“Müslüman, Halifesi olduğundan Allah’ın düzenini tesis etmekle görevli ve bu nedenle her konuyla ilgili ve sorumludur. İlgisiz durması onu sorumluluktan kurtarmaz
Yaşadığımız aile, mahalle, belde, bölge, ülke ve dünyadan sorumluyuz.
Çocuğumuzdan, eşimizden, akrabalarımızdan, komşularımızdan sorumlu olduğumuz kadar Kürtlerden, Türklerden, Araplardan, Suriye’den, Mısırdan ve diğer yerlerden gücümüzün yettiği oranda sorumluyuz.
Müslümanlar Yeryüzünü imar etmekle görevlidir. Bu görevini yerine getirmediği için başkalarının Dünyayı tahrip etmesinden de sorumludur. En büyük sorumluluk ise, peygamberlerin varisleri sıfatını ilim, ahlak ve ameliyle taşıması gereken âlimlerindir.
Bu sıfata sahip olanlar kendilerini aşmak, nefsin, malın, iktidarın, gurur ve kibrin tasallutundan kurtulmak zorundadırlar.
Âlim kuru bilgiye sahip olan değil; aynen Peygamberler gibi hakikate teslim olmuş; kirli bilgiden arınma anlamında ümmi, takva ve ahlakta zirveye çıkmış bir insan olmak zorundadır. Dünyevi güç demek olan mal ve iktidarın yanında ve tesirinde hareket etmeyendir. Peygamber gibi, sahabe gibi, İmamı Malik-Hanbel-Şafii ve İmamı Azam ve bu silsileyi takip edenler gibi, çağımızdaki örneklerden Şeyh Said, Bediüzzaman Said Nursi, Seyyid Kutub, Şeyh Ahmed Yasin gibi kendilerine yapılan mal ve iktidar tekliflerini ellerinin tersiyle itenlerdir. En büyük gücün maddiyat değil; iman, sadakat, tevazu, sabır, istiğna, kanaat olduğunu bilirler. Tarihin şahit olduğu gibi; Mal mülk sahiplerinin isminin kaybolduğunu; Peygamberlerin, salihlerin, âlimlerin isimlerinin ve yaptıklarının kalıcı olduğunu bilerek hareket ederler.
Güç sahipleri, yani mal ve iktidara hükmedenler, Kuranın ifadesiyle “O, yeryüzünde iş başına geçti mi orada fesâd çıkarmaya, ekini ve nesli kökünden kurutmaya koşanlar”a tabi olmazlar, onlarla sonuna kadar mücadele ederler.
Din, birbirine hükmeden Sınıflı toplumu reddeder, insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu bildirir. Her kişi; akıl, irade ve şahsiyet sahibidir. Allah tarafından bizzat muhatap alınmış bir mükelleftir, aklını, iradesini kullanır, işletir ve kimseye telsim edemez.
Âlimler bilgiyi aktarır, tebliğ eder, yol gösterir ama kimseye tahakküm etme hak ve yetkisine sahip değildir. Onun için tevazu ile hareket etmekle yükümlüdürler. Kendini toplumdan farklı ve üstün bir konuma oturtmazlar.
Çünkü üstünlük takva iledir ve kimin daha muttaki olduğunu ancak Allah bilir.
Toplumsal düzen ve ilişkiler Hac ve Namazda örneklendirildiği üzere eşitlik üzerine bina edilir. Bazı insanları diğerlerinden ayıran ve farklı muameleye tabi tutan protokolcülük gibi hastalıkların Müslümanlar arasında yeri yoktur. Zengin veya iktidar sahibine gösterdiği ilgi ve yakınlığı Abese Suresi’nde ifade edildiği gibi en zayıf insana daha çok göstermekten de kaçınamaz.
Mal ve iktidar sahipleri yaptıkları yardımları insanlara tahakküm aracı haline getirme temayülündedirler.
İnsanların yardımları ile hizmetleri ve ilmi faaliyetleri yürütmenin, yani alan el olmanın şahsiyet ve ahlak zaafına yol açtığını özellikle Medrese mensupları bizzat yaşayarak bilirler.
Zekâtın yardım değil hak olduğunun hikmeti bu tahakküm temayülünü kırmak olsa gerektir. Alanla veren arasında doğrudan münasebetin minnet ve eziyete dönüşmesini önlemek için yine zekâtın doğrudan değil, zekât görevlileri tarafından toplanıp dağıtılması bize yapmamız gerekeni işaret ediyor. İlim ve eğitim faaliyetlerini yürütürken bu esasları dikkatten uzak tutmamız gerektiğini bize hatırlatıyor.
Böyle olduğu için geçmişte Müslümanlar vakıf müessesesi üzerinden İlim, eğitim ve Din hizmetlerini yürütmüşlerdir. Biz yine benzer bu ilişki biçimini sağlayacak düzeni kurmaya mecburuz.
Aksi halde, özgüveni olmayan şahsiyet ve ahlak zaaflarından kurtulup ecrini Allah’tan bekleyen ve Allah’ın ayetlerini küçük değerlerle satanlar olmaktan uzaklaşamayız.
Dört mezhep İmamı ve onların çizgisini devam ettiren sembol şahsiyetlerin mal ve iktidar sahiplerinin tekliflerinden uzak durduklarını ve böylece toplumda günümüze kadar süren derin izler bıraktıklarını unutmamalıyız.
Hz. Yusuf ve diğer birçok Peygamberde gördüğümüz gibi Dünyevi hiç bir güç olmadan da hapiste de toplumu yönetecek güce ulaşılabilir.
Bağımsız, hür ve karşılıksız çalıştıkları için büyüdüklerini ve peygambere varis olduklarını gözden uzak tutmamalıyız.
Yardım konusuna girmişken, Allah’ın vaat ettiği yardımın, nusretin neden Müslümanlara ulaşmadığı üzerinde de kafa yormamız gerekir.
Dünyayı cehenneme çeviren Dindışı beşeri zihnin tahakkümü; bütün toplumları ırkçılık belası ile birbiriyle çatışan düşmanlara ve Müslümanların vahşi zulümler altında inim inim inlemesine yol açtığına her gün yeniden şahit oluyoruz.
Buna rağmen Allah’ın yardımına mazhar olmamamızın sebebi nedir? Bunun suçunu kendimizde aramamız gerekir. Bizim bu yardımı hak edecek amellere ve ahlaka sahip olmamamızdan başka sebep görünmüyor.
Müslümanlar; direnmeyi, zulme karşı durmayı, risk almayı, bedel ödemeyi unutup dünya nimetlerinin ve rahat fikrinin esiri oldular. Hâlbuki adaleti yeryüzüne hâkim kılmak ancak ve ancak rahatından fedakârlık yapmakla, risk almakla ve bedel ödemekle mümkündür. Rahat koltuklarımızda oturarak bunu gerçekleştiremeyiz. Peygamberlerin ömür boyu zahmet, eziyet, tehlike ve tehdit altında yaşamalarını, örnek almak zorunda değil miyiz? Bunun başka yolu yoktur. Rahatımızı bozmadan mesafe almamız ve mükellefiyetimizi yerine getirmemiz mümkün değildir.
Dünyayı ıslahın yolu önce nefsimizi ıslahtan ve haklarımıza sahip çıkmaktan geçer. Kendi haklarına sahip çıkamayanlar başkalarının haklarını nasıl temin edebilirler?
Yaşadığımız bölgede ve ülkede Müslümanlardan daha çok hakları gasp edilen bir kesim yoktur. Öyle ki:
İslam ümmetinin Dinî ve Siyasi Birliğini temsil eden Hilafeti yıkıldı.
Suni sınırlarla topraklarımızı elli parçaya bölündü. Ümmetin temel direkleri olan Arapları, Kürtleri, Türkleri ve diğerleri birbirinin düşmanı haline getirildiler.
Son örneklerini Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, Suriye’de ve Mısır’da gördüğümüz gibi düşmanlıklarla Müslümanlar yüzyıldır birbirlerini yok etmeye yönlendirildiler.
İslam düşmanı diktatörlükler tarafından Dinimizin tahrifini amaçlayan kurum ve kuruluşlar oluşturuldu.
Din; itikat, ahlak ve ibadete indirgenerek toplum hayatından uzaklaştırıldı.
Kültürümüz, tarihimiz ve Dinimizle irtibatımızı kesmek için dilimiz ve alfabemizideğiştirildi.
Evlenme, boşanma, miras gibi en basitinden en ağır meselelere kadar Müslümanların hukukuna göre yaşaması engellendi.
Müslümanların hayır, hasenat amacıyla eğitim öğretimi ve Din Hizmetlerini finanse etmek üzere kurdukları Vakıflara el kondu ve bir faiz bankasının sermayesi haline getirildi.
Elimizdeki Kuran, Peygamber ve mirasçılarının bize bıraktığı büyük imkânı ve sayısız fırsatı kullanmadık. Sadece buğz ettik, imanın gücünü gösteren dilimizi ve elimizi kullanmadık.
Türkiye’de kurulan ırkçı ideolojinin ürettiği Kürt Meselesinin ancak İslam’ın hâkimiyeti ile çözülebileceğini göstermek için ilk defa kıyam edenler Müslümanlardı.
Ancak biz bunu devam ettirmedik ve geri çekildik. Boşluğu başkaları doldurdu ve bizim yapmamız gerekenleri de onlar yaptıkları için Kürtlerin temsilcisi olmayı hak ettiler.
Oysa zulme ve haksızlığa karşı en büyük mücadeleleri yapan Peygamberler gibi bu zulme karşı çıkmak da bizim boynumuzun borcudur. Hiç değilse bundan sonra sorumluluğumuzun bilincinde hareket ederek zulme karşı duruşumuzu tahkim etmeliyiz.
İslam topraklarını paramparça edenler, Kürdistan topraklarını dört parçaya ayırarak Müslüman Kürt halkını perişan ettiler. Müslüman Türk ve Araplar eliyle onları zulme mahkûm ettiler. Bütün Müslümanların içine girdiği bu çıkmazdan kurtulmak için direnmeleri, haklarına sahip çıkmaları, Müslümanları bölen saçma sapan suni sınırları ortadan kaldırmak için çabalamaları gerekir. Böylece birliği gerçekleştirecek adımlar atılabilir.
Bu çerçevede Suriye’de Kürtler ve Din’i şiddet indirgeyen gruplar arasındaki çatışmaları sona erdirecek girişimleri en yakın komşu olması münasebetiyle Müslüman Kürtlerin yapması gerekir. Olayı bizim dışımızda görüp bigâne kalmak bizi sorumluluktan kurtarmaz.
En önemli sorunlardan biri derin anlayış farkları, ihtilaflardır. Oysa elimizde hiç kimsenin sahip olmadığı bir imkân olarak bulanan çok açık bir Kitap var. Bunun için Allah ve Resulüne müracaat etmemiz emrediliyor.
Din’i Bidat ve hurafeden arındırmanın da bu müracaatla mümkün olacağı aşikârdır.
Tabi ki, Allah ve Resulüne müracaat çoğu zaman yaptığımız gibi anlayışımızı onaylatmak için değil ittiba için olmalı.
Bunun için kendimizle yüzleşmek, özeleştiride bulunmak zorunda olduğumuzu unutmamalıyız. Hatadan, yanlıştan ancak böyle kurtulabiliriz.
Bu duygu ve düşüncelerle yapacağımız çalışmanın, teşebbüsün hayırla sonuçlanmasını ve uyanışımıza vesile olmasını Cenabı Haktan niyaz ediyorum.
22.09.2013

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here