Resim_1370386245Necat Yazıcı `Meal Olgusu ve Mustafa Yıldız`ın Son Mesaj` isimli mealini yazdı.

 MEAL OLGUSU VE MUSTAFA YILDIZ`IN “SON MESAJ”I Necat Yazıcı

Kur’an’ın anlaşılması meselesi ile ilgili olarak meallerin okuyucuya sağladığı imkân ve kolaylıklar inkar edilemez kuşkusuz. Özellikle -bir milat olarak değerlendirilebileceğimiz- 80 darbesi sonrasında ortaya çıkan toplumsal travmanın etkisinde kalan bir kesimin ve bu tarihten sonra sahne alan neslin Kur’an ile irtibat kurmasında mealler önemli bir görev yüklenmiştir. Öte yandan, diğer pek çok kimse de doğrudan Kur’an ile irtibat kurma ve onu anlama imkanını eline geçirdiği mealler yoluyla elde etmiştir. Mealler bir taraftan yeni/doğru bir din arayışı içerisinde olanlara ilahi mesajdan bazı işaretler taşırken bir taraftan da toplumun geleneksel din anlayışına karşı çıkmak isteyenlerin en önemli tutamakları olmuştur.
Yani bugün bir şekilde ayakta duran ama artık eskiye göre daha olgun ve mustakim çizgiye sahip bir okumuş-yazmış grup için mealler gençlik dönemlerinde kendi kimliklerini/itirazcı kişiliklerini şekillendiren en ayırt edici faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Ama bu -her şeye rağmen olumlu olduğunu düşündüğümüz- katkısının yanında inkar edilemez bir başka husus daha vardır ki mealler kimi zaman, mahiyetleri ve yapılışlarına temel teşkil eden projeler bağlamında Kur’an’ın anlaşılmasının önünde bir engel de olabilmişlerdir/olabiliyorlar.
İslam’la ilgili tüm yanlış algıların müsebbibi mealler değil kuşkusuz. Yani insanlar salt meal okuyarak yanlış bir din ve dünya algısı elde etmiş değiller. Ama bir kısım mealler yanlış din algılarını meşrulaştırma işlevi görmüşlerdir.
Bu değerlendirmeleri yaptıktan sonra, üzerinden bir siyaset yürütülecek kadar önemli bir olgu olan meallerin “ne”liği üzerinde duralım biraz da. Bu bağlamda olumlu ya da olumsuz pek çok değerlendirme yapılsa da evvel emirde mealin Kur’an olmadığı hep söylenir. El hak doğrudur. Meal asla Kur’an değildir. Zaten olması da beklenmemelidir. Sonuçta bir dilden bir başka dile yapılan çevirinin/mealin birebir aktarılan metin olduğu iddiası da boş bir iddiadır. Mealin Kur’an olmadığı, olamayacağı iddiası elbette doğrudur. Ama meali Kur’an’dan ne kadar ayırabileceğimiz ya da ayırmamız gerektiği hususu henüz o kadar da netleşmiş değildir. Biz o dili bilmiyor iken mealin bize o dildeki bir eseri çeviriyor olması, onun metinden hepten de bağımsız olmadığını/olamayacağını da gösteriyor aynı zamanda.
Bu konu çok çeşitli açılardan ele alınıp tartışılabilir ama şayet kestirmeden yol almak istiyorsak sorun aslında, hakikatin ne olduğu ile alakalıdır. Önce şunu beyan edelim ki Kur’an bir hakikat kitabıdır. Hakikatin insanlara yeniden hatırlatılması amacına matuf vahyedilmiş bir kelamdır; unutulmuş yahut iğdiş edilmiş olan hakikatin yeniden insanların gündemine girmesidir Kur’an.
Böyle kabul ettiğimize göre o zaman şunu sormalıyız: Nedir hakikat? Yani mealin konusu olarak hakikat bir lafız mıdır? Yoksa hakikat bir mana mıdır?
Hakikat bir yorum olmalıdır; yani, bir dilin lafızlarının yardımı ile taşınan bilgilerden anlaşılması gereken/ortaya konulması bir şey olmalıdır hakikat. Yani o bilgiler harmanlanarak bizim için belirgin hale gelen şeydir hakikat. Yorum derken, farklı yorum ve değerlendirmelere açıktır anlamında söylemiyorum. Yani bize sunulan verilerin harmanlanması ile elde edilecek, onları yorarak, yoğurarak elde edilecek bir bilgidir; nihayetinde de inkâr edilmez gerçektir hakikat. O nedenle iyi yoğurulmalı, iyi yorumlanmalıdır veriler. Aksi takdirde dilleri birbirinden farklı olan ve asla birbirlerini lâfzen tam olarak anlayamayacak topluluklar neden Kur’an’a muhatap edilsin? Ya da hakikatin anlaşılması için neden bu kadar uzun bir metin insanlara indirilsin?
Kastımız, hakikatin anlaşılmazlığı değildir; bilakis hakikatin, zor anlaşılabilirliği açısından konunun ele alınması gerekliliğidir. Yani hakikatin anlaşılması için bir emek sarfedilmelidir. Hem de ciddi bir emek. Kur’an’ın hakikatin anlaşılması için uzun misaller vermesinden yola çıkarak bu düşünceyi savunuyorum. Dünya ile (=yani sorumlu olduğu yaşamsal alanla) ilgisini doğru ve dürüst/sahih bir zeminde kuramamış ve aklını çelen pek çok çeldiriciyle meşgul olan insan için hakikatin bir kelimeyle ifade edilmesi istenilen sonucu veremeyeceği için olsa gerek ki hakikat kendisini, verilerin ışığı altında anlaşılır kılmak istemiş olabilir. Bu yalnızca hakikate iman etmeyenler için değil, ona iman etmiş olanlar için de böyledir.
Bu nedenlerle meal okuyucusunun, hakikatin bilgisine, yani manasına sahip olmadan mealle karşı karşıya kalması telafisi güç zorluklar çıkaracaktır/çıkarmaktadır. Bir meal yapıcısı da şayet iyi niyetli ise, yani amacı hakikati okuyucuya iletmeye çalışmak ise, bu zorlukları aşmış olarak okuyucu ile yüzleşmesi zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Bu zorluklar iki şey ile aşılabilecek gibi gözüküyor. Birincisi mealin dil olarak okuyucu ile aynı frekansı yakalayabilmiş olması, ikincisi de hakikatin kendisini ifade edebileceği imkân olan bağlamı doğru/isabetli tespit edebilmiş olması.
1- MEALLERİN DİLİ
Bir mealin başarısı, Kur’an’ın bildirdiği hakikati mana olarak muhatabın diliyle muhatabın zihnine ve idrakine sunulabilmesindedir. Yani bir okuyucu eline aldığı meali okuduğu zaman, metnin amaçladığı anlamı/hakikati kavrayabilir ise o meal başarılıdır. Ölçü budur.
Kur’an gereğince tetkik edildiğinde, ele aldığı cihete göre hakikatin bilgisinin bazen çok doğrudan bazen de dolaylı anlatımlarla sunulduğu görülecektir. Öyleyse Kur’an’ın hakikati doğrudan anlattığı yerlerde motamot meallendirmenin; dolaylı anlatımı tercih ettiği yerlerde de satır aralarında doğru takdirleri yapmak suretiyle anlamı isabetle tespit eden bir meallendirmenin daha sıhhatli olacağı söylenebilir.
Mealdeki başarı elbette mealin yapıldığı/inşa edildiği dilin güzel kullanılmasına da bağlıdır. Okuyucunun mealle (=adeta kendi diliyle yeniden yazılmış metinle) imtihanı aslında burada başlıyor. Kendi dilinde bile bir anlam ifade etmekten uzak bir meal çalışmasının hiç şüphesiz hakikatin manasını muhataplarına iletebilmesi mümkün olamayacaktır.
Türkçe meallerin tabi ki çok sorunları var. Ama, okuyucu için bir mealin öncelikle kendi dilinde anlaşılabilir olması gerekiyor. Mustafa Yıldız’ın “Son Mesaj” isimli meali kanaatimizce burada devreye giriyor. Ve doğrusu Türkçe mealler içerisinde, okuyucu için anlatılanı anlamasına imkân veren bir meal olarak duruyor.
2- MEALLERDE BAĞLAM ve LAFIZ MESELESİ
Meallerin, öncelikle ve belki de aslında tamamen hitap olan bir metnin kitabi karşılığı olduğu unutulmamalıdır. O halde hitabın meal formunda kitaplaştırılmasında ortaya çıkacak anlam kaymalarının, ancak hitabın bağlamının doğru tespiti ile önlenebileceğini iyi bilmek gerekiyor. Meal yapanın bağlamı doğru tespit etmesi de salt yeterli değildir. Çünkü bu defa bağlamın ne olduğunun tespiti için gerekli olan bir hususun daha sağlanmış olması gerekir. O da meal yapanın bir hakikat algısına sahip olması zorunluluğudur. Yani hakikate bir vukufiyet yoksa bağlam doğru tespit edilemez, bağlam doğru tespit edilemediği takdirde mana/hakikat anlaşılamaz.
Bir hakikat algısına sahip olmak hitabın özüne vakıf olmakla mümkün olacağına göre, bu temel sorun nasıl çözülecektir? İşte burada mealin yapım aşamasının nasıl bir süreç olduğu konusu gündeme geliyor. Meal yapmak gerçekten uzun uğraşlar isteyen bir konudur. Ve bir başka açıdan bu uzun uğraşlar neticesinde başarılı olunacağının da bir garantisi bulunmamaktadır.
Elbette bir meal yapıcıdan vahyin tamamına nüfuz etmesini beklemek kolay bir durum değildir. Yanı sıra meal yapıcı bizim tüm sorularımıza cevap vermek durumunda da değildir. Keza mealler de tüm sorularımızı cevaplayacak ilaç metinler olmayabilir.
Bütün bunları aklımızda tutmalıyız şüphesiz, ama acaba Kur’an metni, kendisine nüfuzu engelleyecek denli ulaşılmaz bir derinliğe sahip midir? Ya da şöyle sorarsak, bizden gereğini yapmamızı isteyen bir hitap, bizim kendisine nüfuz edemeyeceğimiz denli bir derinliğe sahip olursa o takdirde bizden istenen sorumlulukları hiçbir zaman yerine getirememek gibi bir durumla karşılaşmak söz konusu olmayacak mıdır?
Böyle düşünürsek o zaman varacağımız sonuç hakikatin göreceli oluşunu kabul etmek zorunluluğudur. Yani ya hakikatin göreceli olduğunu kabul edeceğiz ya da vahyi hitabın hakikatine ulaşmak için bağlamın verdiği imkanlar dahilinde bize söylenilen hakikati doğru tespit etmek için üst düzey bir çaba içerisine gireceğiz.
Biz hakikatin göreceli olduğunu kabul etmediğimize göre, yapılması gereken şey hakikatin doğru tespiti için cehd içerisinde olmaktır. Bu yönüyle Mustafa Yıldız’ın “Son Mesaj” isimli mealinde bağlamın tespiti ve bu bağlam içerisinde doğru anlamın elde edilmesi için üstün bir çaba gösterildiğine şahit oluyoruz.
Öte yandan Yıldız mealinin “anlaşılabilirliği de emsalleri arasında onu ayırıcı kılıyor. Özellikle ahkâm ile ilgili ayetlerin meal üzerinden bir türlü anlaşılamaması sorununa getirdiği çözüm ile M. Yıldız meali takdiri hak ediyor.  Bugüne kadar mealden / mealinden okusanız bile muhakkak ilmihal ya da fıkıh kitaplarına müracaatı gerektirecek denli karışık ve biraz da ürkütücü olan ahkâm ile ilgili kısımlarda yapılan takdirlerdeki isabet sayesinde belki de okur ilk defa yalnızca metinden hareketle bir şeyler anlayabilme ve hatta öğrenebilme imkânına sahip bulunuyor. Yani ilk defa ağız tadıylaTürkçe bir meal okuduğunuzu hissedebiliyorsunuz.
Bununla ilgili olarak özellikle ahkâm ayetlerinin yoğun bir şekilde yer aldığı Bakara ve Nisa surelerindeki ilgili ayet meallerinden çokça örnek vermemiz mümkün. Biz bu hususta en çetrefilli kabul edilen Bakara suresindeki boşanma ve Nisa suresindeki mirasla ilgili ayet meallerini vermekle yetinelim:
Bakara suresi 229. ayet: “ Boşama iki aşamada gerçekleşir. Ondan sonraki üçüncü aşamada ya boşamaktan vazgeçip güzellikle evliliği sürdürmek ya da iyilikle sona erdirmek gerekir. Eğer eşlerinizi boşarsanız, onlara verdiğiniz şeylerin herhangi bir kısmını geri almanız helal değildir. Ancak tarafların, evlilikte Allah’ın koyduğu sınırları koruyamayacaklarından korkup, bir bedel karşılığı boşanmaya karar vermelerinde bir sakınca yoktur. Şayet evliliğe devam etmeleri durumunda ikisinin de Allah’ın koyduğu sınırları koruyamayacağından endişe ederseniz, onların anlaşarak boşanmalarını engellemeyin. Bu durumda kadının boşanmak için kendi hakkından kocasına feragatta bulunmasında ikisine de bir günah yoktur. Bunlar Allah’ın koyduğusınırlardır. Bu sınırları ihlal etmeyin. Kim Allah’ın koyduğu sınırları çiğnerse işte onlar zalimlerin ta kendisidir.”
Nisa suresi 11. ayet: “Allah size, çocuklarınızın alacağı miras hususunda, erkek çocuğa iki kızın payı kadar vermenizi tavsiye eder. Erkek çocuk yoksa ve kızlar da ikiden fazlaysa, bıraktığı mirasın üçte ikisi onlarındır. Ama kız bir tane ise yarısı onundur. Şayet ölenin bir çocuğu varsa, anne-babadan her birisinin, ölenin bıraktığı mirastanaltıda bir hissesi vardır. Ancak ölenin çocuğu yoksa ve anne-babası ona mirasçı oluyorlarsa, annesi mirasın üçte birini alır; gerisi babanındır. Ama ölenin kardeşleri de varsa, bu sefer annesine altıda bir düşer. Bu hükümler ölenin ettiği vasiyet yerine getirildikten sonra ve varsa borcu ödendikten sonra uygulanacaktır…”
Yukarıda verdiğimiz iki ayet mealinde kalın (bold) karakterle belirtilen yerlerdeki takdirlerde gösterilen isabet, pek çok mealde karşımıza çıkan anlama sorununu ortadan kaldırıcı mahiyettedir. Yalnızca ayet meallerini bile okuyarak aslında boşanma ve miras taksimi ile ilgili sağlıklı bilgi edinmek mümkün olmaktadır. M. Yıldız mealininmetni ve anlamı anlaşılır kılan isabetli takdirler konusunda emsallerine göre epey bir başarılı olduğu eser okunduğunda daha bir anlaşılacak olduğundan bu hususta başkaca bir örnek vermeye gerek görmüyorum.
Yine M. Yıldız mealinde hakikatin derinliğine işaret eden isabetli yorumlar yapıldığı görülmektedir. Buna ilişkin hemen görülebilecek iki örnek verelim:
Örneğin Bakara suresi 21. ayette; “… Rabbinize ibadet etmeyi sürdürün” şeklindeki çeviride, ibadetin anlamının süreklilikle bağlantısının güzel bir şekilde kurulduğunu görüyoruz.
Bu kısım M. İslamoğlu mealinde motamot verilerek “…Rabbinize kulluk ediniz..”, M. Öztürk mealinde “…rabbinizi yegane rab olarak tanıyıp yalnız O’na ibadet/kulluk edin…”, M. Esed mealinde de “…Rabbinize kulluk edin…” şeklinde çevrilmiştir. Mealler karşılaştırıldığında Yıldız’ın meallendirmesinde anlam derinliğinin yakalandığı, bu derinliğin gözetildiği görülecektir.
Yani meal yapıcı için ibadet bir kere olup biten bir şey değil, sürekliliği olduğu takdirde anlam kazanan bir davranıştır. Ve herhalde ibadetin bu şekilde anlaşılması, yani sürekli yapılması,  ibadetin hakikatine en uygun/yakın düşen anlamadır.
Yine M. Yıldız, Bakara suresi 30. ayette geçen “ceale” fiiline yaratma anlamı vermemiş, bunu bir görevlendirme olarak değerlendirmiştir. Pek çok mealde (örneğin M. Öztürk meali) bu fiil için öngörülen yaratma karşılığının yol açtığı karışıklığın giderilmesi noktasında isabetli bir tercihtir bu çeviri.
Biliyoruz ki hitap/metin anlamın aracıdır. Anlam ise bağlamda ortaya çıkar. Çünkü hiç kimse bağlamsız/amaçsız konuşmaz. O nedenle dedik ki mütercimin bir hakikat algısı olmalıdır. Ve yaptığı mealinde de hakikatin anlamını okuyucuya vermeye çalışmalıdır. Bunu başarmalıdır.
Bu konuların Son Mesaj isimli meal çalışmasının başında, üstelik isabetli bir şekilde ele alındığını görmek gerçekten sevindiricidir.  M. Yıldız mealinde bağlama yapılan vurgu, bu yönüyle meal çalışmalarında bir üst sınırı göstermekte ve çıta gerçekten yükseltilmiş bulunmaktadır. Bu husus Son Mesaj’ın “Önsöz”ünde şu ifadelerle dile getirilmektedir:
“ Kur’an, “kitabi” (yazımsal) bir metin değil “hitabi” (sözel) bir metindir. Hitabi (sözel) bir metinde anlam sadece hitabın içeriğinde tebarüz etmez; bilakis anlama dahil olan ve anlamı oluşturan metin dışı pek çok unsur vardır, ki bunlar en genel anlamıyla “bağlam”ı ifade eder. Çünkü bağlamı bilen ve aynı zamanda kendisi de bağlamın bir parçası olan “dinleyici”nin rahatlıkla anladığı bir konuşma, yazıya aktarıldığında, bağlamın dışında olan okur tarafından anlaşılmayabilir ya da yanlış anlaşılabilir….
Bu noktada mütercimin yapması gereken şey, gerçekte anlama dahil olan ve anlam(an)ın bir parçası olan metin dışı unsurları (bağlamı) metne (çeviriye) dahil etmek olmalıdır. Diğer bir ifade ile, Mushaf’ın “hitabi” dilini meallerde “kitabi” bir dile dönüştürmesi gerekir. Eğer okur, bir mealde bunların eksikliğinden dolayı anlama sorunu yaşıyorsa, sorun Kur’an’dan değil, mütercimin yöntem(sizliğ)inden kaynaklanıyor demektir.”
Çünkü bağlamın doğru tespiti yanlış anlamlandırmaları engelleyecek yegâne imkândır, hele de üzerinde çalıştığınız şey bir hitap ise bu mecburen böyledir.
3- MUSTAFA YILDIZ’IN “SON MESAJ”I
M. Yıldız meali, son dönem mealler arasında daha önce de işaret ettiğimiz gibi dilin güzel kullanımı ve bağlamın tespitinde gösterilen büyük çabayla, bu hususlardaki çıtayı yükselten mealler arasında yer alıyor. Bu kanaatimize dayanak teşkil eden hususları maddeler halinde şöylece sıralama ve ele almak faydalı olacaktır.
a) Akıcılık ve Anlatım Güzelliği:
 
Mustafa Yıldız mealinde kullanılan güzel Türkçeye ve dilin güzel kullanımına ilişkin pek çok örnek verilebilir. Bu örneklerde dikkati çeken husus dilin güzel kullanımı ile beraber aynı zamanda vahyin hitabi yanının da meale yansıtılması olmuştur. Örneğin;
83/Mutaffifin suresi 1-7. ayetler: “Yazıklar olsun, ölçüde tartıda hile yapanlara! Onlar birilerinden bir şey alırken eksiksiz alırlar. Ama onlara bir şey satarken eksik vermeye kalkarlar. Yoksa böyle yapanlar, o korkunç günde yeniden diriltileceklerini sanmıyorlar mı? O gün bütün insanların, Rablerinin huzurunda dikileceğine inanmıyorlar mı? Yoo!Asla düşündükleri gibi değil! O sapkınların yazgısı zindanda kalmak olacak.”
96/Alak suresi 1-8. ayetler: “ Haydi duyur o Yaratan Rabbinin adını: insanı, rahmetutunan bir maddeden yaratan Rabbinin…! Duyur, son derece cömert olan Rabbinin adını: kalemle yazmayı öğreten, insana bilmediklerini öğreten Rabbinin…! Hal böyleyken, yine de insan ne zaman kendini yeterli görse, hemen azgınlaşır. Oysa en nihayet herkes Rabbine dönecek.
70/Mearic suresi 1-5. ayetler: “Birisi, başa gelecek azabı soruyor; kafirlerin başına gelecek azabı… Evet, o gelecek ve kimse onu engelleyemeyecek. Çünkü o, Allah’tangelecek; katına yükselmenin bir çok yolu olan Allah’tan… Melekler ve Cebrail Ona bir günde yükselirler; uzunluğu elli bin yıl olan bir günde… Bu yüzden sen zorluklara en güzel şekilde sabret!”
2/Bakara suresi 17. ayet: “Onların misali, hani birisi bir ateş yakar da, ateşin onun etrafını aydınlatmasının ardından, Allah onların gözlerinin nurunu alıverip karanlıklar içerisinde görmez bir halde bırakıverir ya… işte böyle kimselerin durumuna benzer.”
Bu parça örneklerin yanı sıra bir bütün halinde Yusuf kıssasının anlatıldığı Yusuf Suresinin bir öykü akıcılığında çevrilmiş olması da mealin edebi yönünün güzelliğine bir işarettir. Keza Rahman Suresinin hitabın akışına uygun ve onunla uyumlu bir şekilde şiir formuna yakın olarak çevrildiğini de burada belirtmeliyiz. Ayrıca uzun cümlelerin kendi içinde bir ritme sahip kılınmış olması da M. Yıldız mealinin “Türkçe bir meal” olarak kendisine önemli bir mevkii edindiğini göstermektedir.
Tüm bu başarı ve gerçeklerden hareketle diyebiliriz ki, dildeki bu anlatım güzelliği şayet metnin tamamına yayılabilirse, bir mealin akıcı bir şekilde sesli okunması ve dinleyici tarafından rahatlıkla anlaşılması gibi bir imkâna kavuşmamız çok uzak bir ihtimal olmayacaktır. Tabi bu olumlu örneklerin yanında o kadar başarılı bulmadığımız anlatımlarda yok değil. Örneğin Kevser suresinin meali bu kadar akıcı değil bize göre.
b) Bağlamı Ortaya Koyan Takdirlerdeki İsabetlilik:
 
Yıldız mealinin önsözünde de yer aldığı üzere bu meali emsallerinden hemen ayıran tarafı okuyucunun okuyuşunu aksatmaması için getirdiği çözümdür. Yıldız, çeviride cümlenin akışını ve bu arada tabii ki okuyucunun ilgi ve konsantrasyonunu bozmamak için parantez içi açıklamalar yerine, yine metnin akışı içerisinde ama bold (koyu siyah) karakterde eklemeler kullanmış.
Açıkçası bu tarz bir uygulama şayet siz bağlamı doğru tespit edememişseniz başınızı çok ağrıtacak iddialı bir girişimdir. Ancak Yıldız mealinin bu tercihinde çok büyük oranda başarı sağladığı meal bütün olarak okunduğunda ortaya çıkmaktadır. Ve bu sayede okuyucu büyük oranda takılmaksızın Kur’an metnini baştan sona okuyabilme zevkini tadabilmektedir. Muhakkak bu başarıda Yıldız’ın bağlamın mealdeki önemine yapmış olduğu haklı vurgunun ve bunun hakkını vermek için ortaya koyduğu çabanın büyük payı vardır. Buna ilişkin kimi örnekler verelim:
2/Bakara 184. ayet: “Ey Muhammed! Şayet seni yalancılıkla suçlarlarsa, üzülme;nitekim senden önce de hakikatin apaçık kanıtlarını, ilahi hikmetle dolu Sahifeleri ve ışık saçan Kitab’ı getiren diğer peygamberler yalancılıkla suçlanmıştı.”
9/Tevbe 25. ayet: “Andolsun Allah size pek çok yerde olduğu gibi Huneyn SavaşıGününde de yardım etti…”
17/İsra suresi 50-51. ayetler: “De ki: İster taşa dönüşün ister demire ve hatta isterse aklınıza gelebilecek canlanması imkânsız görülen başka bir maddeye dönüşün… yine de öldükten sonra yeniden diriltileceksiniz. “Bizi kim hayata geri döndürebilir ki?!!” diyecekler. De ki: Sizi ilk kez yaratan kim ise, o! Sonra alaycı bir şekilde başlarını sallayıp “Peki, ne zamanmış bakalım bu?!!” derler. Söyle onlara; belki de çok yakındadır!”
20/Taha suresi 134. ayet: “Eğer bu ilahi Kitab’ı vahyetmeden önce, onları şiddetli bir azab ile helak etseydik, o vakit hesap gününde, “Rabbimiz! Bize de rasuller gönderseydin ya! Biz de o zaman rezil rüsvay olmadan önce onlara tabi olurduk” demekte haklı olurlardı.”
21/Enbiya suresi 24. ayet: “Hal böyleyken yine de O’nun dışında başka düzmecetanrılar ediniyorlar. De ki: “Eğer ondan başka tanrı varsa delilinizi getirin. Bu, hem benimle birlikte olan kimselerin dile getirdiği bir meydan okuma, hem de benden öncekilerin dile getirdiği bir meydan okumadır” Hayır, onların çoğu hakikati bilmiyorlar ve bundan dolayı ondan yüz çeviriyorlar.”
25/Furkan suresi 20. ayet: “ Ey Muhammed! Biz senden önce de, herkes gibi yiyip içen ve çarşı pazar dolaşan ölümlü insanlardan başkasını elçi olarak yollamadık. Böylecekiminizi kiminiz için bir sınama vesilesi yaptık. Bakalım şeytanın aldatmalarınamukavemet edebilecek misiniz, görelim diye… Unutma ki Rabbin her şeyi görmektedir.”
26/Şuara suresi 224-226. ayetler: “Şairlere gelince, onlara da sadece azgınlar uyar. Görmüyor musun onlar her vadide sözcüklerin ve hayallerin ardına düşüp şaşkın şaşkın dolaşıp duruyorlar ve çoğu zaman yapmadıklarını söylüyorlar.”
30/Rum suresi 1-5. ayetler: “ Elif. Lam. Mim. Bizanslılar çok yakın bir yerde yenildi. Ancakçok sürmeyecek, onlar bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içerisinde yeniden galip gelecekler. Çünkü kimin yenip kimin yenileceğine karar verme yetkisi, daha önce Allah’a aitti, bundan sonra da Allah’a ait olacaktır. O gün müminler Allah’ın yardımına sevinecekler. O, dilediğine yardım eder. Çünkü, hem çok merhametli olan, hem desınırsız güç ve kudret sahibi olan sadece O’dur!”
33/Ahzab suresi 13. ayet“Nitekim o zaman onlardan bir grup “Ey Medineliler!” demişti. “Sizin Muhammed’in yanında yer almanızın bir anlamı kalmadı! Evlerinize geri dönün!” O sırada onlardan bazıları da, “Evleriniz saldırıya açık durumda!” diyerek, Medine’ye geri dönmek için peygamberden izin istiyorlardı. Oysa evleri saldırıya açık falan değildi; tek amaçları savaştan kaytarmaktı.”
18/Kehf suresi 25. ayet: “ Bazıları onların, mağaralarında üç yüz yıl kaldıklarını ileri sürdüler. Kimileri de bu sayıya dokuz yıl daha eklediler.”
Bu son örnekte ayet akışının bağlamının ve Ashab-ı Kehf ile ilgili kıssanın mahiyetini doğru tespit etmiş olmanın, akıllarda var olan bir yanlışı nasıl giderdiğine şahit olabiliyoruz. Gerçekten de Kehf Ashabının mağarada kalış süresi ile ilgili olarak Kur’an’da yer alan ibareler vahyin ileri sürdüğü iddialar değil, tam aksine konuyu efsaneleştiren diğer insanların yorumlarıdır. Mealde bunun doğru bağlama oturtulduğunu görüyoruz.
c) Orijinal Yaklaşımlar:
 
Yıldız mealinin bir başka özelliği de vahyin kastettiği şeye nüfuzda ortaya koyduğu takdire şayan dirayettir. Buna ilişkin çok belirgin birkaç örnek üzerinde durmakta fayda var.
Birinci örnek kısas konusu ile alakalı.
Bakara suresi 178. ayette ele alınan kısas ayeti şöyle meallendirilmiş:
“Ey iman edenler! Öldürme olaylarında kısas size farz kılındı: Şayet katil özgür biriyse, bizzat o özgür kişinin; köle biriyse bizzat o kölenin; kadınsa, bizzat o kadınınkendisinin öldürülmesi gerekir. Ama bir kimse öldürdüğü kardeşinin velisi tarafından bağışlanırsa, ona kısas uygulanmazBu durumda öldürülen kimsenin yakınlarınınörfe uygun olarak diyet talep etmesi, öldürenin de ondan talep edilen kan bedelinigüzellikle ödemesi gerekir…”
Buradaki değerli katkının kıymetini daha iyi anlayabilmek için bu kısmın meallendirmesini başka örneklerle karşılaştırmak gerekiyor.
M. İslamoğlu mealinde bu kısım şöyle çevrilmiş: “SİZ ey iman edenler! Cinayete kurban gidenler hakkında size adil karşılık farz kılındı: Hüre karşılık hür, köleye karşılık köle, kadına karşılık kadın….”
M. Öztürk mealinde: “Ey müminler! Kasten adam öldürme durumunda kısas ilkesini uygulamak size farz kılındı. Buna göre hür insanın kasten öldürülmesine karşılık hür, köleye karşılık köle, kadına karşılık da kadın öldürülür…”
M. Esed çevirisi: “SİZ EY imana ermiş olanlar! Öldürme (olayların)da adil karşılık (kısas) size farz kılındı: Hür için hür, köle için köle ve kadın için kadın….”
R. İhsan Eliaçık meali: “EY İMAN EDENLER! Cinayet olaylarında kısas size farz kılındı. Hür için hür, köle için köle ve kadın için kadın…”
Aradaki farkın ne olduğu ve bu farkın aslında ne kadar önemli bir fark olduğu sanırım ortadadır. Yıldız’ın meali dışındaki istisnasız tüm mealler ayete öldürülenin sosyal statüsüne uygun birinin öldürülmesi gerektiği gibi bir anlam veriyorlar: “… Hüre karşılık hür, köleye karşılık köle, adına karşılık kadın…” Oysa Yıldız meali, aslında olması gerekeni vermek suretiyle bu ayetteki yanlış çağrışımların ve olası yanlış yorumların da önüne geçmekte ve sorumluluğun şahsiliği ilkesinin gerçekte ne kadar önemle vahy tarafından vurgulandığını gözler önüne sermektedir. Yani öldürenin karşılığında birisi öldürülecek ama bu cinayeti işleyenin bizzat kendisi olacak. Yoksa belirsiz bir şekilde herhangi bir hür/köle/kadın olmayacak.
İkinci örneğimiz Kafirun suresinden olacak.
Bu kısa ve derin anlamlı surenin çevirisinde de Yıldız mealinin benzerlerinin önüne geçtiğini söylememiz gerekiyor. Özellikle surenin son ayeti üzerinde durmak istiyorum. Önce diğer mealleri verelim:
M. İslamoğlu mealinde bu kısım şöyle çevrilmiş: “Sizin dininiz size, benim dinim bana!”
M. Öztürk mealinde: “O halde sizin inancınız size, benim inancım da banadır!”
M. Esed çevirisi: “Sizin dininiz size, benimki bana!”
R. İhsan Eliaçık meali: “O halde sizin dininiz size, benim dinim bana!”
Yıldız mealinde ise surenin anlamının bir bütün olarak kavranıldığı ve şu şekilde meallendirme yoluna gidildiği görülüyor:
 “Dininiz sizin olsun; benim dinim bana yeter!”
Böylece, artık klasikleşmiş olan bu ayet meali Yıldız’da farklı ama bence daha etkili ve anlamlı bir form kazanmış bulunuyor. Bu tercihin, mealin tamamında görülen bilinçli ve anlamaya dayalı çeviriye önemli bir örnek olduğunu düşünüyorum. Ayrıca ayetin böyle çevrilmesi, bu ayeti, “laiklik” için kullanışlı bir dini referans olmaktan çıkarması açısından da önem arz ediyor.
Üçüncü örneğimiz “Besmele”nin meallendirmesi ile ilgili yeni yaklaşım olacak.
Elmalılı Hamdi Yazır’ın besmele tercemesiyle ilgili söylemiş oldukları düşünüldüğünde besmelenin nasıl meallendirileceği hususunun meal yapıcılar için öylesine bir mesele olmadığı ve aslında esaslı bir mesele olduğu hatırlanacaktır.
M. Yıldız buna ilişkin vermiş olduğu dipnotta kısa ama önemli açıklamalar yapmakta ve ardından Besmele ile ilgili yaşanan sıkıntıyı güzel bir yaklaşımla aşmış gözüküyor.
M. Esed çeviri mealinde “Rahman, Rahim Allah Adına”, M. İslamoğlu mealinde “Rahman Rahim Allah Adına”, M. Öztürk mealinde “Çok şefkatli, çok merhametli Allah’ın adıyla”, İ. Eliaçık mealinde “Sevgi ve Merhameti Sonsuz Allah’ın Adıyla” şeklinde karşılanan besmele M. Yıldız mealinde “Hem Rahman, hem Rahim Olan Allah’ın adıyla başlarım” şeklinde çevrilmiş bulunuyor.
Besmele çevirisini zorlaştıran hususlar üzerinde Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde detaylı açıklamalar bulunmakla birlikte, mealciler için sorun çoğu zaman Rahman ve Rahim kelimelerinin çevrilip çevrilemeyeceği üzerinde yoğunlaşmıştır.
Bu iki kelimenin Türkçeleştirilmesi halinde anlam derinliğinin kaybolacağı muhakkak olduğundan meallerde bu iki kelimenin aslına yer verilmesinin daha doğru olacağını söylemek gerekiyor. Ancak bunun ardından bu iki kelime arasına “ve, veya” gibi bağlaçların takdir edilmesinin doğru olup olmayacağı meselesi de tartışılmıştır. Yine kanaatimizce bu takdirin haklı bir gerekçesi olmayacağından “Rahman ve Rahim” şeklindeki bir tercih de doğru olmayacaktır.
Dördüncü örneğimiz kadınların tarlaya benzetilmesine ilişkin.
M. Yıldız mealindeki en orijinal ayet çevirilerinde biri Bakara Suresi 233. Ayetinin çevirisidir. Bu ayet hemen hemen bütün meallerde “tarla” metaforu korunarak “Kadınlarınız sizin tarlalarınızdır” şeklinde yahut benzer kalıplarla çevrilirken, Yıldız bu ayeti “Kadınlarınız sizin meyve veren bahçelerinizdir” şeklinde çevirmiş. Yıldız, çevirinin dipnotunda “tarla” metaforu yerine “bahçe” metaforu kullanmasının gerekçesini şöyle açıklıyor:
Kadınları (eşleri) tarlaya benzeten bir teşbih, Arap dili ve kültürü açısından olmasa da Türk dili ve kültürü açısından kaba bir teşbih olur. Bu yüzden biz, “tarla” kelimesi yerine en yakın teşbih unsuru olarak “meyve veren bahçe” kelimesini kullanmanın daha nezih, daha beliğ ve daha estetik olacağını düşündük. Zaten kültürümüzde çocuk için “evliliğin meyvesidir” denilmesi de tercih ettiğimiz benzetmenin gücünü artıran bir unsurdur. Burada “bahçe” teşbihinin, kadına ayrı bir güzellik ve dinlendiricilik unsuru kattığını da unutmamak lazım
Bu konu ile alakalı son örneğimiz de, “Ashab-ı Yemin” ve “Ashab-ı Şimal” meallendirmesinden olsun. Eskilerde “sağcılar” ve “solcular” olarak çevrilen, daha yenilerde sağ ashabı ve sol ashabı şeklinde biraz da motamot karşılanan bu iki kavram hakkında Yıldız mealinde dipnotlarda verilen bilgiler önemli.
Yıldız da meallendirmesini bu dipnot açıklamaları ışığında yapmış ve ortaya Vakıa suresinde anlatılanı daha iyi kavramamıza yarayacak bir akış çıkmış bulunuyor.
Vakıa suresi 8. ayet: “Kiminiz şerefli bir topluluk olacak; onlar ne mübarek bir topluluktur, bir bilseniz!”
Vakıa suresi 9. ayet: “Kiminiz de adi bir güruh olacak; onlar ne uğursuz bir güruhtur,bir bilseniz!”
Bu meselenin M. İslamoğlu mealinde de benzer bir yaklaşımla meallendirildiğini görüyoruz. Orada da ashab-ı yemin için “Bir bahtiyar kampa dahil olan kesim”; ashab-ı şimal için de “Bir de bedbaht kampa dahil olan kesim” şeklinde bir çeviri yapılmış.
Aynı mesele M. Öztürk mealinde, amel defteri sağ yanından verilenler ve amel defteri sol yanından verilenler olarak, M. Esed çevirisinde ise doğruyu bulmuşlar ve kötülüğe batmışlar olarak karşılık bulunduğunu görüyoruz.
d) Gramerin Doğru Kullanımı:
Bakara suresi 279. ayette ortaya çıkan gramer yanlışlığın fark edilmiş olması ve faiz alıp verenlerin aslında ne ile karşılaşacaklarının ayetin içinde yer alan sertlik oranında ifadesini bulması da önemlidir.
Yani Allah ve Rasulünden (minellahi ve rasulihi) bir savaş ile karşılaşacaklarının ortaya konulması, Allah ve rasulüne savaş açmış olacaklarının söylenmesi ile bir değildir. Doğrusu ilk ifadedir ve mealde karşılığını bulmuştur.
Yine bu ifadenin Yıldız meallendirmesinde “… size savaş açılacağını bilin” şeklinde devam ettirilmiş olması, yanlışlara karşı önceliğin ihtar/uyarı olması gerekliliğine de uygun düşmektedir. Yani faiz bile alıp veriyor olsalar insanlar öncelikle uyarılırlar. İfadenin bunu da veriyor olması anlamı belirgin kılmıştır.
e) Kullandığı Dilin Farkında Olmak Ve Türkçe’den Kaynaklanan Yanlış Anlamaların Çözülmesi İçin Ortaya Konan Çaba:
Bazı ibareler vardır ki onları Türkçe’ye çevirdiğinizde dilimizin yapısından kaynaklanıyor olsa gerek mefhum-u muhalifinden hiç de arzu edilmeyen çağrışımlar karşımıza çıkabiliyor. Meallerde bu tür yerler her zaman bir sorun teşkil etmiştir.
Bir misal olmak üzere, Kur’an metninde birçok yerde geçen “bi gayrı hakkın” ifadesinin çevirisi ne olmalıdır, şeklinde bir soru soralım ve cevabını arayalım.
Bakara suresi 61. ayete M. Yıldız mealinde “Hakikati kabule yanaşmayarak” şeklinde, M. İslamoğlu mealinde ise “Haksız yere” karşılıkları verilmiş.
Meallerde karşımıza çıkan ciddi meselelerden birisi de işte budur. İsrailoğullarının peygamberlerini öldürmüş olmaları “bi gayri hakkın” olarak ifade edilmekte ve bu ibarenin Türkçe tercemesi daima sorun çıkarmaktadır. Pek çok terceme, Türkçenin azizliğinden olsa gerek, ters çağrışımlarla zihinlere “peygamberlere yönelik haklı bir öldürmeyi” hatırlattığı için sorunludur. O nedenle buna uygun bir karşılığın bulunması bir zaruret idi.
İslamoğlu mealindeki tercihin bunu karşılamadığı, yanlış çağrışımları sürdürdüğü ortadadır.
M. Yıldız mealinde ise, ayette yerilenlerin neyi göz ardı ederek ya da neye karşı çıkarak cinayet işlediklerinin ihsas ettirilmiş olması nedeniyle yapılan tercih, dilimizdeki bu yanlış anlamayı ortadan kaldıracak bir teklif olarak gözükmektedir.
Yine meallerde Türkçenin azizliği konusunun neden olduğu karışıklıklara güzel bir örnek de, ayet sonlarında yer alan ve Allah’ı niteleyen bazı durumlardır. Bu gibi yerlerde mesela Allah, “yaratanların en güzeli” ya da “rızık verenlerin en hayırlısı” olarak nitelendirilmektedir.
Bu tip meallendirmeler akla sanki başka yaratıcı da var ama Allah onların en hayırlısı; başka rızık verenler de var ama Allah onların en hayırlısı imiş gibi bir takım yanlış çağrışımlar doğuruyor. Oysa bu tip yerlerde maksadın başka olduğu açıktır. O nedenle meallendirmenin bunu dikkate alması gerekir.
M. Yıldız mealinde bununla ilgili tercih “En güzel şekilde yaratan”, ya da “Rızkı en güzel şekilde veren” şeklinde yapılmak suretiyle bu anlam karışıklığı ve yanlış çağrışımların da önüne geçilmiş bulunmaktadır.
f) Hikayeyi Doğru Kavramak İle İlgili Örnekler:
Kur’an’ın önemli bir bölümünü oluşturan kıssaların doğru anlaşılması Kur’an’ın onaylanmış doğru örnekleri üzerinden İlahi Mesajı doğru anlamamız için büyük önem arzediyor. Kıssalarda yalnızca tarih anlatılmıyor. Hatta çok iddialı gelmezse şayet, kıssalarda tarihin, anlatılmaya değer en son şey olduğunu söylemek bile mümkün. Hal böyle olunca, kıssaların hikayelerinin doğru bir kavrayışla ele alınması zarureti karşımıza çıkıyor. Çünkü kıssalarda bazen insanın bazen de toplumların bir nevi röntgeni çekiliyor. O nedenle tarih boyunca değişmez insan karakterinin vahy karşısındaki tavır alışının “örnek-ibret” ikileminde sahih bir resmi, kıssaların hikayesinin doğru ele alınışı ile elde edilebilir. M. Yıldız mealinde buna ilişkin güzel örnekler var:
– İsrailoğullarının inek kesme ile emrolunmaları:
M. Yıldız mealinde Bakara suresi 71. ayette inek kesmekten kaçınan İsrailoğullarının tavrı ile ilgili son cümlenin “Ama ellerinden gelse yapmayacaklardı” şeklinde olması, İsrailoğullarının gerçek tabiatını yansıtması açısından fevkalade isabetli olmuştur. Pasaj bir bütün olarak ele alındığında pasajın son cümlesinin İsrailoğullarının gerçek ruh hallerini yansıtacak şekilde verilmesi bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır zaten. Yani bu ifade ile aslında ineği kesmelerine rağmen İsrailoğullarının bu imtihanı kaybettiğini anlayabiliyoruz. Yani gönülsüz yapılan doğru işlerin de insana bir yarar sağlayamayacağı hususunda önemli bir ayrıntı burada hayat bulabilmiştir.
Bu kısmın M. İslamoğlu mealinde “Neredeyse yapamayacaklardı” şeklinde karşılanması, bağlama da uygun düşmediği gibi (yapamayacaklardı denilerek, sanki bu emri yerine getirmekte haklı olarak zorlandıkları intibaını vermekte olduğundan dolayı) İsrailoğullarının zihniyetini tam olarak yansıtmaktan uzak kalmıştır diye düşünüyorum.
– İsrailoğullarında buzağı sevgisinin gerçek ifadesi:
Bakara suresi 93. ayette bahsedilen ve İsrailoğullarının buzağı heykeli üzerinden anlatılan ruh halleri ile ilgili olarak da M.Yıldız, “Buzağı sevgisi iliklerine işledi onların” demek suretiyle isabetli bir tercih yapmış bulunuyor.
Buna ilişkin M. İslamoğlu mealinde verilen “Buzağı (heykeli) gönüllerinde taht kurdu” karşılığı ile karşılaştırıldığında, M. Yıldız mealinde anlamın daha isabetli ve bir o kadar anlamlı/anlaşılır olduğu ortadadır.  Yani İsrailoğulları için buzağı, kendi cahiliyelerine olan bağlılığın bir işaretidir. Dolayısıyla kendi cahiliyelerine olan bağlılığın ve bunu içselleştirmiş olmalarının en sağlıklı ifadesi Yıldız mealinde görülmektedir. Yoksa burada kasıt buzağı heykelinin kendisi olmasa gerek.
– İçki ve kumarın meallerdeki faydası ve Allah için infak edilmesi gereken şeyin ölçüsü:
M. Yıldız mealinde Bakara suresi 219. ayetin tercümesinde sürekli tekrarlanan bir hatadan korunulmuş olduğu görülmektedir.
Bu ayete Yıldız mealinde; “O ikisinde insanların aldığı bir miktar hazzın yanı sıra çok büyük bir günah vardır…” şeklinde karşılık verilmiştir. Oysa bu ayet M. Öztürk mealinde: “… bazı faydaları da vardır ama…”; M. Esed mealinde:”…hem de insanlar için bazı yararlar vardır…” şeklinde çevrilmiş durumdadır. Oysa ayetin anlattığı yarar değil, menfaattir/çıkardır.
Yani artık kabul edelim ki içki ve kumarın insanlara hiçbir bir faydası yoktur. Metnen de yoktur, mealen de yoktur.  İçki ve kumarın olsa olsa ve ayetin de anlattığı şekilde ancak birilerine sağladığı maddi menfaatler, yani haksız/gayrı meşru kazançlar söz konusu olabilir. Yıldız mealinde bunun belirtilmiş olması önemlidir. Yoksa bazı çevrelerce sürekli içkinin tedavi edici tarafından bahsedildiği halde ve ayette kumara da yer verilmiş olmasına rağmen bugüne kadar kumarın ne gibi bir fayda sağladığı hususunun pas geçilmesi gibi bir büyük sıkıntıdan nasıl kurtulacaktık?
–          Hz. Yunus’un kavminden ayrılışına neden olan saik:  
Enbiya suresi 87. ayette Yunus peygamberin kavminden Allah’ın bu yöndeki emri gelmeden ayrılışı anlatılmakta ve buna ilişkin Hz. Yunus’un düşüncesi/zannı verilmektedir.
M. Öztürk mealinde “…bizim kendisini sıkıştırmayacağımızı sanmıştı…”, M. İslamoğlu mealinde “…hakkında işlem yapmayacağımızı düşünerek…”, M. Esed çevirisinde “…o, gücümüzün kendisine ulaşamayacağını sanarak…” karşılık bulan bu pasaj M. Yıldız mealinde, “… hani kendisini sorumlu tutmayacağımızı düşünerek…” şeklinde meallendirilmiş bulunuyor.
Esed çevirisinin bir peygambere nasıl yakıştırıldığını doğrusu anlamamız oldukça güç. Çünkü nasıl olur da bir peygamber Allah’ın gücünün kendisine ulaşamayacağı zannı ile hareket etsin?
 İslamoğlu meallendirmesinde ise sanki yasal bir takibat varmış gibi bir izlenim ediniyoruz. Kullanılan kelime yani hakkında işlem yapmak, bizim günlük hayatta yasal takibe uğrayan kimselerle ilgili basit bir çağrışıma neden oluyor.
Öztürk’ün tercihi ise doğrusu meseleyi izahtan uzak bir tercih olmuş.
Yıldız ise, meseleyi diğerlerinden daha isabetle ele almış ve burada Hz. Yunus ile ilgili meşru bir zannın varlığını ihsas ettirmiş bize. Yani Yunus peygamber kavminden ayrılmasının kendisine bir sorun teşkil etmeyeceği düşüncesi ile hareket etmiş.
g) Kavramsallaştırma Hususunda Dirayet:
 
Muhkem nedir, müteşabih nedir?
M. Yıldız mealinin en değerli kısımlarından birisi de Al-i İmran suresinin 7. ayetibağlamında muhkem ve müteşabihe getirdiği tanım/yorum olsa gerek.
Her durumda ve daima tartışma konusu olan muhkem ve müteşabihin, özellikle de müteşabihin Kur’an metni içerisinde sanki farklı anlamlar, hatta farklı hakikatler olabileceği şeklinde anlaşılmaya imkan verecek şekilde tanımlanması yanlışının burada bir nihayete kavuşturulmuş olması sevindiricidir. Elbette Kur’an’ın tamamının muhkem olması ya da müteşabih olması ifadeleri ile birlikte düşünüldüğünde bu durumun anlam genişliği ve derinliği ile alakalandırılması gerektiği ortadadır.
M. Yıldız’ın getirmiş olduğu tanımlar bence taşları yerine oturtuyor. En azından artık ucuzcu yaklaşım terk edilecek ve okuyucu için “anlamadığı yerler” müteşabih olmayacak da, böylece Kur’an’ın anlaşılırlığına bir halel gelmemiş olacak. Yani artık her anlamadığımız, ya da meal yapan anlatamadığı için anlamakta hep zorlandığımız yerler için müteşabih diyerek işin içinden sıyrılmak kolaycılığından kurtulacak ve anlam derinliklerine yolculuk edebileceğiz.
Bu pasajla ilgili olarak M. Esed çevirisinin dipnotlarında muhkem ve müteşabihle ilgili açıklığın doğrusu yeterince ortaya konulamadığı kanaatindeyim.
İslamoğlu bu ayetlerle ilgili dipnotta müteşabihin iki şekilde anlaşılabileceğinden bahsederek, birincisinin bir kısmı diğer kısmına benzerlik şeklinde, diğerinin de lafzın maksat ve muradına dair kapalılık şeklinde olduğunu söylüyor. Sonra da bunu hakiki ve lafzi olarak iki kategoride değerlendiriyor.
M. Öztürk ise meal metninde müteşabihi mecazlı, istiareli ifadeler içermesinden ötürü farklı anlamlara gelebilen ayetler olarak tarif etmektedir.
Yani genel olarak muhkem ayetler tek bir anlama gelen ve açık nas ifade eden ayetler, müteşabih olanlar ise anlamı kapalı ve farklı anlamlara gelme ihtimali olan ayetler olarak kabul görmektedir. İşte tam da bu kabuller Kur’an ile ilgili pek çok spekülasyona meşruiyet kazandırabilmekte, bu tanımlardan hareketle Batıni yorumlar kendisine saklanacak meşru bir perde arkası bulabilmektedir.
Oysa M. Yıldız açıklamalarında muhkemin, “içerisinde yaşadığımız alemin gerçekliği ile ilgili olan yani bu aleme (yaşadığımız dünyaya/alem-i şahadete) ait olgularla ilgili olan ayetler” olduğunu belirtmekte ve müteşabihin ise, bilinen anlamıyla “anlamında bir kapalılık olan”, yahut “ birden fazla anlama gelen” ayet demek olmadığını, müteşabih ayetlerin, içerisinde yaşadığımız ve kurallarına tabi olduğumuz alemin (alem-i şahadetin) gerçekliği ile ilgili olmayan, mahiyetini bilmediğimiz bir başka aleme (alem-i gabya) ait olan varlık, olay ve olguları, içerisinde yaşadığımız dünyanın kelime ve kavramlarıyla ifade eden ayetler olduğunu belirtiyor.
M. Yıldız’ın muhkem ve müteşabihe bu yaklaşımı, Kur’an ile ilgili önemli bir sorunu çözücü mahiyet arzediyor. Zaten ayetin sonunda rasihun olarak nitelendirilen kimselerin beyanı da bu tanımları destekler mahiyettedir. “…İlimde ileri seviyede olanlar ise “Biz ona inandık. Bunların hepsi Rabbimizin katından gelmiştir” derler…”
SONUÇ:
Söz doğası gereği bitmeyen bir olgudur. Ve sözün susturulması da hayra alamet değildir. Ama inanıyorum ki meal yapımında ortaya konulan bilinçli çalışmalar, sözü ayakta tutacak ve özellikle “Kur’an Usulü” oluşturulmasına büyük katkılar sağlayacaktır.
Bu meal çalışmaları aslında en temel eksiğimizin bir Kur’an Usulü olduğunu bize bir kere daha hatırlatıyor. Tabii ki meallerin gücü bu usul eksikliğini gidermeye yetmez. Bu iddia büyük bir iddia olur. Ama yine de mealler tüm noksanlarına rağmen, bu bilinçle ele alındıkları takdirde, Kur’an Usulü inşa edilene ve dilimizi Kur’an’ın dili ile aynı kılana kadar önemli bir işlev göreceklerdir.
Okuma sorunu olan bizim gibi toplumlar için Kur’an’ın temel konuları hakkında kısa yoldan bilgi sahibi olmamız için en pratik yol hala meallerdir. Meallerin bu önemli misyonları nedeniyle meal yapıcıların, eserlerine olanca ihtimamı göstermeli büyük ve ihmal edilmez bir görevdir.
Mealin okuyucunun anlayacağı bir Türkçe ile yazılması gerektiği ortada ise o takdirde meal yapıcıların kendi dillerine gerçekten hakim olmaları ya da meallerin Türkçe yönünden basımından önce titizlikle gözden geçirilmeleri gerekmektedir. Türkçesi anlaşılan bir kitabın bizzat kendisinin anlaşılır olduğu iddiası daha bir güçlenecektir, pekişecektir.
Türkçede ortaya konan mealler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, insanımız için Kur’an’ın mesajı ile buluşması anlamında en ideal formatın aslında meal-tefsir formatı olduğunu söylemek mümkün. Ancak bu formatta bir eserin ihtiyaç duyduğu mesai göz önüne getirildiğinde meallerin hiç olmazsa meal tefsir formatlarında yer bulan kadar olmasa da sıhhatli bilgi içeren dipnotlarla takviye edilmesi gerekiyor. Artık terk edilmesi gereken parantez içi açıklamalar yerine de M. Yıldız’ın Son Mesaj örneğinde olduğu gibi bir bold yazım tercihinin öne çıkması faydalı olacaktır.
Sonuçta meal yapmak zor, yapılan meali eleştirmek nispeten daha kolaydır. Ama meal yapıcılar için artık iki çıta vardır. Birincisi meal yapımında ortaya konan ve artık bir konsensüsü temin etmeyi neredeyse mümkün kılan ortak tercihler; ikincisi de bilinçli meal okuyucularının katetmiş olduğu mesafe. İlmin başka türlü gelişmesinin mümkün olmadığına kani olanlar için eleştiri ilerlemenin olmazsa olmaz şartıdır. Kendisine yöneltilen eleştiriyi, oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi görenler olduğu gibi, kendisine yanlış da olsa getirilen eleştiriyi Allah’ın kendisine yönelik bir rahmeti olarak telakki edenler de var bizim camiada. Doğru olanın ikincisi olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı?

NOT: Bu Makale yazarın bilgisi doğrultusunda Özgün Düşünce dergisinden özetlenerek alınmıştır.