Resim_1300996414Mustafa Yıldız, modern bir fenomen olan `İnsan Hakları` anlayışını yazdı.

ANTEP PRESS – Gaziantep

                                                               
            Modernizmin pek çok tanımı yapılabilir belki, ama modernizmi en belirgin kılan vasfın, “yaşanılan (modern) zamanın kutsanması” olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Kadim dinlerin ve kültürlerin aksine, yaşanılan (modern) zamanın, diğer zamanlardan farklı, dolayısıyla iyi ve güzel olduğu varsayımı modern zamanlara özgü bir durumdur[1]. Özellikle ilerlemeci tarih anlayışına yaslanan bu yaklaşımı[2] pek çok Batılı sosyal bilimcide gözlemlemek mümkündür.
             Rouseau`nun “tabi hal / insanlığın gençlik dönemi / sivil hal” sıralamasından[3], Comte`un “teolojik / metafizik / pozitif“dönem ayrımına[4]; Morgan`ın “yabanıllık / barbarlık / uygarlık“ayırımından[5], Sahlins`in “sürü / kabile /devlet” ayrımına[6] kadar pek çok kategorik ayrımın tümünün ortak teması, modern zamanların özgüllüğünün vurgulanmasıdır. Aynı şekilde, yenilerde, F. Fukayama tarafından ileri sürülen ve “insanoğlunun ideolojik evriminin son noktasına ulaştığı, ve liberal batılı demokrasinin nihai yönetim ve yaşama biçimi olarak evrenselleştiği” varsayımına dayanan “Tarihin Sonu[7] tezi, bu bağlamdaki bir anlayışın ürünüdür.
             Kuşkusuz Rousseau`nun “sivil hal“, Comte`un “pozitif“, Morgan`ın “uygarlık“, Sahlins`in”devlet” olarak adlandırdıkları dönem, Fukayama`nın “Tarihin Sonu” olarak görüp kutsadığı liberal demokrasilerin egemen olduğu dönemlere tekabül etmektedir.
            `` Aydınlanma sonrası kutsalı sekülerleştiren Batı, bu kez varlığını idame ettirebilmek için seküleri kutsallaştırma yoluna gitmiştir. Bu yüzden, Batının tarihsel ve kültürel tecrübesinin ürünü olup, modern zamanlara ait ve seküler bir arka plana sahip pek çok kavram bu kutsallıktan yararlanmakta ve dokunulmaz kabul edilmektedir. Dolayısıyla modernitenin dünya ölçeğinde kurduğu egemenliğe paralel olarak pek çok kavram gibi -demokrasi, laiklik, hümanizm, rasyonalizm vb.- “insan hakları” kavramı da bu dokunulmazlıktan payını almaktadır. Hatta kültürler ötesi bir anlamsal yanının mevcudiyeti ve evrensel ölçekte aktüel bir sorun olması sebebiyle Batının kültürel ve tarihsel tecrübesinin ürünü olan pek çok kavramdan daha bir saygın, daha bir kutsal ve daha bir dokunulmaz olduğu söylenilebilir. Bu nedenle insan haklarına ilişkin yapılacak değerlendirmeler baştan manipüle edilmeye teşne durumdadır.
             İnsan hakları ihlallerinin küresel boyutlara ulaştığı ve dolayısıyla devletler ötesi bir ilgiye mazhar olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Fiili durum yoruma mahal bırakmayacak ölçüde vahim. Fiili durumun vahameti, kavramın kültürel arka plânını örtmekte / gizlemekte ve en azından sağlıklı bir vasatta tartışılmasını engellemektedir.
             Hastalığın devasa boyutlara ulaştığı ve günbegün bütün bir insanlık ailesini tehdit eder boyutlara vardığı bir vasatta kalkıp da, hastalığı bu denli yaygınlaştıran şeyin “kullanılan ilaç“ın kendisi olduğunu söylemeye kalkışmak çok zor olsa gerek. Ancak, kullanılan ilaç hastalığı tedavi etmek yerine günbegün daha da arttırıyor ve şiddetlendiriyor ise söyleyecek başka bir şey de kalmıyor demektir.
             İnsan hakları ihlallerinin insanlık tarihi kadar eski olduğu bilinmektedir. Şayet Adem ve İblis (Şeytan) kıssasını saymazsak, ilk insan hakları ihlalini Habil ve Kabil kıssasına kadar götürmemiz mümkün. Adem a.s.`ın çocuklarından Kabil`in Habil`i öldürmesiyle başlayan insan hakları ihlali süreci günümüze kadar süregelmiştir.
             Ancak insanoğlu tarihin hiç bir döneminde bu denli yaygın ve sistematik bir hak ihlaline maruz kalmamıştır. Sadece bir yıl içerisinde 80 milyon insan açlık ve kötü beslenme yüzünden yaşamını yitiriyorsa[8], dünyanın üçte ikisi açık ya da gizli açlık sorunuyla karşı karşıya ise,[9] egemen devletler dünya nüfusunun on beş katını, yani 70 milyar insanı yok edebilecek silah stokuna sahipse,[10] bu ilacın, tedavi etmekten öte hastalığı daha da arttırdığını anlamak için çok zeki olmak gerekmiyor belki; ama bunu söyleyebilmenin az da olsa cesaret istediği ortada.
             İnsan haklarından çokça söz edildiği bir zamanda, bu hakların çeşitli belgelerle formüle edildiği hakim kültürün dışına çıkıp, başka bir kültürün perspektifinden bakarak bu haklarla ilgili görüşler beyan etmek hiç de kolay olmasa gerek. İnsan haklarına ilişkin bu gün elimizde bulunan kavramsal model, Batıda çizilen çerçeve ile sınırlıdır. Modernitenin yeryüzü ölçeğinde kurduğu egemenlik oranında, insan hakları ile modernite arasında mutlak bir özdeşlik kurulmuş. Oysaki bu çerçeveyi çizen temel faktörler, Avrupa ve onun uzantısı olan Amerika`nın tarihi tecrübesi ve siyasal kültüründen bağımsız değildir. Bu tecrübe ve kültürün teşekkülü de, tamamen batıya özgü Katolik Roma Kilisesinin devlet düzeni olan teokrasi, yıllarca süren mezhep savaşları, feodalite, mutlakıyetçi yönetimler, sınıf kavgaları, sömürgecilik ve sanayi devrimiyle birlikte salt askeri ve siyasi nüfuz alanlarının ekonomik, sosyal ve kültürel değişimleri öngörmesi olgularından ayrı düşünülmez.[11]
Buna rağmen modernitenin insanın hakları ile Batılı kavramsal model arasında kurduğu birebir ilişkiyi tartışmaya açmak / tartışmaya kalkışmak hiç de tekin bir davranış gibi görünmemektedir. Bu nedenle, Rasim Özdenören`in insan haklarını “Tekinsiz Bir Fenomen” olarak nitelemesi pek yabana atılır bir tespit olmasa gerek: “Tekinsiz Bir Fenomençünkü, “dokunmaya kalkışmak, tehlikeyi göze almak anlamına geliyor[12]
Dolayısıyla, insan haklarına ilişkin yapılacak değerlendirmeler, öncelikle kavramsal bir sorunla karşı karşıya kalmaktadır. Diğer bir ifade ile insan denilen varlığın doğal ve fıtri hakları ile, batılı kavramsal model arasına bir çizgi çizilememektedir. Bunun nedeni biraz da kavramın içeriğinin Batı tarafından doldurularak evrenselleştirilmesinde yatıyor.
Modernitenin yeryüzü ölçeğinde kurduğu egemenlik dolayısıyla her iki fenomen zihinlerde bir ve aynı hale gelmiştir/getirilmiştir. Bunun sonucu olarak da insan hakları, bir anlamda, Batılı kavramsal modele indirgenmiştir. Bu yüzdendir ki, aynı kavramı kullanarak, farklı bir kavramsal çerçevenin kurulabilmesi ve bunun yaygınlık kazanabilmesi zor görünüyor. Buna rağmen, zor olanın zorunlu olduğu da ortada.


[1]) Örneğin, Hinduizm`e göre son çağ “karanlık bir çağ“dır ve olumsuz bir nitelik taşır. Bkz. Martin Lings, Antik İnançlar Modern Hurafeler, s. 9; Rene Guenon, Maddi İktidar Ruhani Otorite, s.16
[2]) M. G. S. Hudgson, İslam`ın Serüveni, 1/ Xll
[3]) Cemal B. Akal, Yasa ve Kılıç, 48
[4]) O, Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, 289
[5]) L. H. Morgan, Eski Toplum, 1/69
[6]) C. B. Akal, Age. s. 48
[7]) Bkz. F. Fukayama, Tarihin Sonu mu?
[8]) R. Garaudy, İslam ve İnsanlığın Geleceği, s.36
[9]) Özer Ozankaya, “Bir Uygarlık Tasarısı Gerektiren Kapsamıyla İnsan Hakları Üzerine Bir Deneme” İnsan Hakları Yıllığı, 1985-1986, C.7-8, s.123
[10]) R. Garaudy, İslam ve İnsanlığın Geleceği, s. 35. Garaudy, “İslami Alternatif “, Umran Dergisi, 1995, S.25, s. 38
[11]) Ali Bulaç, İslam ve Fanatizm,  s.123
[12]) Rasim Özdenören, “Tekinsiz bir Fenomen: İnsan Hakları” Bilgi ve Hikmet, Bahar, 1994 / 6, s. 88

KAYNAK: Aternetif İnsan Hakları  Kuramı, Mustafa Yıldız, İşrak Yayınları, 2010, İst.