru bir tesbitle gözleyerek yorumlamak zorunlu görünmektedir. Bundan öncesini başlangıç yapmak doğru olabilir ama bundan sonrası yanıltıcı olur. Örneğin, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonrası, çok partili döneme geçiş, 1960 sonrası, 1980 sonrası veya 1984 PKK eylemini başlangıç almak, doğru tahliller yapmak için yeterli değildir. Şüphesiz bu ve benzeri tarihler sonuç olarak önemlidir ama konunun başlangıcı, nedenleri ve doğru teşhisi için gerekli verileri ortaya koymaktan uzaktır.
Bu noktada, asıl üzerinde dikkatle durulması gereken ve bir çok yanlışın kaynağı olan husus; 1919-1923 Kurtuluş dönemi ile 29 Ekim 1923 Cumhuriyet’in İlanı ile başlayanKuruluş döneminin aynı sürecin devamı olarak kabul görmesidir. Resmi tarih, özellikle bu iki dönemi birbirinden ayırmamaya özen göstermektedir. Böylece, savaşı gerçekleştiren ve sonuçlandıran ortak iradenin, aynı zamanda Cumhuriyeti, yani Ulus-Devleti de kurmuş gibi kabul görmesini arzu etmiştir. Burada kafa karışıklığına yol açan, “Kurtuluş”u sağlayan Birinci Meclis’in “Kuruluş”u gerçekleştirenlerce tasfiye edilmesi ve bu iki dönemin önderliğinin aynı kadrodan oluşmasıdır.
Halbuki bu iki dönem arsında çok temel farklar bulunmaktadır. Milli Mücadele (Kurtuluş) dönemi, Osmanlı’nın devamı mahiyetinde olmasına karşılık, Cumhuriyet’in İlanı ile Osmanlı dönemine kesin biçimde son verilmiştir.  “Kurtuluş”un değerler dizisi (paradigması) ile,”Kuruluş”un değerler dizisi, birbirine taban tabana zıttır. Kurtuluş; kısmen yozlaşmış da olsa, Din/İslam’ın önemli ölçüde belirleyici olduğu bir sistemi sürdürmeyi amaçlamaktadır. Bu amaca; yönetici elit ve Misakı Milli sınırları içinde yaşayan, çoğunluğunu Türklerin ve Kürtlerin oluşturduğu halk katılmış, inanmış, desteklemiş ve bu yolda zorlu bir mücadeleyi sonuçlandırmıştır. Dolayısıyla, toplum kesimleri arasındaki ilişki biçiminin, Osmanlı’nın devamı niteliğindeki Milli Mücadele Döneminde, Birinci Meclis tarafından oluşturulan Anayasal düzen (1921 Anayasası) çerçevesinde sürdürüleceği teyit edilmiştir. Bu yönde bir “Toplumsal Mutabakat” sağlanmıştır. Milli Mücadele/Kurtuluş Savaşını örgütleyen Birinci Meclis’in çıkardığı bir çok yasada ve döneme ait belgede savaşın gayesi; Hilafet ve Saltanatın kurtarılması, Şeri Ahkamın uygulanması olarak ifade edilmiştir ( Bakınız: 1921 Anayasası, Hıyanet-i Vataniye Kanunu, Nisabı Müzakere Kanunu, Mustafa Kemal’in 1.Meclis konuşmaları). Lozan görüşmeleri ve ardından Cumhuriyet’in Kuruluşu ile başlayan dönemde, Kurtuluş Savaşını halkın desteğiyle kazanan Meclis’in ortaya koyduğu bu gayeler yok sayılmıştır.
Bugünkü sorunların kökeni, büyük ölçüde Kurtuluş Döneminin gaye,hedef ve taahhütlerinden sapılması anlamına gelen Cumhuriyet sonrası dönemin uygulamalarına dayanmaktadır.
– Cumhuriyet’le birlikte meydana gelen temel değişim hangi alanlarda olmuştur? Kürt Meselesi neden ve nasıl ortaya çıkmıştır?
– Cumhuriyet’in İlanı ile; Osmanlı Devlet sistemi yerine, Batı’daki örneklerine uydurulmak istenen bir “Milli Devlet”/“Ulus Devlet” kurulmuştur. Hemen ardından bunun için “Yeni bir ulus inşa etme ülküsü”nü gerçekleştirecek uygulamalara girişilmiştir. Devrimler, “Ulus Devlet”i inşa etmenin aşamalarıdır.
Ulus Devlet”in Batı’daki geçerli formuna uygun olan iki temel karakteri bulunmaktadır: Birincisi Ulusalcılık, ikincisi Dindışılık. Ulusalcılığın gereği olarak herkesin ortak kimliği, çoğunluğun ve hakim unsurun etnik kimliği olan “Türk”lük benimsenmiştir. Bunun dışındaki etnik kimliklerin dönüştürülmesi(asimilasyon), yani Türkleştirilmesi gerektiğine karar verilmiş, bunun için gerekli önlemler hayata geçirilmiştir. İşte “Kürt Meselesi”nin başladığı nokta tam da burasıdır. Bu yüzden bundan sonraki tarihleri sorunun başlangıcı olarak almanın yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır.
Kürtler ile ilgili red ve inkar politikaları bundan sonraki bütün dönemlerde derin izler bırakarak günümüze kadar sürdürülmüştür. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Kürtlerin başvurduğu mücadele süreci ve yöntemleri bu politikalara karşı geliştirilen çabanın sonuçlarıdır. Kürt milliyetçiliği veya ırkçılık olarak adlandırılan ve bu yönüyle dışlanan, haksız talepler diye bastırılan bu karşı çıkış ve direniş, aslında baskı ve dayatmaların ürettiği sonuçlar olarak değerlendirilmelidir. Milliyetçi, ırkçı taleplerin ötesinde bir hak arama mücadelesi olarak görmek daha doğru bir yaklaşımdır.
Öte yandan Batı’da Dindışılık (laiklik) olarak uygulanan temel karakter bizim toplumsal yapımız ve Dini anlayışımızdan kaynaklanan bir sonuç olmadığından, bizdeki uygulaması da Batı’dakinden çok farklı olmuştur. Bütün inançlara karşı devletin tarafsız kalması gereken bir tutum olmalı iken, bizde Din-karşıtlığı(Din düşmanlığı) biçiminde uygulanmıştır. Din’e ve yaşam biçimini Din’e uygun sürdürmek isteyen kesimlere müdahale aracı olarak kullanılmıştır. Red ve inkar politikaları Kürt kimliği için olduğu kadar Dini kimlik için de yürütülmüştür. Din’in toplumsal alanda etkisizleştirilmesi, hatta bütünüyle dışlanmasını sağlayacak tedbirler alınmıştır. Dinin, bireysel alana ve vicdanlara hapsedilmesi için her türlü baskı ve dayatmaya başvurulmuş, bu yönde yasal düzenlemeler hayata geçirilmiştir. Buna rağmen toplumun baskısı  ve Din’in dinamik yapısının yol açabileceği sonuçlarla baş edemeyeceklerini anladıklarından “Devlet’in çerçevesini belirlediği ve kontrol edilebilir bir Din” anlayışına yönelmişlerdir. Bunun için yasal ve kurumsal düzenlemeler yapmışlardır.
Ulus Devletin bu iki temel karakterinden iki temel sorun Kürt Meselesi ve Din-Devlet ilişkileri Meselesi doğmuştur. Bunun sonucunda da Kürtler ve Müslümanlardan oluşan iki mağdur edilmiş kitle doğduğu anlaşılmaktadır. Bu iki mağdur edilmiş kitlenin birbiriyle ilişkisi Cumhuriyet öncesi nasıldı, sonrasında nasıl oldu, bundan sonra nasıl olmalı?
– Farklı etnik ve inanç gruplarının bir arada yaşaması tarihin bir çok döneminde olduğu gibi günümüzde de sorun olma vasfını yitirmemiştir. Varlığı ilgilendiren her konuda olduğu gibi, bu konuda da çözüm ile ilgili iki temel yaklaşım ve tecrübeden söz etmek mümkündür. Birincisi,Seküler-beşeri aklın yaklaşım ve tecrübesi. İkincisi, Dini yaklaşım ve tecrübe.
Dindışı beşeri tecrübe; tarih boyunca bu sorunun çözümünde aciz kalmıştır. Güçlünün zayıfı ezdiği uygulamaları onaylamakla kalmamış, tek seçenek olarak kabul etmiştir. Tarihte ve günümüzde bununla ilgili yığınla örnek göstermek son derece kolaydır. Dindışı düşüncenin en gelişmiş aşaması olan Demokrasinin kutsandığı çağımızda bile, söz konusu olumsuz örnekler güncelliğini korumaktadır. Bu düşünce tarzının Batı eliyle egemen olduğu çağımız dünyasında, insanlığın büyük kesimi büyük sorunlar yaşamaya devam etmektedir.
Tarihin bir çok döneminde Dini Önderler/Peygamberler buna karşı mücadele vermişler ve konunun çözümü için gerekli teorik esasları, uygulama alanına taşımışlardır. Önyargısız bir bakış, Dini tecrübenin bu konuda mukayese kabul etmez bir üstünlüğe sahip olduğunu ortaya koymaya yetecektir. Bir takım mevzii ve sistematik olmayan aksamalara rağmen, örneğin; İslam Tarihi, bir arada yaşama imkanını sağlayan büyük bir tecrübe olarak önümüzde durmaktadır. Farklı Din, inanç ve etnik kimliklere sahip grupların barış içinde bir arada yaşadıkları sayısız olumlu örnek gösterilebilir. Zira hiçbir düşünce sisteminin ulaşamadığı bir ilke, toplum kesimleri arasında barışın tesisini zorunlu kılmaktadır: “Hangi dini ve etnik gruba mensup olursa olsun insanların haklarını korumak Müslümanlar için dini bir vecibedir.” Beşeri birikimin, gücü temel alan “Hak verilmez alınır” düsturuna karşılık; Dini düşünceye göre,istenip istenmemesine balkımaksızın herkese hakkını teslim etmek ve korumak zorunludur.
Bu esaslardan hareketle Cumhuriyet Dönemi uygulamalarına baktığımızda, tarihin tekerrür ettiğine bir kez daha şahit oluyoruz.Din’in tam anlamıyla uygulanmasında sorunları olmasına rağmen Osmanlı; Kürtlerin bugün elde edilmesi için büyük bedeller ödenen tüm haklarını tanımakla kalmamış, korunmasına özen göstermiştir. Buna karşılık, Dindışı düşünceyi temsil eden modernizmin siyasal sistemi olarak kurulan Ulus-Devlet, yalnız Kürtlerin değil, başta Müslümanlar olmak üzere, hemen her kesimin var olan haklarını ellerinden almıştır. Onlara dayatmayla yeni bir kimlik inşa etmeye kalkışmıştır.
– Peki bu duruma tepki gösterilmemiş mi?
Baskı ve dayatmayla yeni bir kimlik inşasına her kesim karşı durmuştur. Doğal olarak, her kesimin tepki şekli zaman ve mekanın şartlarına bağlı olarak farklı gelişmiştir. Yalnız bir kesimin değil, başta Müslümanlar ve Kürtler olmak üzere hakları ve kimliği elinden alınmaya çalışılan tüm kesimlere adeta tercüman olarak ve Milli Mücadelenin paradigmasına sadık kalınmasını sağlamaya yönelik bir girişim olarak meydana gelen Şeyh Sait Hadisesinden sonra, tepkiler iyice sindirilmiştir. Bundan sonra patlak veren kimi karşı çıkışlara rağmen sonucu etkileyecek bir gelişme olmamıştır.
Baskı ve dayatmalarla sindirilen İslami kesim, bu tarihlerden başlamak üzere, devleti karşısına almayan söylemler geliştirerek sisteme ters düşmemeye çabalamıştır. En ciddi muhalefeti örgütleme potansiyeline sahip olan ve en büyük zararı gören İslami kesim;süreç içinde daha çok savrularak milliyetçi-sağcı bir çizgiye kaymıştır. Bu tutum günümüzde bile; sistem yanlısı, sağcı, devletçi, Türkçü eğilimler şeklinde açıkça veya kimi zaman refleks biçiminde, ya da bilinçaltının açığa çıkması tarzında tezahür etmektedir..
Baskı ve dayatmalar sonucu Kürt kesiminin özellikle modern eğitim almış mensupları ise, büyük ölçüde Sol-Marksist ideolojiye kaymıştır. Kürtlerin kimliği ve hakları Marksist ideolojinin yaklaşımları ile savunulur olmuştur.
Başlangıçta, İslam ortak paydasına sahip oldukları için, aslında birbirinden farklı olmayan ve ortak söylemlere sahip oldukları halde, iç içe, en azından yan yana durmaları beklenen bu iki mağdur edilmiş kesim; paradoksal biçimde birbirinden iyice kopmuş, hatta karşı karşıya gelmiştir. Bu, iki kesim açısından da çok ciddi bir savrulmadır.
Herkesin ve her kesimin bir iç hesaplaşmayla kendini özeleştiriye tabi tutması, yanlışlarını geleceğe taşımamaları açısından büyük önem taşımaktadır. Bu görev en başta İslami kesime düşmektedir.
Yalnız dindaşlarının değil, insanlığın sorunlarını çözme kapasitesine sahip evrensel bir iddiayı seslendiren Din/İslam’a inanarak bu yönde çaba içinde olanların herkesten çok, yanlışlardan arınma zorunluluğu vardır. Onlar, başkaları yanlış yaparken doğruya yönelmekle ve bu yanlışları düzeltmekle mükelleftirler. Heva ve heveslerine değil, referanslarına uyma sorumluluğu taşımaktadırlar.
Çifte standartçı ve çıkarcı davranamazlar.
Şimdiye kadar yaptıkları gibi; rahata ve kolaycılığa sapmadan, bedel ödemekten çekinmeden kendi haklarına sahip çıkmalıdırlar. Aynı şekilde başkalarının da haklarına sahip çıkmak zorundadırlar.
Kimlikleri ve hakları red ve inkar edilmiş Kürtlerin hakları ile ilgili olarak İslam’ın yaklaşımını bir şeylere feda ederek bu kesimin beşeri ideolojilere yönelmesine neden olmuşlarsa, bu vebalden kurtulmak için bunu telafi edecek girişimlerde bulunmalıdırlar.
Kürtlerin kimlik ve haklarını savunduğu için Resmi İdeolojinin söylemleriyle itham ettikleri ve zor durumda bıraktıkları kimi Müslümanların haklarını nasıl ödeyecekleri ve verdikleri zararları nasıl telafi edecekleri konusunda kafa yormalıdırlar.
Sisteme yaranmak maksadıyla Kürt düşmanlığı yapmayı Dinin emriymiş gibi gösterenler bu vebalin altından nasıl kalkacaklarını düşünmelidirler.
Din karşıtı bir sistemi tepeden inme, baskı ve dayatmalarla tesis eden Resmi ideolojiden yana eğilimler besleyerek, haklı ve mağdurları dışlayıp güçlü ve haksızın yerinde yer almak Dini bir anlayıştan çok Dindışı bir anlayışı yansıtmaktadır. Bundan nedamet duymalıdırlar.
– Kürt Açılımı ve İslami kesimin tutumu ile ilgili neler söylenebilir?
Şimdiye kadar İslami Kesim, “İslam Kardeşliği”ne sığınarak kavramın içini boş tutarak ve belirsiz bir tutum takınarak aslında Kürtlerin haklarına büyük ölçüde karşı çıkmıştır. Bunu itiraf etmeliyiz. -Tabi ki, istisnalar kaideyi bozmaz, onların hakkını teslim etmek gerekir.-  Şu sıralarda siyasi iktidarın etkisiyle bu kavramın içini kısmen doldurmaya çalışıyorlar. Ama bu yeterli değil. Bunu siyasi iktidarın arkasına sığınmadan kendi özgün projeleriyle yapmalıdırlar. Şartların değişmesiyle siyasi iktidar konuyu dalgalanmaya terk edebilir. Çünkü zaman zaman bunun işaretleri görülüyor. “Muhatap” ve “Silahların Susması” gibi konuları gerekçe yaparak çözümden uzaklaşabilir. Oysa yapılması gereken; bu tür konulara takılmadan Devletin sebep olduğu yanlışları düzeltmekten ibarettir. Asıl muhatap halktır. Olması gereken halkın hak, talep ve beklentilerinin yerine getirilmesidir. Silahların susmasını şart koşmak, bu işin bitmesini istemeyenlere, bundan beslenenlere prim ve inisiyatif vermektir. Samimi olmamaktır.
İslami kesimin yapması gereken en önemli şey, bir yandan bu açılımın sonuçlanmasını desteklemektir. Diğer yandan ise; Müslümanların ellerinden alınmış, red ve inkar edilmiş kimlik ve haklarını kazanmak için bir çaba içine girmektir. Henüz bunu fark etmemiş görünüyorlar, önce farkına varmalıdırlar ve mücadelenin risklerinden, bedelinden çekinmeden taleplerini yüksek sesle dillendirmelidirler.
Vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim…

Mehmet Alkış Kimdir?
1954’te Mardin’de doğdu. İlkokulu ailesinin yaşadığı Şanlıurfa- Ceylanpınar’da okudu. Ortaöğretimini Diyarbakır İmam Hatip Okulu’nda tamamladı.
Erzurum Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi.(1977)
Erzurum Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nde memur olarak çalıştı.(1974-1977)
Urfa Lisesi Ve Ceylanpınar Lisesi’nde Öğretmen olarak çalıştı (1978-1980).
1980’de İzmir’de Yedek-Subay olarak askerlik Yaptı.
1982–1993 yılları arasında Gaziantep Milli Eğitim Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı.
1993 Yılında Ankara’da TBMM’inde bir yıl danışman Olarak Çalıştı.
1994-2001 Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nde Genel Sekreter olarak görev Yaptı.
2001’de emekliye Ayrıldı. Halen Gaziantep’te yaşıyor.
1995 ve 1999 Genel Seçimlerinde Şanlıurfa’dan Milletvekili Adayı oldu.
2004’te Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı için Aday Adayı oldu.
2007-2009 Gaziantep Mazlumder Kurucu Şube Başkanı olarak çalıştı.
Halen Mazlumder Genel Yönetim Kurulu Üyesi ve değişik Sivil Toplum Örgütlerinde çalışıyor. Gazete ve dergilerde zaman zaman yazılar yazıyor.