Üzülüyormuş gibi farkındaymış gibi yapmaktan vazgeçme zamanıdır.


30 yıldan beri süren ve karşılıklı uçlarında aynı tabiata sahip güçlerin bulunduğu bu kirli savaş , bir türlü gündemimizde hakettiği yeri alamadı. Müslümanlar olarak ümmetin dertlerini dert kabul edip dünyanın birçok noktasına elimizi ve gönlümüzü uzatırken, yanıbaşımızdaki acıyı tarif bile edemedik. Ölen askerler Şehit değil çünkü rejimin askeriydi, PKK ise zaten baştan kaybetmiş marksist İslam düşmanı , cani bir örgüt. Dolayısıyla burda ölen ya da öldürülenler bizim ilgi alanımıza asla giremedi. Girdikleri zaman ise ya Türkçü ya da Kürtçü söylemlerin etkisiyle zeminlerimizi kaydırdık.

Oysa zaman ilerledikçe ölenlerin nasıl öldüğüne ve kimlerin çocukları olduğuna baktıkça, en uçlarda bulunan güçlerin kendi zulümlerini sürdürmek adına , meseleye tam vakıf olmamış ya zorunlu askerlik dolayısıyla askere gitmiş ya da baskı ve başka türlü zorunluluklardan dağa çıkmış insanlar gördük  karşımızda. Daha geçenlerde BDP`li bir vekilin övgüler yağdırdığı canlı bomba olan bir kadın,  radikal gazetesi yazarına gelen eski bir PKK`lının mail`iyle aslında sırf örgüt içindeki baskıdan kurtulmak için bu yolu seçmiş oluyordu. Askerlerin durumu ise daha can yakıcıydı, çünkü NATO`nun en büyük ikinci askeri gücü ve doğuştan asker olduğu gazıyla büyütülmüş insanların ordusu , inanılmaz hatalarla bir sürü gencini kaybediyordu. Üstelik bu gençler bu çocuklar  çoğunlukla   memleketin dar gelirli evlatları , Umur Talu`nun deyimiyle ” Sıvasız hanelerin boyasız annelerinin ölü çocukları” idi. Kimisi nişanlı, kimisi evli, daha yeni bebeği olan , terhisine 3-5 gün kalmış bu sorunun hiçbir yerinde hele de zalim pozisyonunda olmamış gencecik insanlar…

Vatan sağolsun sözüyle geçiştirilen bu acı sadece halka tepeden bakan ve onları sindirmek için elinden geleni yapan darbecilerin ekmeğine yağ sürmekte. Geri kalan çocuklarımı da vatana feda edeceğim dendiğinde aslında PKK`da sevinmekte. Öldürecek ya da kan davasını sürdürmeye yetecek kadar kurban gelecekti önlerine.

Meselenin bu noktası aslında çoğumuzun malumu. Bütün bu olanlar zulümdür baştan ayağa. Giderken bütün vücudumuzu saracak bir veba. Müslümanlar olarak inisiyatifi alacak kararlar ve çıkışlar yapamadığımız sürece başka bir büyük saldırı ve büyük kayıpta sesimizi bir kez daha çıkarmak adına kuytulara gizlenmiş olacağız.

Özellikle 16 temmuz gençlik hareketinin haftalardır planladığı Suriye sınır eyleminde de bu durumu açıkça gözlemlemiş olduk. Suriye`de olanlar bizim için ne kadar önemliyse ve orda olup bitene tepki vermek ne kadar İslami ve insani bir tepkiyse içerde yanan yangına  da bir şekilde müdahale etmemiz gerekiyor. Suriye sınırındaki eylemde aslında farklı sebeplerle eylemi durdurmak isteyen birilerinin “Şehitlerimiz var niye onlar adına eylem yapmıyorsunuz” tepkisi haklılık ya da haksızlık terazisine konacak bir tepki değil.  Karşımıza geçip duran 30 kişilik grubun tuhaf bir şekilde Esad posterleri açıp , “aponun p…..i ” diyecek kadar saçmalamasına bizler sebep olduk kanımca. Sahiplenip faşizan eğilimli uçlara bırakmamamız gereken bir davaydı bu çünkü.

Kürt sorunu ya da PKK sorunu ya da kardeşlik yaramız biz müdahale etmediğimiz için sürekli olarak karşımıza dikilecek ve başka alanlarda yürütülen mücadeleyi de sıkıntıya sokacaktır. Kalbimiz coğrafyaları dolanırken , kendi komşusuna mahallesine , hemşehrisine uğrayamıyorsa bu en başta Allah`ın kabul etmeyeceği anormal bir durumdur. Çünkü bir iyiliğe ya da hayra kalkışılıyorsa önce en yakından başlamak gerekir. Böyle devam etttiğinde meselenin sonuçları da bizi rahatsız edecektir. Bu meselenin uçlarındaki Kemalist statüko ile PKK statükosu çözümü asla müslümanların ya da hali hazırdaki AKP iktidarının ortaya koymasını istememektedir. Mustafa Yıldız hocanın ifadesiyle “Kürt sorunu elden gitmektedir” birileri için.

Bu gerçek ortadayken , toplumun gönlünü kuşatamayan , sürekli zulüm üreten, kendi yürüyen çarkları için insanları kolaylıkla harcayan bu iki uçlu yapıdan sıyrılıp, ülkenin tamamının sesini içinde barındıracak adaletli, vicdana dokunan ve kan davasını bitirecek bir duruşa , müslümanca bir tavıra ihtiyacımız var. Bunu başaramadığımız sürece çocuklarını askere gönderen (aksini yapmaya şansları olamadığı için) ya da çocuklarını dağa gönderen ( engel olamadıkları ya da başka çare gösterilmediği için) anaların ağıtları bitmeyecek.

Bölgede bulunan İslami hassasiyetli kardeşlerimizin büyük baskı altında olduğunu düşünmek zor değil. Bu anlamda bölgenin dışında kalan çoğunluğun daha ciddi adımlar atarak insiyatif noktasında, bu işin iki ucundaki zulüm odaklarını da, çözümü bir şekilde kolaylaştıracak adımlar atması beklenen siyasi iktidar ya da güçleri de, bir şekilde yönlendirebilme gücünü kendinde bulmalıdır. Bu mesele arada kalınacak ârafta olunacak bir mesele değildir artık.

Suriye sınırındaki “sınırları kaldırın” çığlığı , acilen içimize çizdiğimiz ( ya da çizilen) sınırlar için de anlamlı olmalıdır.

 

18.07.2011