Peygamberin(as), ‘Kutlu Doğum Etkinlikleri’ çerçevesinde tanıtılması ve mesajının anlatılması sayısız nedenden dolayı büyük önem ve değerdedir. Her dönemde İnsanlığa ufuk açan, yol gösteren, iyinin yanında kötünün karşısında duran, adaleti egemen kılan, zulüm ve haksızlığı ortadan kaldırmak için mücadele eden Peygamberlerin sonuncusunun bu amaçla topluma tanıtılması gayreti her türlü takdiri hak etmektedir.
Peygamberin mesajı, akıl tutulması ve tükenmişlik içinde çıkış arayan çağımız insanlığına ve toplumumuza doğruya yönelmenin yollarını yeniden açabilir. Varoluşun anlamına aykırı bir hayat felsefesinin üretimi olan Modernitenin çıkmazına ve azabına son verebilir.
Aynı zamanda Din’i, geçmişi çağrıştıran kültürel bir öğeye dönüştürüp hayata yön ve anlam veren bir güç olmaktan çıkaran Müslümanları içine girdiği derin boşluktan ve bunalımdan kurtarabilir. Bir kez daha İyiliğe çağıranlar, kötülüğü engelleyenler olarak tarih sahnesinde yer almalarına vesile olabilir.
Ancak doğru sonuçlara doğru yollardan varılabileceğini de unutmamak şarttır.
İyi niyetle bile olsa; Allah ve Peygamberin gösterdiği yol ve yöntemin değiştirilmesi, çıkarma ve eklemeler yapılması, siyasi konjonktürün teamüllerine uydurulması, değişime karşı kurulu düzeni tahkim için kullanılması, gösteriş ve riyayı meşrulaştırması bizatihi Din tarafından kabul görmez.
Tarihte yaşanmış örnekler; Din ile ilgili sapmaların, kaymaların ve asimilasyonların pekâlâ mümkün olduğunu gösteriyor. Bu dönemde böyle bir bozulmanın mümkün olmayacağını söylemek kuşkusuz güzel bir temenni olmakla birlikte kuru bir iddia ve böbürlenmeden öte bir anlam taşımaz. Benzer yaklaşımlara sahip oldukları halde bu olumsuz süreci geçmişte yaşayan birçok Müslüman toplumun bulunduğunu bizzat Allah Kuran’da bildiriyor.
Din’in İstismar edildiği, Tahrife uğradığı, Kitleleri Uyuşturmak için kullanıldığı,  Siyasete alet edildiği, Nüfuz ve Çıkar aracına dönüştürüldüğü, hatta ‘Dine Karşı Din’ olarak çarpıtıldığı gerçeği karşımızda duruyor. Sonuca ulaşmak için her yolu meşru sayan Küresel Sistemin Din’i araçsallaştırmak için de projeler ürettiği sır olmaktan çıkmıştır.
Dahası, tüm şirk inançlarının kaynağının Din(İslam) olduğuna dair çarpıcı bir bilgiye de sahibiz. Allah’tan başka ilah olmadığı inancını temel alan ve bunu zedeleyebilecek her türlü şirki affedilmez sayan, şiddetle reddeden İslam’ın bizzat Musa(as) ve İsa’ya(as) inananlar tarafından tahrif edildiği çok canlı ve yaşayan örnekler olarak karşımızda duruyor. Budizm, Hinduizm, Konfüçyanizm, Taoizm, Mecusilik ve benzeri inançların da Hak Din’in zaman içinde elimine olmuş sürümleri olduğu yapılan araştırmalardan anlaşılmaktadır.
O halde her dönem için böyle bir tehlikenin varlığından söz edilebilir.
Bu nedenlerle, Kutlu Doğum Programlarının iyi niyetle aşılamayacak birtakım riskler barındırdığını hatırlatmak ihmal edilemez bir sorumluluğun gereğidir:
Kutlu Doğum kavramı da programı da aynen Mevlit gibi sonradan ihdas edilmiş ve Dine ait bir usul ve ibadet olmayıp modern bir bid’attir.  Sahih İslam geleneğinde böyle bir gecenin kutlandığına dair herhangi bir bilgiye rastlanmamaktadır. Buna rağmen bir gece ihya edilecekse bizzat Peygamber(as)ın uygulamalarının, usullerinin esas alınması şarttır.
Kapitalist tüketim kültürünün belirli gün ve geceler ihdas ederek modern hurafelerle kitleleri peşinden sürüklediği bilinen bir hususken ‘Kutlu Doğum Etkinlikleri’nin bu açıdan değerlendirilmemesi önemli bir eksiklik ve risktir.
Dindışı bir sisteme sahip ve ‘Dine Müdahale’ amacıyla kurumlar oluşturmuş bir Devlet eliyle Dinî faaliyetlerin amacına uygun yürütülmesinin söz konusu olamayacağı açıktır. Olsa olsa Din’in ve Devletin amaçları ‘telif’ edilerek böyle çalışmalar yapılabilir. Bunun da ‘tahrif’ anlamı taşıyacağı kuşkusuzdur ve tek başına kişilerin inisiyatifinin bunu engellemesi mümkün değildir.
Kısmen geriletilmiş olsa da Devletin bir ‘Resmi İdeoloji’ye sahip olduğu ve açıkça buna aykırı uygulamalara imkân vermeyeceği dikkate alındığında Peygamber(as)ın gerçek kimliğiyle tanıtılması mümkün olabilir mi?
Kutlu Doğum Etkinliğinin, Devlet Protokolünün arzı endam ettiği bir düzen içinde ve siyasi liderlerin Peygamberin mesajlarını çarpıtarak Dindışı ideolojilerine meşruiyet kaynağı olarak göstermelerine ne demeli? Husumet ve çatışmalarına, siyasi hedeflerine, din dışı ve Irkçı politikalarına Din’i alet etmek değil midir?
Sınıfsız ve eşit bir hiyerarşik düzen hedefleyen ibadet ve cami ortamı yerine sınıflı toplumun protokol uygulamalarının hâkim olduğu bir ortamın tercih edilmesi açık bir çelişki, hatta çarpıtma sayılmaz mı?
Vicdan aklama, günah çıkarma; Kutsalı, tüketim ve israf aracı haline getirme; Din’in Devletin egemenliğinden kurtarılması; Ancak Müminlerin Din’i temsil edebileceği; Camiyi merkez olmaktan çıkarma gibi açılardan da bu konunun ele alınması ve değerlendirilmesi gerekir. Ancak yer darlığı nedeniyle başlıkları hatırlatmakla yetiniyorum.

22.04.2013