Birinci Paylaşım Savaşı sonrasında Halifeliğe bağlı Türkler, Kürtler ve diğerlerinden oluşan“Müslüman Ahali”; devleti kalan topraklarda yaşatmak için ortak amaçlar etrafında birleştiler. Bir yandan halk kitleleri, diğer yandan İstanbul ve Ankara’daki iki Meclis ve iki Hükümet aynı hedefler etrafında kenetlendi.

 

Resmi İdeolojinin tarih tezinin aksine; Halk, Meclisler ve Hükümetler yeni “Kurucu İrade”nin şekillenmesinde kurumsal dayanışma içinde idiler. Halife ve Sultan sıfatıyla Vahdettin’in “Milli Mücadele”yi İstanbul’dan başlatması bunun en açık kanıtıdır. Osmanlı Paşası Mustafa Kemal’i, tüm yetkilerini devrederek “Olağanüstü askeri ve mülki salahiyetle” İstanbul’dan Anadolu’ya bu amaçla göndermişti.

Bu süreç işlerken; kalan toprakların korunması, işgalden kurtarılması ve yönetimin oluşturulması ile ilgili esas ve çerçevenin belirlenmesi gerekiyordu. Bu da İstanbul’daki Mecliste hazırlanan, İstanbul Hükümeti ve Vahdettin tarafından onaylanan, Ankara Hükümeti tarafından da yol haritası olarak kabul edilen “Misakı Milli”dir.

28 Ocak 1920’de Osmanlı Meclisi Mebusanı tarafından hazırlanarak kabul edilen bu belge “Milli Mücadelenin Amentüsü” olarak nitelendirilmişti.  Ankara Hükümetinin; kuruluş, yasama ve savaş aşamalarında referans alınmıştı. Altı maddelik bu metin, bütün temel konuları doğrudan veya dolaylı olarak ifade ediyordu. Milli Mücadelenin yönünü, amaç ve hedeflerini göstererek toplumun ortak hareket etmesine esin kaynağı olmuştu.

Milli Mücadele öncesi tüm kesimlerin ortak amaç ve hissiyatını ifade eden bu temel belgenin bir benzeri de savaş sonrasında ortaya çıktı. Ortak esasları ve kırmızı çizgileri kesin bir dille belirleyen ikinci belge “Lozan Talimatnamesi”dir:

Yunan işgalini sona erdiren Milli Mücadele sonrasında barış için olmazsa olmazları gösteren bir metindir. Kurucu İradenin temsilcisi sıfatıyla Birinci Meclis tarafındanLozan’a gidecek heyete verilmek üzere hazırlanmış olup 14 maddeden oluşmaktadır. Misakı Milli’e paralel olmakla birlikte daha detaylı barış şartları sıralamaktadır.

Ancak, savaş bitip barış imzalandıktan sonra iki belgede de temel alınan ve vazgeçilmez olarak belirlenen konularda şaşkınlık ve şoka yol açan büyük tavizler verildi. Hem maddi hem manevi alanda akıllara durgunluk verecek kayıplar oluştu.

Resmi tarih, bu büyük başarısızlığı bilgi kirliliği üreterek zafer gibi göstermiştir. İşin doğrusunu bilenlerin zihnindeki soru işaretleri hala canlılığını ve güncelliğini koruyor. Çünkü toplumun bütün kesimleri; o gün yapılanların artçı şoklarında sarsılmaya hala devam ediyor. Halk aldatıldı, hakları peşkeş çekildi; zulüm, haksızlık ve adaletsizliğe adeta mahkûm edildi.

Topraklarının yüzde seksenini kaybetmiş olan devlet, nihai sınırlarının gerisine zaten çekilmişken işgalciler bununla da yetinmek istemediler. Ayrılması hiçbir hal ve şartta mümkün görülmeyen topraklara da gözlerini dikmişlerdi.

İşgalci düşmanın sözüm ona medeni dünyasından kopmamak için her şeyi göze alan işbirlikçi yöneticiler, onlara istediklerini verdiler. Halkın savaşta kazandıklarını masa başında terk ettiler.

Onca fedakârlığa, ölümlere, kırımlara, göçlere, sefalete, yoksulluğa rağmen ve hiçbir geçerli gerekçe olmadığı halde bu toprakların düşmanlara terk edilmesi nasıl açıklanabilir? Gaflet mi, ihanet mi, menfaat mi, ihtiras mı? Yoksa hepsi mi?

Kürdistan’ın güneyi, yani bugünkü Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki; Musul, Kerkük, Süleymaniye, Haseke, Rakka, Deyrizor, Halep ve Hatay’ın içinde yer aldığı bölge en büyük kayıplar olarak kayıtlara geçti. Batı Trakya, Nahcıvan, Batum, Ege Adaları gibi yerler de cabası.

Dahası; savaşın amaçlarını ortadan kaldıran ve işgalcilerin geleceği şekillendiren stratejilerine hizmet edecek etnoseküler bir devlet kuruldu. Çoğulculuk yerine, tekçi, otoriter ve ırkçı bir sistem egemen hale getirildi. Milli Mücadelede en büyük paya sahip olan Müslüman Kürtlerin tüm hakları ellerinden alındı ve düşman konumuna oturtuldular.

Kürt Meselesi, bu yeni yapının ürettiği yüzyıllık bir trajedinin ve ihanetin adıdır.

Savaşın en önemli sonuçlarından, daha doğrusu, en devasa tavizlerden biri deHalifeliğin Kaldırılması ile dünya dengesini sağlayan Müslüman blokun çökmesidir. Böylelikle; yeni kurulan halkı Müslüman elli iki devlet ve diğer Müslüman ülkelerin tümü Batının birer sömürgesi haline geldi.

Şu soruyla bitirelim:

Türk, Kürt ve diğer Müslümanların oluşturduğu “Müslüman Ahali”nin “Kurucu İradesi” demek olan “Misakı Milli” ve “Lozan Talimatnamesi” birileri tarafındançöpe atılmasaydı bu sonuçlarla karşılaşır mıydık?

15.12.2013