İnsan Hakları Aktivisti Mehmet Alkış, “Türkiye`nin küresel sisteme eklemlenmesi ve neoliberal politikaların uygulanmasına zemin hazırlamak amacıyla 12 Eylül 1980 Darbesi şartlarına itildiği bir sır olmaktan çıkmıştır.

ASLAN DEĞİRMENCİ – ÖZGÜN DURUŞ

İnsan Hakları Aktivisti Mehmet Alkış, “Türkiye`nin küresel sisteme eklemlenmesi ve neoliberal politikaların uygulanmasına zemin hazırlamak amacıyla 12 Eylül 1980 Darbesi şartlarına itildiği bir sır olmaktan çıkmıştır.

Çünkü kapalı kapılar arkasında planlanan işleri anlamanın yegâne yolu, sonuçları ve daha sonra ortaya çıkan bilgilerdir. Ortaya çıkan sonuçlar ve bilgiler, darbe öncesi kaos ortamının düzmece birtakım senaryolarla oluşturulduğunu göstermektedir” dedi.

III. BÖLÜM: 12 Eylül’e farklı bakış

MAZLUMDER GYK Üyesi Mehmet Alkış, ‘Özgün Duruş’un sorularını cevaplandırdı.

-12 Eylül neyi amaçladı?

12 Eylül darbesinin neyi amaçladığını anlamak için biraz gerilere gitmek, Cumhuriyetin, yani Ulus-Devletin nasıl kurulduğuna bakmak gerekir. Çünkü büyük ölçüde İttihat ve Terakki’den devşirilen darbeci anlayışın Cumhuriyet’le inşa edilen Ulus-Devletin kuruluşunda da belirleyici rol aldığını gözlemliyoruz. Yeni devletin temelleri ve paradigması darbeyle oluşmuştur demek yanlış olmaz. Bu ilk darbe, Anadolu topraklarının–Misak-ı Milli sınırları- elden çıkmasını önlemek üzere Osmanlı Devleti’nin Mustafa Kemal’in önderliğinde yürüttüğü mücadeleyi kazanmasının hemen ardından gerçekleştirilmiştir. Bu mücadele, yani resmi tarihin ifadesiyle Kurtuluş Savaşı; aslında Osmanlı sisteminin, küçülmüş bir coğrafyada varlığını sürdürmesi için hedeflenmiş son bir hamleydi. Ancak Osmanlı Devleti’nin imkânları ile kazanılan savaşın sona ermesinin hemen ardından asker kişiliğinden ve savaşı kazanmış başkomutan olarak elde ettiği prestijden güç alarak Mustafa Kemal’in önderliğinde Cumhuriyet/Ulus-Devlet için ilk darbe gerçekleştirildi. Osmanlı Sistemine tamamen son verildi ve modern bir Ulus-Devlet için gerekli görülen bütün adımlar atıldı: Birinci Meclis tasfiye edildi, Birinci Meclis’in kabul etmediği Lozan Anlaşması kabul edildi, Cumhuriyet ilan edildi, Hilafet lağvedildi ve peş peşe inkılâplar adıyla birçok yeni uygulama hayata geçirildi.

DÜŞMANIN DAYATTIĞI MODEL

-Bu yapılanların en önemli özelliği neydi?

Hemen sıralayayım:

1- Birinci Meclis’in çıkardığı kanunlarda, 1921 Anayasası’nda ve başta Mustafa Kemal olmak üzere hareketin önderlerinin beyanlarında Savaşın gaye ve hedefleri: “Hilafet ve Saltanatın Kurtarılması”, “Milletin İstiklali ve Devletin Tahlisi”, “Düveli İtlafiye’nin İşgalini Sona Erdirme”, “Şer’i Ahkamın Tenfizi” ve benzeri ifadelerle belirlenmişti. Yani, Osmanlı Sisteminin kalan topraklar üzerinde devamı hedeflenmişti. Ancak savaşın gaye ve hedefleri yok sayılarak kurucu iradenin paradigması kökten değiştirilmiş ve Ulus-Devletin inşa süreci başlatılmıştır. “Düşman”ın ürettiği, uyguladığı, önerdiği, hatta dayattığı bu devlet modeli kabul edilmiştir.

2- Savaşı bütün varlığıyla yürüten ve destekleyen toplum kesimlerinin içinde yer almadığı, onaylamadığı, dışlandığı, talep, beklenti ve ihtiyaçlarının dikkate alınmadığı bir harekettir.

3- Askeri gücü elinde bulunduranların tepeden inme ve baskı ile gerçekleştirdikleri bir harekettir.

DARBELERİN ORTAK AMACI

Daha sonraki 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 doğrudan darbeleri ile pek çok dolaylı müdahale; bu ilk darbenin ortaya koyduğu hedefleri korumak, Ulus- Devlet ideolojisini ayakta tutmak için tasarlanmış ve uygulanmıştır. Dolayısıyla bütün darbeler benzer yöntemler kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bir bakıma bu darbe, sonraki darbelere model ve esin kaynağı olmuştur. Aynı zamanda rejimi korumak üzere askeri vesayetin oluşmasına da dayanak olmuştur.

-Askerlerin yönetimi üstlenme hevesi neden?

Cumhuriyeti/Ulus-Devleti hem kuranlar hem koruyanlar başından beri hep askerler olmuştur. Başta Mustafa Kemal ve İsmet İnönü olmak üzere doğrudan veya dolaylı olarak askerler her zaman etkin olmuşlardır. Sistemin yönünü ve özünü ilgilendiren konularda ve kendilerince muhtemel sapmaları önlemek için, gerekli gördükleri her aşamada müdahil olmuşlardır. Siviller ise, ancak askerin koruma ve kollama çerçevesini gözeterek yönetimde yer alabilmişlerdir. Askerler, bu çerçevenin zedelendiğini düşündükleri her sefer, fiilen el koyarak doğrudan kendileri yönetimi üstlenmişlerdir.

SÖMÜRÜ DÜZENİ VE BATI

Batı’nın tüm dünyada yaygın bir model olması için özellikle teşvik ettiği Ulus-Devletler, Batı dışı dünyada hep baskı ve askeri güce dayalı rejimler olarak var olagelmişlerdir. Bunun için başta İslam Coğrafyası olmak üzere Afrika, Asya ve Güney Amerika’ya göz atmak yeterince fikir sahibi olmamızı mümkün kılar. O kadar ki, Ulus-Devlet; askeri rejim, askeri yönetim, askeri vesayet, kısaca militarizmle eş anlam ifade edecek bir kimlik kazanır olmuştur. Bunun tesadüfi olmadığı, sömürü düzeni ile ayakta duran Batı için kolaylaştırıcı bir kanal olduğu ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte hatırda tutulmasında yarar vardır. Benzer şekilde Cumhuriyet’le birlikte oluşturulan Ulus-Devlet İdeolojisi, her defasında silahların koruması altında varlığını sürdürmüştür. Zaten halka rağmen oluşturulan bir sistemin, silahlı güç olmadan ayakta durması düşünülemez. Bu genel ve temel amaç, bütün darbelerin ortak ve vazgeçilmez hedefi olduğu gibi, 12 Eylül 1980 darbesinin de öncelikli hedefidir. Bunun yanında, her askeri darbenin yapıldığı dönemin şartları dolayısıyla özel bir takım amaçları da olmuştur. Bu çerçeveden bakıldığında 12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen darbenin diğerlerinden farklı ve kendine özgü hedeflerinin neler olduğunu tespit etmek de konuyu doğru anlamak bakımından gereklidir. 12 Eylül Darbesinin hedeflerinin, Dünyada olup bitenlerden bağımsız olduğu düşünülemez. Aksine, dönemin şartlarıyla yakından ilgili, hatta bu şartların eseri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

DIŞ FAKTÖRLER VE DARBELER

-Darbelerde dış faktörlerin etkisi hangi seviyededir?

Türkiye, hassas bir jeopolitik noktada ve uluslararası ilişkiler bakımından ihmal edilemez bir konumda bulunmaktadır. Dünyada söz sahibi olanların görmezden gelemeyeceği öneme sahip bir ülkedir. Bu nedenle Türkiye’de meydana gelen değişiklikleri, sadece iç dinamiklerin bir sonucu olarak görmek son derece yanıltıcıdır. Belki de asıl belirleyici olanın dış faktörler olduğunu söylemek daha doğru olabilir.  Zira Dünya egemenliğini elinde bulunduran Batı; her döneme uygun bir konsept geliştirmiştir: Coğrafi Keşifler, Rönesans ve Reform Hareketleri, Aydınlanma, Modernite, Sanayi Devrimi, Ulus-Devletler, Postmodernizm, Küreselleşme bunların önde gelen başlıcaları olup, her biri ayrı dönemleri ifade etmektedir. Ancak bütün bu dönemlerin ortak ve değişmez hedefleri bulunduğu için birbirinin devamı niteliğindedir. Aynı hattın üzerinde süreklilik arz eden bir gelişme çizgisi olarak devam etmektedir. Batı her defasında, bunlar üzerinden hegemonyasını yenilemekte, güçlendirmekte, pekiştirmektedir. Yıpranmaya, eskimeye, olumsuzlukları ortaya çıkmaya başlayan her sürecin ardından; cezb edici, ayartıcı, süslü kamuflajlarla yeni bir süreci sahneye sürmektedir. Bunu yaparken; gerçekte öncekinin bir sürümü veya türevi hükmünde olan yeni durumun öncekiyle ilgisiz ve bağımsız olduğunu ortaya koymakta ve insanlığın hayrına yeni bir gelişme olarak sunmaktadır.

KÜRESELLEŞME VE EGEMENLİK

Bu kapsamda son dönemde öne çıkan kavramlar, birbiriyle bağlantılı olan Küreselleşme ve Postmodernizmdir. Avrupa merkezli Modernite ve Ulus-Devlete karşılık, belirleyici temel özelliklerinde dikkate değer bir fark bulunmayan Amerika merkezli Postmodernizm ve Küreselleşme yeni hegemonik araçlar olarak öne çıkmış bulunmaktadır. Küreselleşme kavramını yeni kullanmasına rağmen, aslında Batı’nın bu konudaki öngörüsü ve planlaması hiç de yeni değildir. Rönesans’la başlayan modern dönemde ürettiği bütün tezleri küresel bir perspektife sahiptir. Dünya egemenliğini bu bakışla inşa etmiştir. Örneğin; modern dönemin başlangıcı ve bilimsel bir gelişme olarak sunulan Coğrafi Keşifler, aslında keşiften ziyade küresel sömürünün ilk adımı niteliğindedir. İnsan toplumlarının yaşadığı ve başta Müslümanlar olmak üzere kimi toplumlarca bilinen yerlerin, yeni keşfedilmiş gibi gösterilmesi; Batı’nın kendini merkeze alması ve yeryüzünü kendisi için bir egemenlik alanı olarak görmesinden başka bir şey değildir.

Buna göre Batı’nın bilmediği bilgi değildir, diğer toplumların bilmesinin değeri yoktur. Batı’nın dışında bilim, felsefe ve tarih gelişmemişliği ve ilkelliği ifade eder. Onun için bütün toplumlar, Batı’ya ait bu alanları kendisine aitmiş gibi kabul etmelidir. Yeryüzünde başkası yokmuşçasına bilginin yegâne kaynağı olarak Batı’yı almalıdır. Nitekim günümüz dünyasında bütün toplumlar, kendilerine ait insani değerler, tarih, kültür ve medeniyet yokmuş gibi, Batı’ya ait ne varsa almakta, benimsemekte ve sahiplenmektedirler. Dünyanın bütün toplumları; Batı Tarihini, Felsefesini, Bilimini, Kültürünü, Uygarlığını, kısaca bütün değerlerini, tek ve üstün bir örnek olarak kabul etmektedirler. Batı, seküler varlık tasavvurunu, alternatifsiz bir algıya dönüştürmekte çok büyük mesafeler almıştır. Bundan dolayıdır ki; alternatifsiz olarak dayattığı tasavvurun ürettiği sonuçlara ulaşmak, bütün toplumların ortak hedefi haline gelmiştir.

OKYANUS ÖTESİ PARADİGMA

-Batı’nın temel amacını açar mısınız biraz…

Batı’nın yaşadığımız dönemin Okyanus ötesi merkezinin büyüleyici paradigması olarak öne çıkan küreselleşme ve çerçevelediği değerlerin başında Demokrasi, Serbest Piyasa Ekonomisi, Hak ve Özgülükler gelmektedir. Bunlar eleştirilemez bir kutsallık taşıyan ve bütün insanlığın ihtiyacı olan aşılamaz üst değerler olarak sunulmaktadır. Seküler aklın ürettiği en üst nokta olarak ortaya çıkan bu değerler, hiç şüphesiz kendi toplumları açısından büyük bir öneme sahiptir. Batı’nın gelişmiş toplumları, içselleştirdikleri bu değerler sayesinde büyük ve önemli birçok sorunlarını çözmüşlerdir. Öteki toplumların gıpta ederek ve model alarak izledikleri refah seviyesi yüksek bir toplum gerçekleştirmişlerdir. Ancak Batı, ürettiği bu değerlerin kendi toplumları dışında uygulama alanı bulmasını destekler gibi durmasına rağmen, uygulamalarından ve ilişkilerinden, gerçekte bu konuda hiç de istekli olmadığını anlıyoruz. Bu noktada izlediği vazgeçilmez yol, hegemonya oluştururken önündeki engelleri ortadan kaldırmaktır. Hegemonyanın değişmez amacı ise, sömürünün sürdürülebilir olmasıdır. Bu sağlanmışsa, sorun bitmiştir. Değilse bu değerlerin ardına sığınarak gerekirse güç kullanmak ve Ülkeleri işgal etmek dahil her yola başvurabilir. Bunun için; dini, felsefi, bilimsel, ekonomik, sosyal, siyasal ve benzeri bütün imkânlar araç olarak kullanılabilir. Çeşitli mekanizmalar kanalıyla iç ve dış odakları harekete geçirerek, yönetimleri değiştirebilir. Batı’ya bağımlı bir zihin yapısıyla yetiştirilen yönetici elit, askeri ve sivil bürokrasi, medya, büyük sermaye grupları bu amaçla kullanılabilir ve yönlendirilebilir.

NEOLİBERAL POLİTİKALAR VE 12 EYLÜL

Türkiye’de birçok kez yapılan müdahalelerin bu çerçevede oluşan amaçlara hizmet etmek için planlandığı kolayca iddia edilebilir/edilmektedir. Bu çerçevede Türkiye’nin küresel sisteme eklemlenmesi ve neoliberal politikaların uygulanmasına zemin hazırlamak amacıyla 12 Eylül 1980 Darbesi şartlarına itildiği bir sır olmaktan çıkmıştır. Çünkü kapalı kapılar arkasında planlanan işleri anlamanın yegâne yolu, sonuçları ve daha sonra ortaya çıkan bilgilerdir.

Ortaya çıkan sonuçlar ve bilgiler, darbe öncesi kaos ortamının düzmece birtakım senaryolarla oluşturulduğunu göstermektedir. Karanlık eller; yapay olarak toplumu sağ-sol gibi kamplara bölmüş, her gün birçok insanın öldüğü çatışmalar yaygınlaşmış, toplum kesimleri arasında kin-nefret ve düşmanlık tahrik edilmiş, can ve mal güvenliği ortadan kalkmış, etnik ve mezhep çatışmaları kışkırtılmıştır. Buna rağmen, 12 Eylül öncesi kaos ortamını tetikleyen ve Sıkıyönetime rağmen her gün birçok insanın ölmesine yol açan olaylar 13 Eylül sabahı bıçakla kesilir gibi sona ermiştir. Hem sağ, hem sol kesime yönelik cinayetlerin aynı silahlarla işlendiği ortaya çıkmıştır.

Siyasi suikastlar, Kahraman Maraş, Çorum, Fatsa ve Ülkenin birçok yerinde meydan gelen olayların, karanlık ellerce tertiplendiği, artık ilgili herkesin bilgisi dâhilindedir. İnsanların gözü önünde vuku bulan birçok olayın failleri bulunamamıştır. Bu tür yönetim değişikliklerini tehdit olarak algılayan ABD ve AB Ülkeleri darbeye tepki göstermemiştir. CIA Ankara Bürosu Şefi Paul Henze’nin Beyaz Saraya: “ Bizim çocuklar başardı” ve benzeri haberler kamuoyuna yansımıştır.

ŞAPKASINI ALIP GİDEN DEMİREL

– Peki Demirel…

Demirel evet… Şöyle bir haberlere göz atmamız gerekir. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in şu ifadeleri darbeyle ilgili çok önemli bilgileri ifşa etmektedir: “Demirel, Eko Enerji Dergisi Genel Yönetmeni Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır’a verdiği röportajda 12 Eylül 1980 darbesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. 1980 yılına gelindiğinde 1979 yılında yaşanan ekonomik sıkıntıların ortadan kaldırıldığını, Temmuz ve Ağustos aylarında eksi enflasyon yaşandığını anımsatan Demirel, “Tek kan durdurulamadı. Kanın durdurulamayışı devletin tümüyle işlemeyişi idi. Sıkıyönetim vardı. Sıkıyönetim, Ecevit hükümetinin 1978 senesi sonunda kurduğu bir olaydı. Türkiye, sıkıyönetimlik hale gelmişti. Ve o günkü hükümet, azınlık hükümeti Türkiye’yi bu batağın içinden çıkarmaya çalışıyordu” dedi. O zamanki sıkıyönetim yöneticilerine “Siz her şeyden evvel bu kanı durdurun. Çünkü benim ikinci bir ordum yok, kanı durduracak başka güvenlik gücüm de yok. Benden ne isterseniz vereyim. Para isteyin para vereyim, asker isteyin asker vereyim. Hepsini vereyim. Yalnız benden dört şeyi istemeyin. Dersim Kanunu istemeyin. Takriri Sükun Kanunu istemeyin. Bir Tehcir Kanunu istemeyin. Bir İstiklâl Mahkemeleri Kanunu istemeyin. Çünkü bunlar denenmiştir ve bunlar çok ters neticeler vermiştir. Bunun dışında her şeyi isteyin” dediğini aktaran Demirel, şöyle konuştu: “13 Eylül gününe kadar kan aktı Türkiye’de, ama 13 Eylül sabahı durdu. Sonra söyledim, ‘11 Eylül günü akan kan, 13 Eylül’de nasıl durdu?’ dedim. ‘Yetkimiz yoktu’ dediler. ‘13 Eylül günü yetkiniz nereden çıktı?’ dedim. 13 Eylül günü var olan yetki, 11 Eylül günü de vardı. Sıkıyönetimin bütün yetkileri vardı. Ve üzüntü ile söyleyeyim ki, 1980’nin 12 Eylül’ü devletin çöküşüdür. Yani, devlet çökmüş de birisi onu kaldırıyor değil. Devleti kendi elimizle çökertmişizdir. Ondan sonrasında da bence, Türkiye rejimi çok büyük yara almıştır ve her şeyi yara almıştır.”

“AKAN KANLA DARBEYE MEŞRU ZEMİN YARATILDI”

Demirel, 12 Eylül’de askerin yönetime el koymasının ardından “yeni bir düzen üzerine” devletin işlemeye başladığını ifade ederek “Komuta heyeti bir taraftan sureti haktan görünüp, diğer taraftan tertip içerisinde olmuştur. Bu tertibi de iyi kamufle etmiştir. Sonuç olarak, tarihe gömdüğümüz ve zaman içinde tarihin hükmüne bıraktığımız, özellikle altını çizerek belirtiyorum, Silahlı Kuvvetlerimizin değil, yalnızca beş kişilik komuta heyetinin kanla beslediği Darbe Planı’nın çirkin yüzünü ve kirli belgelerini biz deşmedik. Ne yaptınız? Ne devralıp ne bıraktınız? Elinizdeki yetkileri kullanıp devleti koruma ve kollama görevi yerine, devletin dibine dinamit koyanların akıttıkları kanları, ikbalinizin merdivenine basamak yaptınız” dedi. Askerin, 12 Eylül öncesinde anarşiyi, terörü, vurgunu, soygunu önleme çağrılarına kulak tıkadığını söyleyen Demirel, akan kanlarla darbeye meşru zemin yaratıldığına dikkat çekti.

“KANLAR AKIYORDU, ÇÜNKÜ…”

“Sayın Evren şunun hesabını vermek zorundadır. 13 Eylül günü duran kan, 11 Eylül günü niye akıyordu?” diyen Demirel, şöyle devam etti:  “Verdiği cevaplar da kurtarmaz kendisini. Kendileri daha iyi biliyor niye durmadığını o kanların. Kanlar akıyordu, çünkü Sayın Evren’in Çankaya’ya çıkması gerekiyordu. Bu ithamla karşı karşıyadır. Yani, Evren Çankaya’ya çıksın diye 11 Eylül günü o kanlar akıyordu maalesef, 13 Eylül’de de onun için durmuştu. Bakın, 1980 ne yapmıştır Türkiye’de? Siyasi partileri kapatmıştır, Meclis’i kapatmıştır, Anayasayı ortadan kaldırmıştır. İşte bu devletin çöküşüdür. Ondan sonra yeni bir devlet düzeni kurmuştur.”

“DARBEYE ÖNCEDEN KARAR VERİLDİ, OLGUNLAŞMASI BEKLENDİ”

12 Eylül darbesine gidişte görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün yerine yeni cumhurbaşkanı seçilememesinin de etkisi olduğu görüşüne katılmayan Demirel, “Cumhurbaşkanı seçilse ne olacaktı? Yani ihtilal yapmaya kendisini ayarlamış kişiler bundan vaz mı geçecekti?” diye sordu. İkinci Ordu Komutanlığı da yapan emekli Orgeneral Bedrettin Demirel’in kendisine 12 Eylül darbesi için “Biz buna bir sene evvel karar vermiştik, ama olgunlaşmasını bekledik” dediğini belirten Süleyman Demirel, siyasetçilerin darbeyi önleyemeyeceğini savunarak “Eğer bir ülkede ihtilal alışkanlığı, darbe alışkanlığı varsa, hiçbir şey onu önlemez” dedi. Lenin’in “Devleti yönetenler kendi askerine karşı tedbir almak durumundadırlar” sözünü anımsatan Demirel, “İhtilallerin tabiatında şu vardır: Bir süre sonra, yaptıkları ihtilali ibra etme ihtiyacını duyarlar. Bu ibrada bizim üstümüze gelmediler. Topyekûn sistemin üzerine geldiler. Partilerin tümünün üzerine geldiler. Başta kapatmadılar, daha sonra tümünü kapattılar. 1981 Ekim’inde kapattılar. Yaptıkları büyük yanlıştır” diye konuştu.” (ANKA-RADİKAL 08.10.2010 )

HABERLERİN ARKA PLANI

Bu ve benzeri haber ve değerlendirmeler, darbeyi belli güçlerin tezgâhladığını ve göz önündeki aktörleri kullandığını deşifre etmektedir. Gladio, Kontrgerilla, Derin Devlet adıyla anılan güçlerin NATO çerçevesinde ABD’nin bölge ile ilgili planlarını uyguladıkları ve gerektiğinde Ülkenin yeni stratejilere yönelmesini sağladıkları artık gizlenen bir bilgi olmaktan çıkmıştır. Özellikle sürmekte olan Ergenekon davası nedeniyle deşifre olan pek çok bilgi, öteden beri derin yapıların Ülkenin kaderini nasıl etkiledikleri ve yönlendirdikleri konusunda yeterince bilgi sahibi olmamızı sağlamıştır..

İŞTE DARBENİN AMAÇLARI

-Bu bilgiler ışığında darbe sonrası yapılan değerlendirme ve yorumlar ve ortaya çıkan bilgiler dikkate alındığında darbenin öne çıkan belli başlı amaçlarını sıralar mısınız?

1- Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşünü sağlamak.

2- Ulusalcı ekonomik politikalardan Küresel sermayeyle uyumlu liberal politikalara geçiş.

3- “Avrasya’nın Kontrolü Stratejisi” çerçevesinde geliştirilen “Ilımlı İslam” veya “Büyük Ortadoğu Projesi”nin hayata geçirilmesi.

-Peki, amacına ulaştı mı?

Yukarıda sıraladığımız üç hususun darbeden hemen sonra gerçekleşmiş olması darbenin amacına ulaştığını göstermektedir.

1- 1967 yılında askeri darbe sonrasında NATO’dan ayrılan Yunanistan, 1974’te Kıbrıs çıkarması sonucu demokrasiye dönüyor, ama Türkiye’nin vetosu nedeniyle NATO’ya dönemiyordu. NATO’nun Güneydoğu kanadında meydana gelen askeri boşluk, özellikle ABD’yi rahatsız ediyor ve konunun çözümüne çare arıyordu. Türkiye vetosunu kaldırmamakta direniyordu. Hal böyleyken, 12 Eylül 1980 darbesinden kısa bir süre sonra, 20 Ekim 1980’de Türkiye vetosunu kaldırdı ve Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü sağlandı.

2- Darbeden çok kısa bir süre önce Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal eliyle IMF tarafından hazırlandığı söylenen 24 Ocak Kararları hayata geçirilmişti. Aynı Turgut Özal, Darbe yönetimi tarafından kurulan Hükümete Başbakan Yardımcısı olarak atandı ve 24 Ocak kararları ile başlattığı liberal politikaların kesintisiz uygulanmasını sürdürdü. 1983’te bu kez seçim kazanan Başbakan olarak küresel ekonomik sisteme entegre olmak için birçok adım attı. Serbest Piyasa Ekonomisinin şekillenmesi için gerekli düzenlemelerin yapılmasını sağladı. Batı’da Serbest Piyasa Ekonomisi ile paralel gelişen özgürlükler ve demokrasinin Türkiye’de de kök salması beklenen bir gelişmeydi. Beklendiği gibi de oldu ve değerler hiyerarşisinde bu üç unsur ilk sıraları işgal eder oldu.

3- Batılı kavramsallaştırmayla “Radikal İslami Hareketler”in güç kazanması, özellikle İran’ı Batı’nın kontrolü dışına çıkaran gelişmeler, Batı’nın İslam Dünyası ile ilişkilerinde yeni bir stratejiye yöneltmişti. Başka bir deyişle; sömürgeciliğin altyapısını hazırlayan oryantalizmle ve Sovyet tehdidine karşı geliştirilen “Yeşil Kuşak Projesi” ile İslam Dünyasını öteden beri kontrol altında tutan Batı, küresel döneme uyumlu bir konsepte ihtiyaç duymaktaydı. Bu da: Batılı değerlerle çatışmayan, hatta bu değerleri İslamla bütünleştirmeyi ve uzlaştırmayı hedefleyen, İslam Dünyasını “Yeni Dünya Düzeni”ne entegre edecek “Ilımlı İslam” veya “Büyük Ortadoğu Projesi” stratejisidir. 12 Eylül sonrasında hayata geçirilen politikalardan ve ABD ile ilişkilerden bu konseptin işlediğini anlıyoruz. ABD politikalarına yön veren Rand  Corporation gibi düşünce kuruluşları ve bu kuruluşlarla bağlantılı çalışan, Brezinski, Kissinger, Fuller gibi teorisyenler başta olmak üzere, ABD’de bu konuya ilişkin bir hayli müktesebat oluşmuştu.

Zaten tek parti yönetiminin baskılarından bunalan Türkiye Müslümanları, komünizme karşı hür dünyaya ve ABD’ye sempati duyuyorlardı. Demokrat Parti ve Adalet Partisi ile ilişkileri ve uzun zaman bu partilere verdikleri destek, bu yönelimi yansıtıyordu. Bu anlamda uygun bir zemin olduğundan söz edilebilir.

Görüldüğü üzere 12 Eylül’ün ortaya çıkardığı sonuçlar, Batı Dünyasıyla her alanda uyumlu ve Küresel Sermayenin yönlendirdiği bir dünyada Türkiye’nin yerini almasıydı. Darbe ile birlikte Turgut Özal’ın Küresel Sisteme entegre olmaya yönelik politikaları, ulusalcı bir zihin yapısına sahip askerlere rağmen hayata geçirebilmiş olması dikkat çekicidir. 12 Eylül 1980 darbesi sonucunda Turgut Özal’ın, 28 Şubat 1997 kesintisi sonucunda da Tayip Erdoğan’ın yönetime gelmesi, Türkiye’nin hangi yöne evrildiğini gösteren ilginç gelişmeler olarak üzerinde düşünülmeyi hak etmektedir. 12 Eylül Darbesi ile başlayan ve günümüzde ivme kazanan sürecin, Türkiye’nin küresel sisteme giderek daha fazla eklemlenmesine yol açtığını göstermektedir. O zaman sorunun cevabı: Evet! 12 Eylül darbesini yapanlar amacına ulaşmıştır.

Haftaya: 12 Eylül’e Farklı Bakış-Devam (Mehmet Alkış)

Özgün Duruş