Geçtiğimiz Perşembe (10 Aralık) günü Gaziantep’in yerel televizyon kanallarından Kanal 5’ in bir programına konuk olarak davet edildim. Konu “Medya Ahlakı” idi. Söylemek isteyip unuttuklarım ve söylemeyi tasarlayıp zaman yetersizliğinden söylemediklerimi siz değerli ANTEP PRESS okuyucuları ile paylaşmak istedim.
Dünyada ve ülkemizde medya ahlâk ilkelerini tartışan ve bunları derli toplu halde bizlere sunan çok değişik kurumlar, sözleşmeler ve akademik çalışmalar vardır.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) ve Basın Konseyi’nin yayımladığı kitap ve broşürlerin yanısıra, Gazeteciler Cemiyeti, Basın Konseyi, Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin (ÇGD) hemen her yayınında, hemen her raporunda medya ahlâkına değinilmektedir.
Gazetecilik eğitimi veren yüksekokul ve üniversitelerde medya ahlâkı ders olarak okutulmakta hatta son dönemlerde zorunlu derse dönüştüğünü hatırlamaktayım.
Kimilerinin “medya ahlâk ilkeleri”, kimilerinin “basın meslek ilkeleri” adıyla andıkları bu kurallar ve öğütler dizisi aslında topu topu sekiz-dokuz maddeye indirgenebilir.
“Gazetecinin nesnel (objektif) olma zorunluğu”,
 “Özel yaşamın dokunulmazlığı”,
“Kamu çıkarının önceliği”,
“Gazetecinin, mesleğin olanaklarını özel çıkarlar için kullanmama zorunluğu”,
“Haber kaynağının gizliliğinin korunması”,
“Şiddet ve zorbalığın özendirilmemesi”,
“Kişi ve kurumları küçük düşürme amaçlı haberlerden kaçınılması”,
“Haberde tarafların tümünün görüşlerinin yansıtılmasına özen gösterilmesi” gibi.
Genel olarak medya’nın varlık sebebi iki başlık altında ifade edilebilir. Birincisi toplumu yaşadığı belde ve dünya’daki olaylardan haberdar etmek; ikincisi de, toplumu bilgilendirirken eğitmektir.
Ama son dönem modern medya anlayışı bu iki makul sebep yerine, yeni uyduruk sebepler ikame etmektedir. İnsanları en süfli araçlarla ve gerekirse gayri meşru yollarla eğlendirme(!), bilgilendirmek yerine de manipüle etme, dezenformasyon (yanlış bilgilendirme) ve bilgi kirliliğine yol açma…
İşte bu sebeplerle son dönemde “medya ahlakı” daha önemli bir konu halini almıştır.
İnsanların sağlıklı ve doyurucu bir şekilde bilgilendirilmesi kadar, toplumsal hafızadaki değerlerin korunması ve ahlaki gelişimin desteklenmesinin de, mahremiyete ve özel dünyalara saygıda yapılacak en ufak bir kusurun, kurum ve kuruluşları haksız yere yıpratan asılsız haberlerin telafisi imkansız sonuçlar doğurduğu bilincinin medya mensuplarında doğal bir refleks olarak yerleşmesi bu işin olmazsa olmaz kuralıdır. Ve bu noktada söylenecek çok değerli bir tespit vardır; o da “Medya ahlâkı, gazetecinin kendi ahlâkından ibarettir”
Bizim ülkemizde hem yerel hem ulusal anlamda – hoş dünyada pek farklı değil, ama demokrasi kültürü gelişmiş ülkelerde en azından nitelikli ve nispeten nesnel bir iletişim dili vardır-  genellikle ekonomik, dolayısıyla siyasal çıkarlar için tehdit, şantaj, saldırı ve baskı oluşturmak amacıyla gazete ve televizyon sahibi olunuyor. Televizyonların, gazetelerin, bil cümle medya kuruluşlarının çoğunun zarar etmesine karşın, sahiplerinin bu alanda ısrarcı olması bu yüzdendir. Bu kaçınılmaz bir gerçeklik haline dönüşmüştür.
Ben, zaman zaman bu iş nasıl çözülebilir diye düşünürken çözüm arayışına katkı anlamında haber Amerika’dan gelmişti: Kooperatif usulü medya. Yani sahibi halk olan, halkın kurduğu, yönettiği, para ödeyerek seyrettiği, kooperatif usulü çalıştırılan medya kuruluşları ihdas ediliyor. “Bağımsız medya” için şimdilik bundan başka da sağlıklı bir yöntemi en azından ben duymadım. Ama Türkiye de böyle bir şeyin yapılabilirliği adına bir şey söylemek için daha vakit var zannımca.
Basın özgür olmalıdır. Sansürlenmemelidir. Engellenmemelidir. Bunun anlamı devletin elindeki imkân ve araçları kullanarak yayın organlarını susturmaması, siyasî sebeplerle onların sahiplerini ve çalışanlarını cezalandırmamasıdır. Ama ya yayın organlarının kendileri basın özgürlüğünü ve ifade özgürlüğünü çiğnerse, korumasız insanlara karşı linç kampanyaları açarsa, yalan yanlış haber ve iddialarla kişilerin şeref ve haysiyetini incitirse, kişilik haklarını bilinçli ve ısrarlı şekilde ihlal ederse ne olacak? Biz sıradan insanlar gazeteler ve televizyonların saldırı ve karalamalarına karşı kim tarafından ve nasıl korunacağız? Gazetecilerin tacizine uğrarsak ne yapacağız?
Ülkemizdeki yaygın ve geleneksel medya, Atilla Yayla`nın ifade ettiği gibi, `gücün medyası`dır. Bu anlamda, medyanın gücünden değil, gücün medyasından söz edilebilir.
Sonuç olarak bu bağlamda ANTEP PRESS ve şahsım özelinde durumu kısaca şöyle izah edilebilirim:
Ahlak kuralları hayatın her alanı için geçerlidir. Tevhid anlayışı bizi böyle bakmaya sevk eder.
Hayatının tamamında, yaptığı her şeyin hesabının verileceği inancı ile hareket eden, kendisini nispet ettiği bir inanç manzumesi olan kişi ve bu kişilerden oluşan yapılarda (etik) ahlak problemleri en asgari düzeyde yaşanacaktır.
Sonuç itibari ile Medya’nın ahlakı, gazetecinin kendi ahlakından ibarettir ve Ahlak olgusu da inançtan beslenir. İlahi kaynaktan beslenmeyen her anlayış ifsad olmaya (bozulmaya) mahkumdur. Allah’sız medyadan ahlak beklemek ahmaklıktır vesselam.

13.12.2009