Zannetmeyin ki havalardan bahsediyorum. Bu soğuklar hakkaniyetin zedelenmesinden ötürü olsa gerek.


Uluderede bilinçli/bilinçsiz yaşatılan facianın üzerinden geçen zaman, sonuca yaklaşmış olmamızı gerektiriyor olmasına rağmen başbakanın ve Ali Bayramoğlu`nun marangoz hatası mı dediği bir bakanın tuhaf açıklamalarıyla tam bir kargaşaya dönüştü. Son birkaç gündeki yazılanlara bakılırsa “yandaş” diye yaftalanmaktan kurtulamayan birçok yazar oldukça insani ve tutarlı değerlendirmelerle, provakasyon ya da pkknin ekmeğine tereyağı süren bu olayda hükümetin nasıl olup da kendi bacağına kurşun sıktığından söz ediyor.

En başından itibaren sorumluların bulunması için ciddi adımlar atılıp, canı yanan insanlara  bir nebze daha içten mesajlar verilebilseydi , kamuoyu bu kadar rahatsız olmayacaktı. Çünkü çoğu insan biliyor ki, devletin köy yakması, bombalaması ya da sivilleri katletmesi şeklindeki zulüm çarkları geçmişte kaldı ve dahi bunları yapan, örgütleyen aracı olanlardan hesap sorulduğu düşünülen bir zaman dilimindeyiz. Böyle bir durumda yaşananlara bakıldığında , bilmediğimiz hangi bilgilerin hükümeti bu şekilde konuşturduğunu düşünmekten, daha da ziyade neden olayı sahiplenmeye çalışan ” olduysa oldu” mantığıyla söylenenen cümleleri şaşkınlıkla izlemekten kendimizi alamıyoruz. Bunun iktidarın sistemleşmesi (kemalistleşmesi) tartışmalarına ne kadar ilişkilendirileceği daha da farklı bir iddia ve yazının konusu elbette.

İşin daha da ilginci Uludere`de canlarını yitiren insanların ailelerinden bir kısmının çocuklarının askerde olduğu ve bu yaşananların provokasyon olduğuna dair söylemleri de varken , başbakanın hangi saikle bu şekilde konuştuğunu kestirmek zor. Hem kendisine hem de ahiretine yaptığı (yapmak üzere olduğu) zararın farkında olmasını ümit ediyoruz , çünkü hiçbir zulüm ortaklığı kabul edilebilir bir davranış olmasa gerek bizler için.

Tabii Mavi Marmara ile ilgili F.Gülen`in açıklamalarını da veren WSJ`in olaya dair yaptığı istihbarat haberleri konuyu tuhaflaştıran başka bir husus. Esas olarak bizler devlet yönetiminin kapalı kapılar ardında konuştuklarını  öğrenme ve buna dair bir hak iddiasında olmadığımızdan sürekli medya üzerinden gerçekleşen söylemlere göre değerlendirmeler yapıyoruz. Bu da bizi sürekli olarak yanıltıyor. Siyasetciler de emekli olduktan sonra ya anılarını kitaplaştırarak ya dabelgesel filmlerde bizim tam olarak anlam veremediğimiz yani “künhüne vakıf olamadığımız” meseleleri itiraf etmeye başlıyorlar.

Dileriz ki Uludere`de yaşananlar aydınlığa kavuşur ve Suriye`de yaşanan mezalimin etkileriyle birleşmeden ülke sathında bir zihinsel rahatlama gerçekleşir. Bir belgeselde anılarda dinlemeyi değil şimdi dinlemek duymak ve anlamak istiyoruz yaşadıklarımızı ya da bize yaşatılanları. Elbette anaların sızısını kimse dindiremeyecek ancak adaletin yerini bulabilmesi, sorumluların cezalandırılması  bir daha böyle birşeyin yapılmamasına katkı sağlayabilecek.

BEN`DE HARRANLIYAM !

Kemal Sunal`ın sendikal yapıya yaptığı bu gönderme gülümseten ama düşündürmesi gereken bir söz kanımca. Hiçbir sendikaya üye değilim , mühendisler odasına da ! Bunun sebebi siyasi partiler dahil bu tür yapılanmaların sürekli beni rahatsız edecek taraflarının bulunması ki bu kişisel tercihim. Genellikle gönüllülük esasına dayalı çalışmalar da bulunduğumu da bilenler bilir.

Sendikaların zam üzerinden gerçekleştirdiği söylemler , eylemler sürekli kendini tekrarlayan bir ritüele dönüşmüş durumda. Elektriğe şu kadar zamma rağmen , memura niye bu kadar az zam üzerinden belirtilen söylem klasik bir hesap hatası aslında. Çünkü fatura değeri ile maaş aynı değil. Maaşa yapılan küçük zam diğerine yapılan zamı karşılıyor. Bu anlamda teorik olarak devlet kendi dediğiyle çelişmiyor. Enflasyon farkını da verdiğine göre yine “teorik” olarak devlet haklı oluyor!

Sıkıntı şu ki biz toplum olarak devleti yolunacak kaz olarak görürüz. Devlet bizim ihtiyaç, maaş vb. taleplerimizi gideriyorsa diğer vatanşların hallerinin ne olduğu konusunda çok düşünmeyiz. Eğer zam oranları sendikaların istediği şekilde olsaydı hiçkimse sorun çıkarmayacaktı. Madem devletin şu aralar parası çokmuş – ki hükümet öyle diyor- o zaman bize de fazla vermelisiniz mantığı yürütülüyor. Ancak burada en aşağıdaki ile en yukarıdaki arasındaki maaş uçurumu dikkate alınmadan teklif yapıldığından 4000 lira alan ile 1500 lira alana aynı oran verilerek haksızlık edilmiş oluyor. Bu noktada hükümetin bu tür tarışmalara gerek kalmadan kararnamelerle askeri personele yaptığı zamlar da başka bir çelişki !

İşin bence asıl problem olan boyutu, devletin protokol eziyetinden tutunda bizim görmediğimiz , görmezden geldiğimiz onca israfa varan harcalamalarını denetleme ve sorgulama noktasında bir girişimimiz olmayışıdır. Bu sebeple bütçesini hazırlamış bir hükümete istediğiniz zam oranını kabul ettirmek mümkün olmayacaktır. Bu anlamda ister kızıl ister yeşil tüm sendikalar devletin yine vatandaşından, çalışanından aldığı vergiyle yaptığı tüm harcamalara dair bütünlüklü eleştiriler ve itirazlar getiremediği için zurnanın son deliği olan zam oranı üzerinden yürütülen tartışma anlamsız kalıyor ki sonuç itirbariyle hakem kurulu hükümetin dediğine yakın bir karar verecek ve herkes de buna uyacak ! Biz devletin askeri harcamalarından , israfa giden tüm harcalamarına kadar birçok konuda ciddi tepkiler gösterecek bir anlayışta olsaydık zamlar üzerinden bu tartışmayı gerçekleştirmemiş olurduk. Örneğin 80 darbesinde kaybolan 170 ton altın ile 28 Şubat`ta batırılan ve içi boşaltılarak hesabı devlete kesilen bankalar da sokaklara inmeyi gerektirecek sebepler olmalıydı.

Hasılı kelam meselenin Mustafa Kutlu hocanın son zamanlarda sıklıkla yazılarında belirttiği”kanaat” boyutu, asgari ücretlerinin ve özelde çalışanların itirazları da bulunmakla birlikte, memurların hak arama konseptini değiştirebilmesi gerekiyor.  Demek ki zam oranı üzerinden değil başka şeyler üzerinden daha sağlam ve kalıcı tartışmalar açmak gerekiyor.Aksi halde bu tiyatro kimi sendikaların orta sert , kimisinin yumuşak, kimisinin devrimci (!) söylemleri ile bol renkli bir şekilde oynanmaya devam edecek.

25.05.2012