Resim_1300996414Mustafa Yıldız `Modern Türkiye`de Ulema`nın Tükenişi`ni yazdı.

ANTEP PRESS – Gaziantep

ULEMASIZ TOPLUMA DOĞRU

– MODERN TÜRKİYE`DE ULEMA`NIN TÜKENİŞİ –

 

İslam toplumunun köşe taşları: Ulema

Ulema bazılarının zannettiği gibi salt bir “uzmanlar topluluğu” değildir. Bilakis Ulema, geleneksel İslam toplumu içerisinde merkezi bir role sahiptir. Diğer bir ifade ile Ulema toplumsal yapının “köşe taşları” gibidir. Hz. Peygamberin vefatından sonra nübüvvet sona ermiş, ancak Hz. Peygamber`in ilmî, ahlakî ve siyasi önderlik rolünü ulema devralmıştır. Bu bağlamda Hz. Peygambere atfedilen “Âlimler peygamberlerin varisleridir” sözü fiili bir gerçekliğe denk düşer. Zira Ulema, Peygamberin vefatının ardından toplumsal liderliğin gerekli kıldığı rolü, misyonu ve sorumluluğu büyük bir liyakatle üstlenmiş; Peygamberin yokluğunda sadece onun ilminin ve ahlakının varisi olmakla yetinmemiş, aynı zamanda gücü yettiğince onun siyasi mirasına da sahip çıkmıştır.
Ulema bir yandan belli bir ilmi gelenek ve referans sistemi içerisinde dini hayatın sürdürülmesini sağlarken, öte yandan toplumsal ihtiyaçları dikkate alarak dini bilgilerin güncellenmesini sağlamıştır. Bunu yaparken Din`in referans sistemi içerisinde hareket etmeye özenle dikkat etmiştir. Karşılaştığı her tür yeni bilgiyi Din`in temel prensipleriyle çelişip çelişmediği zaviyesinden değerlendirmiş; sahip olduğu her bilgiyi Müslüman toplumun maslahatı doğrultusunda kullanmıştır. Din`in korunmasını öncelikle kendi uhdesinde görmüştür. Bu yüzden Din`e yönelik her tür fikri ve fiili saldırı ve tehdit öncelikli olarak karşısında Ulema`yı bulmuştur. Ulema Din`e yönelik herhangi bir saldırıya sadece fikren değil, gerektiği zaman fiilen de karşı durmuştur. Dolayısıyla toplum, her tür baskı ve zulüm karşısında herkes sussa da Ulema`nın konuşması gerektiğine inanmıştır. Herhangi bir haksızlığa ilk tepkiyi hep Ulema`dan beklemiştir.
Ulema bu konumuyla, sadece toplumu ve toplumsal yaşamı muhkem kılmakla kalmamış, aynı zamanda toplumun koordinatlarını da belirlemiştir. Toplum, kendisini Ulemaya göre konumlandırmış, onun hangi konuda nerede durduğunu önemsemiştir. Onun sözüne itibar etmiş; aralarındaki ihtilaflarda Ulemayı hakem olarak görmüştür. Ulemanın verdiği kararlar aleyhine bile olsa bu kararları “Şeriat`ın kestiği parmak acımaz” diye metanetle karşılamıştır. Âlimin etkisi yaşamıyla da sınırlı kalmamıştır. Öyle ki, birçok âlimin ölümünden sonra da toplum üzerindeki etkisi yüzyıllarca sürmüş, hatta artarak devam etmiştir. Bu yüzden Ulema, attığı her adımın, söylediği her sözün toplum üzerindeki iz düşümünü hesaba katarak davranmış ya da konuşmuştur.
Müslüman toplumda Ulemayı, diğer toplumlardaki türdeş fikri önderlerden ayıran en belirgin özelliklerden birisi düşünce ve yaşamı arasında bir çelişki barındırmamasıdır. Bu yüzden ulema hep “taraf” olarak konuşmuş, konuştuğu her konunun kendi var oluşunu doğrudan ilgilendirdiğinin bilincinde olmuş, kendi hayatında yaşamayacağı yahut inanmayacağı bir konunun asla savunuculuğunu yapmamıştır. İlgilendiği hiçbir konuyla “entelektüel bir tatmin” olsun diye ilgilenmemiş, konuştuğu hiçbir konuda kendi fildişi kulesinden ahkâm kesmemiştir. Konuştuğu her konuda, işlediği her amelde indi İlahi`de hesaba çekileceğinin bilincinde olmuştur. Kendi inanmadığı, var oluşunun bir gereği olarak görmediği hiçbir konunun savunuculuğunu yapmamıştır. Kısacası hem o kendini bir düşünce ve amelin ayrışmadığı bir “önder” olarak konumlandırmış, hem de Müslüman toplum onu öyle algılamıştır.
İslam toplumunda inandığı ve savunduğu düşüncelerini ameline yansıtmayan, Müslüman`ca bir yaşam tarzı olmayan kişiler bir konuyu ne kadar iyi bilirlerse bilsinler bir âlim olarak değil, Kur`an`ın ifadesiyle “kitap yüklü bir eşek” olarak görülmüşlerdir. Bu tür tipler Müslüman toplum üzerinde hiç bir güven telkin etmemişler; taklit edilebilir bir önder olarak algılanmamışlardır. Bu yüzden Ulema, düşüncesi kadar ameline de özen göstermiş; sadece söyledikleriyle değil aynı zamanda yaptıklarıyla da topluma örnek olmaya çalışmıştır. Bu da İslam toplumunda Ulema`ya saygın bir konum sağlamıştır.
Kuşkusuz zaman zaman bazı âlimlerin “Ulema”nın misyonuna aykırı düşen tavır ve düşünceleri olmuştur. Yada toplumun belli kesimleri tarafından bir takım indî kaygılarla bazı âlimlere yönelik olumsuz yargılar söz konusu olmuştur. Ancak bunlar münferit heteredoks örnekler olarak addedilmiş ve genel “Ulema” imajını olumsuz olarak etkilememiştir. Toplumsal hafıza her zaman Ulema`yı olumsuz tiplemelerle değil, olumlu tiplemelerle hatırlamayı yeğlemiştir. Olumsuz tiplemelerin varlığı, Müslüman toplumun Ulema`ya karşı duyduğu güveni erozyona uğratmamıştır.
Taşların yerinden oynaması

Ulema bu saygınlığını ve misyonunu 19. yüzyıla kadar önemli ölçüde sürdürmüştür. Bilindiği gibi 19. Yüzyıl Müslüman toplumlar için tarihin en büyük kırılmalarının yaşandığı bir yüzyıldır. İslam Dünyası Haçlılar ve Moğollardan bu yana bu denli büyük bir yıkımla yüz yüze gelmemişti. Neredeyse İslam Coğrafyasında -doğrudan ya da dolaylı- işgal edilmedik hiçbir yer kalmamıştı. İslam Dünyası bu işgaller karşısında adeta bir hercümerç yaşıyordu. Tam anlamıyla merhum Akif`in, “Ya Rab! Bu uğursuz gecenin yok mu sabahı? / Mahşerde mi biçarelerin, yoksa felahı? /Nur istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun. / ‘Yandık!` diyoruz, boğmaya kan gönderiyorsun.” diye dile getirdiği bir durum söz konusuydu. İşin daha da vahim tarafı, bu kez işgal sadece askeri ya da siyasi değildi. Bütün bir İslam Dünyası aynı zamanda kültürel bir işgal altındaydı.
Müslüman toplumlar açısından tarihin en büyük kırılmalarının yaşandığı 19. yüzyılda da Ulema üzerine düşeni yapmaya çalıştı. Yakın tarih, ulemanın mütegallibe güçler karşısındaki fikri ve fiili mücadelesinin (cehd ve cihadının) hayırla yâd edilecek örnekleriyle doludur. Ulema hayatı pahasına bu misyonunu ifa etmeye, Ümmet-i Muhammed`i karşı karşıya kaldığı bu badireden kurtarmaya çalıştı. Ümmeti kurtarmak için yazdı, anlattı, örgütledi ve hatta cephelerde savaştı. Ancak bu kez düşman güçlüydü ve Ulemanın onca çabası İslam coğrafyasını fiili işgalden kurtarmaya yetmedi. Askeri ve siyasi yenilgiler adım adım kültürel yenilgileri getirdi beraberinde.
Aslında karşılaşılan her yenilgi, aynı zamanda Ulemanın temsil ettiği düşüncelerin ve misyonun da yenilgisi anlamına geliyordu. Cephede her kaybedilen mevzi, bir anlamda Ulemanın misyonunda kaybedilen bir mevziiye dönüşüyordu. Artık İslam toplumlarında taşlar yerinden oynamaya başlamıştı. Geçmişte de zaman zaman önemli askeri ve siyasi kırılmalar yaşayan Müslüman toplumlar bu seferki gibi kültürel bir kırılmaya uğramamıştı. Nitekim daha önceleri Haçlı ve Moğol işgalleriyle Müslüman coğrafyalar tarumar edilmişti; ancak İslam kültürü ve bu kültürü sürekli kılan köşe taşları sapasağlam ayakta olduğu için mütegallibe güçler kısa zamanda ya dönüştürülmüş ya da bünyeden dışarı atılmıştı. Ancak bu kez durum farklıydı. Yeni Batılı mütegallibe güçler sadece askeri ve siyasi alanda Haçlılara ve Moğollara rahmet okutacak uygulamalarla yetinmemişler, aynı zamanda İslam toplumlarının kültürel kodlarını da tarumar etmişlerdi. Müslüman toplumları ayakta tutan ve kültürel sürekliliklerini sağlayan bütün taşlar yerinden oynatılmış, hatta yenileriyle değiştirilmişlerdi.
Ulema`dan Aydın`a geçiş

Bütün taşlar yerinden oynarken toplumu ayakta tutan “köşe taşları” durumunda olan Ulemanın sahip olduğu konumu sürdürmesi elbette söz konusu olamazdı. Askeri ve siyasi yenilgilerin kültürel yenilgileri tetiklediği bu yüzyılda Ulema yavaş yavaş itibar kaybetmeye başladı. Ulema modern çağın diline yabancı olmakla, problemlerini bilmemekle, demode bir referans sistemi kullanmakla suçlandı. Ulemanın sahip olduğu bilgi türü modern dünyanın ve modern toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek türden bir bilgi olarak görülmüyordu artık. Modern toplumun Sarf`a, Nahiv`e, Fıkıh`a, Tefsir`e, Hadis`e, Kelam`a vs. ihtiyacı yoktu. Bunlar miadını doldurmuştu.
Tüm yenilgiler Ulemanın temsil ettiği düşünceye fatura edildi. Bütün yenilgilerden Ulemanın temsil ettiği ve savunduğu değerler sorumlu tutuldu. Zira o yenilen taraftaydı. Mademki Ulemanın savunduğu değerler doğruydu, niçin yenilmişti? Mademki Ulemanın sahip olduğu bilgi türü önemliydi, niçin sömürgecilik karşısında bir işe yaramamıştı? Kısacası Ulema fiili yenilginin fikri yenilgiye tahvilini önleyemedi. Böylece Ulemanın yerini yavaş yavaş mütegallibe güçlerin fikren ve fiilen eğittiği yahut etkilediği Aydınlar almaya başladı. Artık toplumun koordinatlarını onlar belirleyeceklerdi.
Aslında Aydın, Müslüman toplumun pek aşina olmadığı bir kategoriydi. Diğer bir ifade ile Müslüman toplum açısından nesebi “gayri sahih”ti. İslam ilim geleneğinde nesebini dayandıracağı tek tür olan Hûkemadan (Filozoflardan), “sistematik düşünmemek”, “sığ olmak”, “güçlüden yana olmak” ve “popülist olmak” gibi hem fikri hem ahlaki zaaflarıyla önemli ölçüde ayrılıyordu. Eğitimini genellikle ya Batı`da yahut da Batıcı eğitim kurumlarında almıştı. Kendi toplumunun kültüründen daha çok Modern dünyanın kültürüne aşinaydı. Sahip olduğu bilgi türü eklektik ve derinliksizdi; ancak sahip olduğu imkânlar dolayısıyla sesini geniş kesimlere ulaştırabiliyordu.
Ulemadan farklı bir referans sistemine, farklı bir düşünce sistematiğine sahipti. Bunun da ötesinde Dinle ilişkisi laubali, samimiyeti kuşkuluydu. Ancak Ulemanın toplum üzerindeki itibarının bir hayli sarsılmış olması “Aydın”a Din üzerinde yetkin birisi edasıyla konuşma imkânını fazlasıyla sunuyordu. Ulemanın formüle edilmiş dindarlığına ve statükocu görünümüne karşın daha esnek ve daha özgürlükçü bir görüntüsü vardı. Dinle ilişkisi köksüz olduğu için Dinin modern dünya ve modern toplum için engel olarak görülen unsurlarını daha rahat aşabiliyordu. Modern topluma daha kolay ve daha rahat bir dindarlık modeli sunabiliyordu. Bu yanıyla Aydın, modern dünyanın ve modern toplumun beklentilerine denk düşüyordu. Sözü etkileyiciydi, zira o galip gelenler adına konuşuyordu. Haklıydı, çünkü mağlup olanı değil, galip olanı temsil ediyordu.
Ulema`sız Topluma Doğru

İslam dünyasında fikren ve fiilen işgal edilmedik hemen hemen hiçbir yer kalmadığı için bütün Müslüman toplumlarda Ulema üç aşağı beş yukarı aynı ortak kaderi paylaşmıştır. Birçok coğrafyada Ulema ya önemli ölçüde tasfiye edilmiş, ya da ciddi bir itibar kaybına uğratılmıştır. Ancak bazı coğrafyalarda Ulemanın tasfiyesi daha sert yöntemlerle sistematik bir devlet politikası olarak uygulanmıştır. Bu bağlamda diğer İslam coğrafyası ile kıyaslandığında Ulemanın misyonu konusunda en büyük kırılmanın Anadolu`da yaşandığı söylenilebilir. Bunun nedeni, yeni kurulan devletin geçmişle bağlarını bütünüyle koparmak istemesidir.
Cumhuriyet`i kuran irade, yeni kurulan ulus devlette Ulemaya herhangi bir rol biçmiyordu. Hatta daha da ötesi, Ulemayı yeni kurulan rejim açısından bir tehdit olarak algılıyordu. Bu yüzden öncelikle Ulemanın halkla temas kuracağı ve sahip olduğu bilgi sistemini yeni kuşaklara aktaracağı bütün kanallar tıkandı. Ulemanın kullanabileceği bütün kurumsal yapılar lağvedildi; Ulema sahip olduğu bütün makamlardan uzaklaştırıldı. Bununla da yetinilmeyerek kolluk kuvvetleri ile sürekli denetim ve gözetim altında tutuldu. Olur olmaz bahanelerle taciz edildi, baskı altında tutuldu. Yargılandı, hapsedildi. Hatta zaman zaman ölümle cezalandırıldı.
Cumhuriyet`in ilk yılları Ulema açısından tam bir trajediydi. Ulema çok zor dönemler geçirdi. Bir kısmı ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bir kısmı hayat – memat mücadelesi verdi. Bir kısmı köşesine çekilmeyi yeğledi. Bir kısmı da dar bir alanda gizli saklı zor şartlarda bilgi aktarımını sürdürmeye çalıştı. Ancak hem ekonomik ve siyasal şartların zorluğu, hem de yaşanılan dil, kültür ve alfabe devrimi bu bilgi aktarımını asgari düzeyde tuttu. Kısacası bir yandan sahip olduğu bilgi sistemini aktaracağı bütün kanallar tıkanan ve resmi söylem tarafından toplumsal itibarı sürekli örselenen, öte yandan da kolluk kuvvetleri tarafından sürekli baskı altında tutulan Ulema süreğenliğini sağlayacak bir zemin bulamadı.
Cumhuriyet bireysel olarak Ulemanın varlığını hepten ortadan kaldıramadıysa da bir kategori olarak Ulemanın toplumsal varlığını sona erdirdi. Artık Cumhuriyet Döneminde bir kategori olarak Ulema söz konusu değildi. Bazı âlimlerin bireysel çabaları Ulemanın varlığını süreğen kılmaya yetmedi. Günbegün Ulema toplumsal hayattan çekildi. Şimdilerde Ulemadan addedeceğimiz yaşayan birilerinden söz etmek istediğimizde – birkaç istisnai örneği saymazsak – isim zikretmekte zorlanıyorsak bunun nedeni Ulemanın mezkûr sebepler dolayısıyla kendi varislerini yetiştirecek imkân ve ortam bulamamış olmasıdır. Böylece Ulema zinciri bir anlamda kesintiye uğramıştır.
Gelinen noktada Türkiye Müslümanları ciddi anlamda bir “Dini Önderlik” problemiyle karşı karşıyadır. Ulemanın boşalttığı alanı bir takım kanaat önderleriyle, aydınlarla, ilahiyatçılarla ve akademisyenlerle doldurmaya çalışmak sorunun çözüldüğü anlamına gelmemektedir. Çünkü bu kategorilerden hiç birisi Ulemanın yerini dolduracak nitelikleri, diğer bir ifade ile ilim, ahlak, amel ve takvayı şahsında mündemiç kılan kategoriler değildir. Müslüman bir toplumun bu nitelikleri şahsında mündemiç kılacak önderlere ihtiyacı vardır. Hem de acilen…

KAYNAK: ÖZGÜN DÜŞÜNCE DERGİSİ